Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Devlet Aklı-Akıl Tutulması (1925-2015)

“Çözüm Süreci” boyunca İmralı’da Abdullah Öcalan ile BDP’li ve HDP’lilerin gerçekleştirdikleri görüşme zabıtları, Almanya’da Mezopotamya Yayınları tarafından “Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa (imralı notları)” adıyla kitaplaştırıldı.

Söz konusu kitabın bir bölümüne daha önce değinmiştik. Aşağıdaki bölüm ise kitabın 88. ve 89. sayfalarından. İmralı’da 24 Haziran 2013 tarihli görüşmenin zaptı.

 

Tarih ilginç. “Çözüm Süreci” başlayalı yarım yıl olmuş; Öcalan’ın “tarihî” diye nitelenen Nevruz mesajının üzerinden üç ay geçmiş; silahlı PKK’lılar “sınır ötesine çekilme”ye bir buçuk ay önce başlamışlar; yani Türk medyasının Kandil’i adeta “yol geçen hanı”na çevirdiği günlerin daha kırkı çıkmamış ve en önemlisi Gezi olaylarının sert biçimde bastırılmasının topu topu iki haftalık bir geçmişi var.

 

Öcalan kızgın bir uslûpla, Selahattin Demirtaş ve Pervin Buldan’a hitaben konuşuyor: (Sırrı Süreyya Önder, Gezi’deki görüntüsünden ötürü, Başbakan’ın gazabına uğramış, görüşmede o yok.)

 

“… Yüzyıllık sorunu çözmek kolay mı? Bakan’la görüşüp söyleyin, gerekirse elli yasa çıkaracaklar. Yasallık niye yanlış olsun. Bilmem PKK yasadan yararlanıp meşrulaşır deniliyor; evet, tabii ki öyle olacak. Amacımız bu yasadışılığı bitirmek değil midir? Bizi herhalde çocuk yerine koyuyorlar. Böyle yürümez, kör dövüş devam eder, yazık olur. Anlamıyorlar bunlar.

 

Özal ve Erbakan bana ‘Her türlü yasal tedbire hazırız’ dediler. Orduyla görüştüğümüzde de aynısını söylediler. Bu AKP niye bu kadar diretiyor, anlayamadım gitti. Siz de geçmişi AKP’ye anlatın biraz. Geçmişten beri devlet bize yasallık için söz veriyordu. Ama yasa olmaz diyorlarsa aldatmaca vardır. Bu son tavrım da bundan dolayıdır. Kandil’dekiler aya mı gidecek, Endonezya’ya mı, Finlandiya’ya mı? Nereye gidecek? Böyle olursa tek biri bile silah bırakmaz.

 

Ne yani, bizi Kandil’e toplayıp bir günde 300 uçak kaldırarak bir kerede yok mu edecekler? Örgütün dörtte üçü böyle gider mi diyorlar? AKP’nin yöntemine göre budur herhalde. Sonuçta demek ki bizi imha etmek istiyorlar diyeceğiz…

 

Zaten yüzde 50 almışsın, daha ne istiyorsun? Bana da fazla yüklenmeyin. Doğru bir iş yaptım, ölümleri durdurduk. Daha ne yapalım? Kimsiniz, haşa Allah mısınız? Saygısızlık yapmasınlar, tahrik etmesinler. Demokrasi güzel bir şeydir. Erdoğan kendi bireysel hegemonyasını kuramaz, halk da kabul etmez. Şaşkınım doğrusu. Demokratik bir ilişkiye yanaşmıyorlar…”

 

Tekrar edelim. Tarih, 24 Haziran 2013.

 

Yukarıdaki satırları iyi okuyun ve neredeyse tam iki yıl sonra “Çözüm Süreci”nin havaya uçuruluşunun nasıl gerçekleştiğini hatırlayarak, üzerinde düşünün…

 

Aradan iki yıl geçiyor ve 7 Haziran 2015’te ortaya çıkan tablodan sonra, Türkiye, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından 1 Kasım’da tekrar seçime yönlendiriliyor. Tam o ara, Suruç Katliamı oluyor, ertesi gün iki polis Viranşehir’de uykularında öldürülüyorlar ve 24 Temmuz’da Kandil ve Irak topraklarının kuzeyinde çeşitli yerlerdeki PKK hedeflerine sayısız hava harekâtı gerçekleştiriliyor.

 

Arkasından “hendek” ve “barikat” gerekçesiyle, onları ortadan kaldırarak “kamu düzenini sağlamak” gerekçesiyle bir dizi şehirin dış dünyayla bağlantısı kesiliyor. Bu şehirlerin bazılarında, Diyarbakır’ın kalbi olan Sur’da ve

Cizre’de çatışmalar bugün bile sürüyor.

 

Polis özel harekâta ek olarak Jandarma Özel Harekat, askeri birlikler, hatta denizaltı operasyonları yapmak için yetiştirilmiş SAT komandoları bile “cephe”ye, Cizre’ye sürülüyor.

 

Bu manzaranın sorumluluğunu, “atın önüne arabayı koymadan” görmek şart.

 

Silahlı bir Kürt hareketi olarak PKK’nın gelinen noktada oynadığı rol, elbette ki, büyük. Ama, yaşananları, esas olarak, PKK üzerinden okumaya kalkarsak, esası kaçırmış oluruz.

 

PKK’nın izlediği politika ve uyguladığı taktikler ne olursa olsun, koskoca şehirlerin İkinci Dünya Savaşı sonundaki bazı Alman şehirleri ya da bugünlerdeki Suriye şehirleriyle aynı görüntüleri verecek şekilde tahrip edilmesini, kimse anlatamaz.

 

PKK’nın izlediği politika ve uyguladığı taktikler ne olursa olsun, “hendekleri”i kapatmanın ve “barikatlar”ı kaldırmanın, bir süredir tanklarla, toplarla, her türlü özel birliklerle uygulanan “askeri yöntemler” dışında bir yolu, birçok yolu kesinlikle vardı.

 

Bunların hiçbirine başvurulmadı. Başvurulmadığı gibi, 6 milyon oy ile TBMM’nin üçüncü büyük partisi olan bir siyasi kadro, “fırsat” olarak değerlendirilmek yerine, tam da bu “başarı”yı elde ettiği andan itibaren, “terör örgütünün uzantısı” etiketiyle şeytanlaştırıldı.

 

Şiddeti dışlayarak sorunları çözme çabası göstermek yerine “imha yöntemi” ile şehirlerin harabeye çevrilmesini öngören siyaset, ülkemizdeki “felâket tablosu”nun esas ve baş sorumlusudur.

 

Kendi ülkesinin şehirlerini orada yaşayan insanların başına yıktıktan sonra, orada “Toledo kurma vaadleri”nde bulunacak kadar kendisinden geçmiş bir “akıl” kimisine göre bir “akıl tutulması”dır; kimisine göre ise, pekâlâ, “devlet aklı”nın kendisidir.

 

Şu anda Cizre-Sur ekseninde izlenen, yarın tüm bölge çapında izlenmesi muhtemel yol, 1925 “Şark Islahat Plânı”nın yaklaşık 100 yıl sonrasındaki “güncellenmiş” halidir.

 

1925 Şubat’ındaki Şeyh Sait İsyanı’ndan bir süre sonra, Eylül’de “Şark Islahat Plânı” hazırlandı. 1925-27 arasında Kürt bölgelerinde sıkıyönetim uygulandı. Yabancıların girmesi yasak olan bölgeler kuruldu. Yerleşim plânları yapıldı. Söz konusu iki yıl içinde 15 bin, ardından gelen Ağrıdağı Ayaklanması ve Zilan’da 30 bin, bunları izleyen Dersim Katliamı’nda 50 bin kişinin öldürüldüğünü öne süren kayıtlar mevcut.

 

Bugün tutturulan yolda da, hele “kamu düzeni bir sağlansın, reformların yapılacağı”ndan söz ediliyor. Şark’ın yerine Kürt sözcüğünü yerleştirin, “ıslahat” ise zaten “reform” demektir.

 

Tutturulan yol, tekrar edelim, “1920’lerin Şark Islahat Planı’nın güncellenmesidir”!

 

Türkiye’yi onyıllarca mengene içine alan baskı yasalarının tümü 1925 ve sonrasındadır. İstiklal Mahkemeleri ile hukukun yok edilmesi keza. Ali Fuat Cebesoy’dan Kâzım Karabekir’e, Refet Bele’den Rauf Orbay’a, Milli Mücadele kahramanlarının siyasi iktidar mücadelesi hesaplarıyla tasfiyesi yine o döneme aittir.

 

Türkiye’de demokrasiyi askıya alma vesilesi ve bahanesi, hep “Kürt sorunu” olagelmiştir. Türkiye’de bugünkü “faşizan” gidişin adresini doğru teşhiste yarar var. 2000 üzerindeki akademisyen tam da onu yaptığı için, “zulmün öfkesi”ne muhatap oldu.

 

Bu arada, 1920’lerin Ali Fuat Cebesoy’ları, Karabekir’leri ve Orbay’ları ile bugünün Gül’leri, Arınç’ları, vs. arasında paralellikler kurmak mümkündür.

 

Ülkenizin tarihini bilmezseniz, bugünü iyi anlayamazsınız.

 

Olan-biteni yerli yerine oturtabilmek için şu sorunun cevabını da doğru vermek gerekiyor:

 

Gelinen nokta, Tayyip Erdoğan ve ekibinin “devlet”e hükmederek, gerçekten “muktedir” hale gelmesinin mi sonucudur; yoksa artık bitirdiği yanılsaması yarattığı o “devlet” tarafından “teslim alınmış olması”nın mı sonucudur?

 

“İktidar süresi”, bu sorunun doğru cevabı ile ilgili.

 

X