Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

'İslamcı sapıklık' karşısında 'cihad' zamanı...

Türkiye'de "İslamcı terör"e karşı özellikle uyanık ve duyarlı bulunmak zorundayız.

IŞİD'den el-Kaide'ye türlü çeşitli formlarına karşı uluslararası mücadelede beraber olmalı, hatta başı çekmeliyiz.


Paris’te “Cezayir kökenli Fransız vatandaşları”nın kurşunlarına hedef olup öldürülenlerin en yaşlısı Georges Wolinski. Der Spiegel, 80 yaşındaki “usta”yı, bir diğeriyle, 76 yaşındaki Jean Cabut (Cabu) ile birlikte anarak, şu satırlarla tanıtıyor:

“Georges Wolinski de, Cabu ve Charlie Hebdo’nun bütün birinci kuşağı gibi, 1960’ların ruh ikliminde oluşmuş bir figürdü –hedonistçe, özgürlükçü, anarşik ve neşeli- sansüre, ırkçılığa, Cezayir Savaşı’na, de Gaulle ve dar kafalı ve donuk Fransa’ya karşı çıkmış bir insan.”

Georges Wolinski, katledilen diğer Charlie Hebdo çizerleriyle birlikte Cezayir Savaşı döneminde Cezayir halkının yanında yer almış olan Frantz Fanon’dan Jean-Paul Sartre’a, Marguerite Duras’dan Simone de Beauvoir’e, André Breton’dan Laurent Schwarz’a, Simone Signoret’den François Truffaut’ya uzanan Fransa entelektüel geleneğinin bir devamıydı.

1960’lar dünyasını ve öncesini yaşamış olan insanlar için, Cezayir Savaşı’nın anıları ve bilgi dağarcıklarında çok özel bir yeri vardır. Jean-Paul Sartre adıyla simgelenen tüm kalburüstü Fransız aydınlarının savaşa karşı Cezayir halkıyla dayanışmaları da unutamazlar. O insanların, Georges Wolinski’nin alçakça öldürülmesine ilişkin infial duyguları, haliyle, daha bir keskin olabilir.

Savaşta, bir buçuk milyon Cezayirli Müslüman hayatını kaybetti. Savaş, Cezayir’e “Bir buçuk milyon şehidin ülkesi” sıfatıyla saygınlık kazandıran büyük bir destandı. Filistinlilerin İsrail’e karşı Yasir Arafat ve Abu Cihad gibi önderleriyle başlattıkları mücadelenin bir numaralı ilham kaynağı olmuştu. Cezayir, tüm “Üçüncü Dünya”nın “mazlum halkları” için 1960’ların Vietnam Savaşı’ndan önceki en etkileyici örneğiydi.

Cezayir, 1962’de bağımsız oldu ve hiçbir Cezayirlinin bir buçuk milyon Cezayirli müslümanın kanına girmiş olan sekiz yıllık savaşın intikamını Fransızlardan almaya kalkıştığını izleyen yıllarda ne görüldü ne duyuldu. Yani, 7 Ocak’ta Paris’te olan, dönemimizde tanık olduğumuz bir tür “sapıklık.”

65 milyonluk Fransa’da yüzde 8 dolayında Müslüman yaşıyor; bunun 2 milyon kadarı Cezayir kökenli. Fransa’da Müslümanlara karşı husumet ve düşmanlığın başını faşizan Front National (Ulusal Cephe) lideri Marine Le Pen çekiyor. Paris saldırısında öldürülen sanatçılar arasındaki 57 yaşındaki ünlü karikatürist Tignous (Bernard Verlhac), Marine Le Pen’i üzerinde swastika ve hokkabaz burunlu olarak çizmesi ile tanınıyordu.

Wolinski ve Tignous özelliğindeki insanların, “İslamcı kimlik” adına işlenen bir katliamvarî cinayete hedef olmaları, hiçbir “hafifletici sebep”i anlamlı kılamaz. 1960’larda ve yarım yüzyıl sonrasında hiçbir Cezayirli Müslüman’ın yapmadığı, yapmayı aklından geçirmeyeceği böyle bir “siyasi eylem” (katliam ve cinayet) türü, içinde bulunduğumuz döneme ait bir olgu. Bazı Müslümanların içine düşmüş bulundukları “ideolojik sapıklığın” bir göstergesi.

Bu sapıklıkla mücadele ise, ister istemez, uluslararası boyutlarda da yapılacak olsa, öncelikle Müslümanların işi olmak zorunda.

Başta Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande olmak üzere Fransızların hatırı sayılır bölümü ve Batı entellijentsiyası çok akıllı bir doğru bir tavır alarak, cinayet ile “İslam ve dini ilişkilendirmeyi reddettiler” ve saldırganların vatandaşlık kimliğine vurgu yaparak, onlardan “Fransız teröristler” olarak söz ettiler.

Kendi “otokratik”, “mezhepçi”, “anti-demokratik”, “anti-Batı” gündemlerini savunmak adına Batı’daki “İslamofobi”yi, Paris cinayetinin “aslî faili” olarak gösteren ve “siyasi İslamcılık” adına işlenen cinayetlere “hafifletici sebep” üretmekle uğraşanlar, Hollande ve diğerlerinin sözlerini, Türkiye’deki özgür düşünce savunucuları ve demokratlara karşı polemik malzemesi olarak kullanacak kadar zekâ fukaralığına düştüler.

Oysa, Türkiye’de “ama’sız” kınama ve karşı çıkma tavrını alan herkes, 7 Ocak’ın en büyük zararı İslam’a ve Müslümanlara vereceği üzerinde durdu.

Bir önceki Türkiye Cumhurbaşkanı (aynı zamanda eski bir Başbakan ve Dışişleri Bakanı) Abdullah Gül’ün önceki gün cuma namazı çıkışında İstanbul’da ortaya koyduğu tavır esas alınmalıdır.

Olayı “başta bütün Müslümanların çok şiddetle kınaması gerektiğini” vurgulayan Gül, “Önce bir terör saldırısı… Bunun hemen Müslümanlara atfedildiğini de düşünürsek bu tepkiyi çok daha şiddetli olarak hepimizin yapması gerekir. Ve şunu da akılda tutmak gerekir. Avrupa'da yaşayan milyonlarca Müslüman var. Fransa'da, İngiltere'de Almanya'da… Oranın vatandaşları ve Müslümanlık Avrupa'nın da bir parçası. Dolayısıyla Avrupa'daki Müslümanların Müslümanca yaşayabilmeleri için, bizim hepimizin dışarıdan çok güçlü destek vermemiz gerekir. Bu destek için de bu tip terörleri çok açık bir şekilde kınamak ve telin etmek. Bunların Müslümanlıkla hiçbir ilişkisi olamadığını hiçbir sempati duyulmadığını göstermek gerekir" diye konuştu.

İşte bu kadar. İşte budur. Abdullah Gül’ün inancı ve Müslüman kimliği tartışılabilir mi? Bu sözleri, o nedenle daha da değer kazanıyor.

IŞİD, el-Kaide ya da herhangi türdeki “İslamcı terörizmi”ne karşı uluslararası ortak mücadele zorunlu. Bu bağlamda, François Hollande’ın öyle, Abdullah Gül’ün böyle konuşması doğrudur.

Bosna’da Müslümanların uğradığı katliama başkaldıran, tüm Batı’nın vicdanını harekete geçirmiş olan, rahmetli Aliya İzzetbegoviç ile yakın dostluk kurmuş olan Bernard-Henri Lévy’nin yazdıkları üzerinde önemle durmak gerekiyor.

“Kullanışlı aptalların, uzun süredir, radikal İslam’ı yoksulluk ve umutsuzluğun sosyolojisiyle açıklayan Leninist akıl yürütmesini artık tümüyle terketmemizin vakti gelmiştir. Ve en önemlisi, demokrasiye inanan herkesin soğukkanlı bir kararlılıkla ama olağanüstü halin feci önlemlerine başvurmaya kalkışıp kendimizi kaybetmeden o kötülüğün doğrudan karşısına dikilmemizin tam zamanı budur. Fransa, (radikal İslam’a karşı) bentler –ama kuşatılmış bir kalenin duvarlarını değil- dikebilir ve dikmelidir…

Fransızlar, Charlie Hebdo katillerinin ‘Müslümanlar’ olmadığını, Kur’an’ı ölüm hükmü vermekle karıştıran Müslümanların küçük bir fraksiyonu olduğunu anlamışlardır.

İnancı İslam olanlar bu teokratik hırsın bu yoz ve aşağılık biçimini reddetiklerini çok yüksek sesle, çok sık olarak ve çok büyük sayılarla ilân etmelidirler…”
Biz de Müslüman dünyanın içinden gelerek bunu yapıyoruz. 11 Eylül’den sonra da yapmıştık; İslamcılar kıyameti koparmıştı. 14 yıl sonra aynı noktaya bir kez daha ve bir bakıma daha da tehlikeli bir bağlamda gelip dayandık.

Bu kez “daha tehlikeli” bir dönemde olduğumuzun nedenini Abdullah Gül isabetli biçimde dile getirmişti; Charlie Hebdo katliamına ilişkin olarak , "Maalesef Afganistan Akdeniz'in kıyısına geldi. Suriye'deki kaostan dolayı. Dolayısıyla bu kaosun yarattığı iklimden hiç ummadık çok sürpriz, terör olaylarının gelişmesi de maalesef kaçınılmaz. Onun için herkesin çok dikkatli olması gerekiyor" demişti.

Bu nedenle, Türkiye’de “İslamcı terör”e karşı özellikle uyanık ve duyarlı bulunmak zorundayız. IŞİD’den el-Kaide’ye türlü çeşitli formlarına karşı uluslararası mücadelede beraber olmalı, hatta başı çekmeliyiz.

Doğruya doğru, eğriye eğri: Ahmet Davutoğlu’nun bugün Almanya, İngiltere, İspanya, İtalya başbakanlarının yanında Charlie Hebdo katliamına “tepki gösterisi”nde yer almak üzere Paris’e gidecek olması doğrudur!

Keşke, bu “doğru”ya doğru dönüşe bir vesile olabilse…

“İslamcı ideolojik sapıklık” karşısında “cihad”a…



X