Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

“Milli mesele” mi; iktidarın acemi propagandası mı?

Bir önceki cumhurbaşkanı Abdullah Gül, beş yıla yakın süre dışişleri bakanlığı, onun öncesinde beş aya yakın süre görevinde de bulunmuştu. Gül’ün, daha önce kendi taşıdığı sıfatları üstlenen Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığı ve Ahmet Davutoğlu’nun dışişleri bakanlığı sırasında izlenen “Suriye politikası” ile mutabık olmadığı bir sır değil.

Gül, Milli Güvenlik Kurulu toplantılarına başkanlık ettiği sıralarda, “Suriye politikası” gündeme, tabii ki, geliyordu. Abdullah Gül’ün Erdoğan’ın ve Davutoğlu’nun tutumundan ayrı bir konumda bulunduğu, Suriye ile ilgili arada bir yaptığı açıklamaların satır aralarından rahatlıkla anlaşılabilir.

Zaten, Ortadoğu’da bir Suriye üzerinden bir “Afganistanlaşma” halinin yaşanmasının getirdiği sıkıntıları ve Türkiye’nin bir tür “Pakistanlaşma” içine girmesinin yol açacağı “güvenlik tehditleri”ni, eski cumhurbaşkanı, uygun dille, kamuoyu ile de çeşitli kez paylaştı.

Gelgelelim, Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı, Ahmet Davutoğlu da başbakan olunca, Süleyman Şah Türbesi’nin terkedilmesi yönünde iktidarın attığı adımı “doğru” bulmuş:

"Süleyman Şah operasyonu doğru bir karardır. Hükümetin kararı doğrudur. Suriye'de uzun süren kaos biteceğe benzemiyor. Türbeyi korumanın zor olduğunu daha önce söylemiştim. Toprak kaybı söz konusu değil. Milli meselelerde ortak tavır sergilenmelidir. Gergin bir siyasi ortamda böyle bir uzlaşı maalesef ortaya çıkmıyor”.

Gül’ü iyi tanıyorsanız ve açıklamalarını okumayı biliyorsanız, bu açıklaması aslında Suriye politikasına ilişkin daha önceki “rezervleri” ile tutarlılık gösteriyor. Tam da bu nedenle, “Süleyman Şah operasyonu”nu “doğru” buluyor.

Ne diyor?

“Suriye’de uzun süren kaos biteceğe benzemiyor. Türbeyi korumanın zor olduğunu daha önce söylemiştim.”

Bunun “tercümesi” şöyle de olabilir: “Suriye’de kanlı gelişmeler daha çok uzun bir süreyi kapsayacak ve Türkiye, bu hali ile, Süleyman Şah Türbesi’ni IŞİD’e karşı koruyamazdı.”

Şöyle de devam edebilir: “Türbe’nin IŞİD’in eline geçmesi ile birlikte askerler de rehin düşecekti. Bu durumda Türkiye Suriye’de savaşa girmeye mecbur kalacaktı. Oysa, Suriye’de savaşa girmemesi, bulaşmaması lâzım. O nedenle, Türbe’nin boşaltılarak, oradan çekilmek doğru bir karardır.”

Gül’ün bu görüşlerini, toplumumuzun “pasifist”, “Suriye’de çatışmadan uzak durmaktan yana” olan, 8797 metrekarelik bir toprak parçası için 780 bin kilometrekarelik bir ülkenin “macera”ya ve Suriye’de “bataklığa” sürüklenmesine karşı olan kesimleri de büyük ölçüde paylaşıyorlar.

Ancak, “nüans”a dikkat: Ortada “Türkiye, Suriye’ye girmeli, Süleyman Şah Türbesi için savaşmalıdır” tezini savunduğu için, “Şah-Fırat Operasyonu”nu eleştiren de yok.

İktidarın iddiaları, “bölgesel ihtirasları” ve en önemlisi başta cumhurbaşkanı ve başbakanın söylemi ile “bölgesel gerçekler” arasındaki “tutarsızlığa” işaret edildi.

Süleyman Şah Türbesi’nden ikide bir “kutsal vatan toprağı” diye söz edip, kendini IŞİD’e karşı o Türbe’yi savunamayacak durumda gösterirsen, yüzlerce zırhlı ve askerle –YPG kontrolüne girmiş ve hiçbir askeri ve coğrafi engel bulunmayan Kürt arazisinden- geçerek, topu topu 33 kilometre gidip, Mehter müziğiyle Türbe’ye girip havaya uçurduktan sonra geri dönersen ve bunu 7 Haziran seçimlerinde “siyasi sermaye”ye çevirmek için Mercidabık, Mohaç, Dumlupınar gibisinden bir “zafer” gibi sunmaya kalkarsan; yapılanın ne olduğunu ve ne olmadığını gösterenler ve anlatanlar çıkar. Kızmayacaksın.

Abdullah Gül, bir de, “Toprak kaybı söz konusu” değil demiş. Bıraktığın alandan fazlasını, Türkiye’de sığınmacı olarak yaşayan bir Suriyelinin Suriye içindeki toprağına el koyarsan; “toprak” kavramına, “arazi yüzölçümü” gibi bakarsan, tabii ki “toprak kaybı söz konusu değildir” denebilir. Hatta, “toprak kazancı”ndan bile söz edilebilir. Anlaşıldığı kadarıyla, Suriye köylüsü Bozan Osman’ın üzerine türbe inşa edilmekte olan toprağı, yaklaşık 30 kilometre aşağıda terkedilenden daha büyük.

Bir önceki yazımızda, “madem geçici, niçin Türbe, geçici olarak Türkiye sınırları içine ya da Türkiye’ye sımsıkı bağlı ÖSO birimlerinin bulunduğu Suriye içindeki bir yerde inşa edilmiyor da, PYD-YPG bayraklarının az ötesine yerleşiliyor? Bu, acaba ileride Kobani ve Afrin kantonları arasında bağlantıyı kesme hesabı ve kantonları ortadan kaldırmakla ilgili olabilir mi?” sorusunu ortaya atmıştık.

Bir soru daha soralım ki, Türkiye’nin –şayet varsa- “Suriye politikası”nın ne olduğunun anlaşılmasına faydası dokunsun; şu:

Eğer, Kobani ve çevresi IŞİD’den temizlenmemiş olsaydı, eğer YPG, IŞİD’i sürerek Kobani güneyinde ilerlemese ve Türbe’ye 2 kilometre yaklaşmasaydı, yine tarihe geçecek önemde diye sunulan ve inanmamız istenen “Şah Fırat Operasyonu” yine de Şubat’ın 21’i 22’ye bağlayan gecesi yapılacak mıydı?

Eğer Kobani, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 2014 Eylül ve Ekim’inde müjde verir gibi yaptığı “düştü, düşüyor” açıklamaları doğrulayacak biçimde, IŞİD’in eline düşseydi, 21-22 Şubat tarihinde tarihe geçecek “Şah Fırat Operasyonu”na tanık olacak mıydık?

Eski cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “Milli meselelerde ortak tavır sergilenmelidir” demiş bir de.

Yukarıda sorduğumuz bu soruların cevaplarını almadan, iktidarın acemi propagandasına “milli mesele” diyebilir miyiz?

Eğer, sınırlarımızın 33 kilometre kadar güneyinde, Fırat üzerindeki Karakozak köprüsünün oradaki “Süleyman Şah Türbesi” sınırlarımızın dışında olsa da gerçekten “vatan toprağı” ise, o, korunması ve savunulması gereken bir “milli mesele” konusu haline kendiliğinden gelir.

Arjantin’in Malvinas adını verdiği, İngiltere’ye göre Falkland Adaları, Birleşik Krallık’tan ve Britanya adalarından binlerce kilometre uzaklıktaydı ve İngiltere için hiçbir “jeopolitik önem” ifade etmiyordu. Buna karşılık, İngiltere, Arjantin’de iktidarda bulunan askeri cunta ile savaşı göze aldı ve binlerce kilometre öteye donanmasını gönderdi.

“Büyük devlet” olmak ile “büyüklük iddiası”nı seçmenine yem olarak dağıtan küçük kişiliklerin yönettiği ülkeler arasındaki fark, İngiltere ve Falkland Adaları ile Türkiye sınırı ile Karakozak köprüsü arasındaki uzaklık kadardır.

Murat Karayılan, Operasyon sonrası 23 Şubat’ta ayrıntılı açıklama yaptı. Açıklamasının şu bölümü dikkate özellikle değer:

“… Anlaşılıyor ki, Türkiye DAİŞ’le karşı karşıya gelmek istemiyor. Soruna yol açabilecek durumları gidermeye çalışıyor. Özellikle DAİŞ’in Ürdünlü pilotu cayır cayır yakması çok ciddi bir durum ve birçok kesimi ürküten bir ortam açığa çıkartmıştır… Dolayısıyla Türkiye de tedbirini almak durumunda. Bir de buna DAİŞ çetelerinin türbeye gitmesi, oraya konumlanması, yatması, ihtiyaçlarını karşılaması, kısacası kendilerini karakolun etrafında korumaya almaları eklenince, belli ki Türkiye biraz bundan da rahatsız olmuş. Ama arasının DAİŞ’le de bozulmasını da istemiyor. Bunun için karakolu buradan almayı istemiş ve DAİŞ de uygun görmüştür. Olan da budur…”

Böyle midir gerçekten? Böyle mi olmuştur.

Böyle olmuşsa, bu hepimizin “ortak tavır” göstermesi gereken “milli mesele” midir?

X