Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Ortadoğu’da olan Türkiye’de de olur mu?

Bir hafta sonra, Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı seçildiği takdirde, “Yeni Türkiye” maskesi altında, hem “Eski Türkiye’nin restorasyonu” başlayacak ve hem de “devlet”in ciddi erozyonu

Tayyip Erdoğan’ın “Tek Adam-Tek Parti yönetimi” hevesinin yol alabilmesi için, olabildiğince, devlet kurumlarının “vesayet rejiminden kurtulmak” gerekçesiyle içlerinin boşaltılması gerekiyordu.

Hem öyle yapıldı, hem de “paralel yapı ile mücadele” adına, ister istemez, “Ergenekon” dahil olmak üzere “eski yapı” ile “Faust Paktı”na girişildi.

Eğer, Tayyip Erdoğan, önümüzdeki hafta ilk turda cumhurbaşkanı seçilirse, “Tek Adam yönetimi”ne engel teşkil edecek her devlet kurumunun tasfiyesi için uğraşması kaçınılmazdır.

Önümüzdeki yakın tarih döneminde, zayıflatılmış da olsa ayakta kalabilecek tek kurum -“restorasyon süreci”nden de yararlanacak olan- Silahlı Kuvvetler olacak.

“Tek Adam” ve “Cumhuriyet’in kurucu kurumu”nun temel aktörler halinde kalacakları, yeni bir sürecin kapısı aralanacak.

Bu konuda zihinleri çalıştırmak bakımından aşağıdaki uzun alıntı yararlı olabilir:

“Krizlerin kural olduğu bir bölgede, Ortadoğu’nun son şiddet döngüsü daha büyük bir şeyin gerçekleştiğini gösteriyor: Sünni Arap coğrafyasının artan parçalanması ile kendisini ortaya koyan Arap ulus-devletinin yokoluşunun başlangıcı .

Ortadoğu’daki devletler, geleneksel yönetimler, ister giderek ihtiyarlayan krallar isterse laik otoriterler olsunlar, hareket halindeki toplumlarına hakim olamamaya başladıkça, her zamankinden daha da zayıf hale geliyorlar. Devlet otoritesi zayıfladıkça, aşiret ve mezhep bağlılıkları güçleniyor.

Günümüzde Iraklı, Suriyeli, Yemenli ya da Lübnanlı olmak ne anlama geliyor? Herhangi bir anlamlı kimlik tanımlaması bileşik bir isim gerektiriyor: Iraklı Sünni, Suriyeli Alevi, vs. gibi. Bu tür örnekler, siyasi kimliğin daha az medeni olana ve daha ziyade modernite öncesine saptığını ortaya koyuyor.

Irak’ın yanıp tutuşması sonucunda ülkede mezhebi kimliğin öne çıkmasından ötürü, büyük ölçüde, ABD’nin başını çektiği istila ve işgal sorumlu gösteriliyor. Aslına bakılırsa, Irak’ta mezhepçilik her zaman mevcut ve canlı idi, ama ülke siyasetinin temel gücü ve yönetici ilkesi haline şimdi gelmiş durumda.

Mezhebi ya da etnik azınlıklar ülkeleri yönettikleri vakit, Irak Sünnileri örneğinde olduğu gibi, mezhepçilik ve etnisiteyi öne çıkarmamaya ilişkin çok güçlü bir çıkarları vardı. Çoğunlukla, teoride bütün halkları kucaklayıcı tarzda, daha geniş medeni bir çerçevedeki yurttaşlığı öngören ulusal aidiyet kavramının baş savunucuları oluyorlardı. Irak’ta bu kavram Baasçılık idi. Ve, bu, Şii çoğunluktan ziyade Sünni azınlıklla ilişkilendirilmekle birlikte, zalim ve aldatıcı olsa bile, onyıllar boyu, ulusal birliğin bir aracı olarak dayanıklı kaldı.

Baas Partisi – yurttaşlık ideolojisiyle birlikte- ABD işgali sonucunda tahrip edilinçe, onun yerini herhangi bir yurttaşlık kavramı almadı. Ortaya çıkan siyasi boşlukta, mezhepçilik, tek geçerli alternative örgütlenme ilkesiydi.

Dolayısıyla, mezhepçilik, Irak siyasetinin çerçevesini çizecek bir şekilde öne çıktı ve böyle, örneğin ortak sosyoekonomik çıkarlar zemininde mezhepçiliğe dayanmayan partiler örgütlemek imkânsız hale geldi. Bugün Irak politikasında (Kürtler bir yana bırakılırsa) bir Arap Sünni bir Şii Arap için veya bir Şii bir Sünni için pek nadir oy veriyor. Şii partiler ve Sünni partilerin kendi aralarında rekabet var ama oy verirken mezhep sınırını çok az kişi aşıyor. Bu uzun yıllar değişmeyecek gibi gözüken acı bir gerçek.

Irak’taki bu (kötü) manzara için parmakları çevirip ABD’yi işaret etmenin belli bir geçerliliği olabilir. (Gerçi, Saddam Hüseyin yönetimi altında bir Baasçı devleti yerinde bırakmak da pek cazip bir seçenek değildi.) Aynı durum Libya için de söylenebilir (ki, oradaki müdahalenin başını ABD çekmemişti). Ama, ABD, Ortadoğu’daki diğer ülkelerin –örneğin Lübnan, Suriye ve Yemen- hiçbirini işgal etmedi ama oralarda da devlet’in yaşayabilmesi kuşkulu halde.

Arap ulus-devletinin zayıflamasının birçok nedeni var; en kolay hatırlanacak olanı Arap Baharı’nın mirasıdır. 2011’deki başlangıcında, Arap toplumları enerjileri ve yönlerini kaybetmiş olan otoriter ve monarşik rejimleri devirmek amacıyla sokağa çıktılar. Ama, kabul görecek liderler ve programlardan yoksun olan başlangıç dönemindeki gösteriler, yerlerini eski alışkanlıklara terkettiler.

Bu nedenle, Hüsnü Mübarek’in asker-destekli rejimin yıkılmasının ardından siyasi geçiş döneminin başında uyanan ilk iyimser beklentilere rağmen, sonuç, dışlayıcı ideolojisinden ötürü uzun-vâdeli bir başarı kendisinden beklenemeyecek olan bir Müslüman Kardeşler hükümetinin kurulması oldu. En başından itibaren, birçok gözlemci, (Müslüman Kardeşler’in) günlerinin sayılı olduğu kanaatindeydi.

Ordu, bir yıl sonra Müslüman Kardeşler’i iktidardan uzaklaştırdığı vakit, Arap Baharı demokrasi hareketinden ilham alan bir çok Mısırlı bunu onayladı. Mısır, bölgede, en güçlü haliyle ulus-devlet hissine sahip olan ülke olmayı sürdürüyor. Ne var ki, paramparça edilmiş ve bölünmüş bir toplum haline geldi ve kendine gelmesi yıllar alacak.

Diğer devletler daha da az talihli. Muammer el-Kaddafi’nin Libya’daki kötücül maskaralığı, işlevsel bir ulus-devlete –Libya’nın hiç böyle olabilmiş olduğu da söylenemez- dönüşmesi çok zor olacak bir Bedevi aşiretçiliğine yol verdi. Yemen de devlet olabilmeye meydan okuyan aşiret kan davaları ve mezhep bölünmesiyle rahatsız. Ve, Sünni, Alevi, Kürt, Hristiyan ve diğer mezheplerin kırılgan bir bileşkesi olan Suriye’de devletin bir dönemde olduğu haliyle yeniden kurulabilmesi artık mümkün gözükmüyor…

Günümüz Ortadoğu’sunun geleceğin ipuçlarını da veren “geniş açılı siyasi panoramik fotoğrafı”nı “yazılı” olarak çekin ve basın deseler, bu satırları içeren yazıyı aday gösterebilirdim.

Radikal gibi bir önemli düşünce ürünlerinin dijital ortamda yayımlandığı Project-Syndicate’de birkaç gün önce “The End of the Arab State” (Arap Devleti’nin Sonu) başlığı altında Christopher Hill imzasıyla yer aldı.

Yazı, Project-Syndicate’in “Middle East Meltdown” (Ortadoğu Çöküşü diye çevrilebilir) yazı serisi içinde yayımlanmış.

Tayyip Erdoğan’ın “Tek Adam-Tek Parti yönetimi”ni zorlayacağı, “Ortadoğululaşmış bir Türkiye”nin yukarıdaki paragraflara eklenebileceğini aklınıza getirmiyor musunuz?

Ortadoğu’da “ulus-devlet formatı”na nisbeten uyan ve benzeyen, oldum olası üç ülke vardır: Türkiye, İran ve Mısır. Böyle olmalarının en önemli nedeni, rejimleri ne olursa olsun, “devlet” olmalarını sağlayan “kurum”lara sahip olmalarıdır.

Mısır’ın ne hale geldiğini yukarıda okuduk. Mursi ve Müslüman Kardeşler’in Mısır’da beceremediğini Türkiye’de zorlayacak bir zihniyetin ülkeyi nereye ulaştıracağını sanıyorsunuz.

Üstelik, “paralel yapı”yı tasfiye gerekçesiyle tüm ittifaklarını değiştiren, “Ergenekon”un dahi “restorasyonu”na yol veren bir iktidar yapısıyla Türkiye’nin yolculuğu nereye olur, ne kadar sürer?

Cevap vermeniz gerekmiyor.

Önce sorun. Ve, ardından düşünün. Uzun düşünün.

X