Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Rusya’nın peşinde, “çöküş” yönünde...

Şu aşağıdaki satırları önce bir okuyun. Yazarı AİHM’in bir önceki dönem yargıçı, saygın bir hukuk adamı. O nedenle her bir sözcüğü önem taşıyan satırlar bunlar:

“Yandaş basına özgürlük, muhalif basına baskı varsa, basın özgürlüğünden söz edilemez. Ya da basının bir bölümü “muhalif basına uygulanan baskıdan bana ne derse” basın özgürlüğünün ihlaline karşı çıkmazsa, kendisi de özgür olamaz.

Basının özgür olmadığı, yargının bağımsız olmadığı, iktidarın özgürlükleri keyfi bir biçimde sınırlandırdığı Türkiye’de, iktidar ve yandaşlarının bazen daha yüksek, bazen daha alçak sesle dile getirdiği görüş şu: ‘Bizi devirmek isteyen düşmanlarla savaşıyoruz. Bu savaş sürerken, demokrasiyi, hukuk devletini, insan haklarını askıya almak gerekir. Başka türlü bu savaşı kazanamayız’… Bu argüman demokrasi bakımından en büyük tehlikeyi oluşturmakta. Bu görüşün birbirini tamamlayan iki dayanağı var.

Birincisi, 18 yüzyılda kalmış Rousseau’nun genel irade ve buna bağlı olarak demokrasiyi seçim sandığına indirgeyen görüş. AKP meşruiyet kaynağı olarak bu görüşe sımsıkı sarılıyor. Bu görüş geçerliliğini çoktan yitirdi. Seçim sandığı ülkeyi kimin yöneteceğini belirler. Ama günümüzde demokrasi iktidarın nasıl kullanıldığını da içerir. İktidar hukuka, insan haklarına, güçler ayrılığına uygun olarak kullanılmıyorsa,yargı bağımsızlığı yoksa, temel hak ve özgürlükler ihlal ediliyorsa demokrasiden söz edilemez. İktidarın demokratik meşruiyetinden de.

İkinci dayanak, kritik dönüşüm dönemlerinde siyasetin hukuktan önce gelmesi, hukukun siyasete tabi olması yolundaki görüş.

Bu Hitler’in hukukçusu Carl Schmitt’in görüşleri ile büyük bir benzerlik oluşturuyor..

Schmitt’e göre siyasetin amacı dost-düşman ayrım yapmak ve düşmana karşı mücadele ederek onu ortadan kaldırmak. Dost homojen bir ulusun üyeleridir. Düşman ise homojen kriterine uymayan ve gruptan dışlananlardır. (Türkiye’de AKP’nin hegemonyasını kabul etmeyen herkes)…

Olağanüstü durumlarda hukukun kaynağı liderin kararlarıdır. Bugünkü Türkiye’de yaşasaydı Carl Schmitt herhalde Cumhurbaşkanı baş danışmanı olurdu.

Schmitt’in görüşleri, Hitler rejiminin hukuksal dayanağıydı. Nazi rejimine meşruiyet kazandırmayı amaçlıyordu. Türkiye de hızla aynı noktaya doğru mu gidiyor? Türkiye’nin demokratik devletler kulübünden giderek dışlanması, girdiği yolun yönünü de gösteriyor.”

Rıza Türmen’in “Baskı rejiminin kurgusu” başlıklı yazısı dün T24 internet sitesinde yayımlandı.

Şu aşağıdaki satırlar ise Freedom House’un internet sitesinden alınma. Freedom House, dünyada basın ve ifade özgürlüklerinin “ölçüm merkezi” gibi çalışan bir kuruluş. AB nezdinde ne kadar önemli ve işlevsel olduğuna önceki hafta AB’nin dış politika yetkilileriyle birlikte katıldığım (Irak konulu) bir toplantıda tanık olmuştum. Toplantı salonunun her yanında, Freedom House yayınları ve Türkiye’nin “küme düştüğü” gözüken “2014 Özgürlükler Haritası” sunuluyordu.

Freedom House’un “Avrasya” programı sorumlusu Nate Schenkkan’ın imzasını taşıyan “The End of Turkey in Europe” (Avrupa’da Türkiye’nin Sonu) başlıklı yazı önceki gün freedomhouse.org’da yer aldı. “14 Aralık operasyonu” üzerine kaleme alınan yazının son iki paragrafı şöyle:

“ (AB’ye) Tam üyelik sürecinin -benim de dahil olduğum- taraftarları, söz konusu sürecin Türkiye’de demokratik kurumların sürdürülebilir gelişmesini teşvik ettiği için, Avrupa ve Amerika açısından en iyi mekanizma olarak kaldığını savundular. Ama Türkiye’nin liderleri AB’ye hem fiiliyatta ve hem de kağıt üzerinde açıkça reddettiler. Pazar gününün gözaltıları son bir buçuk yılın ızdırap verici listesine ekleniyor: Gezi Parkı protestolarından ötürü Taksim Platformu ve futbol taraftar grubunun Çarşı’nın ‘darbe girişimi’ ile yargılanmaları, koruma altında bulunması gereken ifade özgürlüğüne şönelik sansürden vazgeçilmemesi, yürütmenin hesap vermez bir aracı olarak davranacak şekilde Milli İstihbarat Teşkilatı’nın yetkilerinin arttırılması ve Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı makamından ülkeyi yönetmek üzere anayasayı ihlal niteliğinde bir ‘gölge kabine’ oluşturması.

Türkiye için bir Avrupa vizyonu bu hükümet ile asla ilerletilemeyecektir. Tam üyelik sürecini dondurmanın ve Avrupa dışında süresiz olarak kalacak bir Türkiye için hazırlanmanın zamanıdır. Ülke için demokratik bir gelecek rüyası görenlerin, bu amaca nasıl destek olacaklarını (bugüne kadar olduğundan) değişik biçimde düşünmeleri gerekiyor.”

Türkiye’nin “Avrupa dışı bırakılması”nı canına minnet olarak görecek çok Avrupalı var. Türkiye’de demokrasi olup olmadığı böylelerinin umuruna da değil. İran ile, Irak ile, Suriye ile, hatta Rusya ile ilişki kurarlarken, bu ülkelerin “demokratik” olup olmadığını esas almadan nasıl, hangi zemin üzerinde ilişki kuruyor –ya da “yaptırımlar” ile hizaya getirmeye çalışıyorlarsa- Türkiye ile de benzeri bir ilişki kurmayı tasarlayabilirler.

Tayyip Erdoğan da, onlar gibi düşünüyor. Onlar, nasıl “Avrupa’daki Türkiye”yi istemiyorlarsa, Tayyip Erdoğan da istemiyor. Onların “Türkiye’de demokrasi” nasıl öncelikleri değilse, Tayyip Erdoğan için de hiç değil.

Tayyip Erdoğan’ın bildiği, anladığı (daha doğrusu bilmediği ve anlamadığı) demokrasi ile AB’nin “demokrasi normları” örtüşmüyor. AB ile “ipleri koparmaya yönelik” polemiğini tırmandırarak sürdürüyor. Konya’da dün şunları söyledi:

“Türkiye'ye demokrasi dersi vereceklermiş gelin Türkiye size demokrasi versin. Sabancı'yı öldüren terörist elini kolunu sallayarak geziyor. Almanya'da 7 tane soydaşımız ırkçı saldırıya uğradı failleri bulunamadı. Suriye'ye gözlerini kapatanlar Filistin'de katliama sırtını dönenler bize insan haklarından demokrasiden bahsedemezler. Türkiye kimsenin keçisi değil Avrupa birliği önce aynaya baksın.
Hiç kimse kusura bakmasın, Avrupa Birliği'nin kapıkulu değiliz; alacaklarsa alsınlar, almayacaklarsa almasınlar.”

Soğuk Savaş yıllarının “totalitarizm”in ABD’ye tepkisine ilişkin anlatılan bir “espri” vardı. ABD’nin Sovyetler Birliği ve müttefiklerindeki “tek partili totaliter rejimler”e yönelik eleştirilerine, “Siz de kızılderilileri öldürdünüz” tepkisi verilirdi. Tayyip Erdoğan’ın “AB ile polemiği” biraz bunu andırıyor.

Can alıcı kısmı, “ulusalcı-milliyetçi duyguları gıdıklamayı” hedef alan “Avrupa Birliği’nin kapıkulu değiliz; alacaklarsa alsınlar, almayacaklarsa almasınlar.”

Bu kadar “demokrasi sapması” ile Türkiye’nin AB’ye girecek hali olmadığını Tayyip Erdoğan gayet iyi bilmiyor mu? Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’yi AB’ye sokma niyeti olmadığı ayan beyan ortada değil mi?

“Demokrasiden vazgeçen Türkiye”nin AB’den vazgeçmesi mecburidir.

Demokrasiden saparak, Tayyip Erdoğan, Türkiye’yi “ekonomik çöküş”e doğru da yaklaştırıyor. Farkında olmayabilir ama öyle. Zira, Türkiye gibi bir ülkede, günümüz küresel sisteminde demokrasi olmadan ekonomi ayakta kalamaz.

Kanıt mı istiyorsunuz? Rusya’nın ve Erdoğan’ın “siyasi ikizi” Putin’in geldiği yer. Rusya, ekonomi zemininde çöküyor. Putin’in iflâh etmeyeceği bir dönemin eşiğindeyiz.

Türkiye’de de, ülkenin gereksiz yere –içeride, dışarıda- içine sokulduğu “siyasi kriz”, adım adım “ekonomik bunalım”a varacaktır.

Tayyip Erdoğan’ın AB’ye ve demokrasiye karşı, Rusya’ya ve Putin’e sarılmasının üzerinden iki hafta bile geçmedi.

Rusya’nın neden ve nasıl çöktüğünü iyi anlarsanız, Erdoğan’ın AB (genel olarak Batı) ile “yanlış sahada” çatışmasının sonucunda, Türkiye’nin ne yöne sürükleneceğini sezebilirsiniz.

X