Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

AKP Kongresi'nin söylediği, Cizre'nin anlattığı...

Türkiye’de kan gövdeyi götürüyor. Ülke “iç savaş” tehdidi altında. “Faşizm” diye kolaylıkla nitelenebilecek uygulamalar her geçen gün artmış. Kendi sınırları içinde Kobani görüntüleri yaşanmaya başlamış; işte örnek Cizre!

Ve bu ülkenin iktidar partisi bir buçuk ay sonra seçime gidecek ülkede büyük kongresini yapıyor ve “tek” genel başkan adayı, “tek” MKYK listesi ile.

Yani, yukarıda özetlediğimiz tabloya ilişkin olarak, bu ülkeyi 13 yıl yönetmiş olan bir partinin içinde sanki farklı görüşler yok. AKP’liler, yekvücut bir parti görüntüsünü korumak istediler.

Kimin arkasında yekvücut? Genel Başkan (ve Başbakan sıfatını şimdilik taşıyan) Ahmet Davutoğlu’nun mu?

Ahmet Davutoğlu, “lider kumaşı”na sahip olmadığını çoktan ortaya koydu. O, genel başkanlık koltuğuna oturduktan sonra geçen bir yıllık zaman zarfında, AKP, 2011 seçimlerinde aldığı oyun, yüzde 10’a yakın oranda altına düştü. İlk kez “tek başına iktidar”dan da düşmüş oldu.

Oysa AKP, Recep Tayyip Erdoğan’ın genel başkan sıfatını taşıyarak girdiği son seçimde, yani Ağustos 2014’deki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, genel başkanına yüzde 52 oranında oy elde ettirmeyi başarmıştı.

Ahmet Davutoğlu, “başarısızlığı” tescillenmiş, ülke siyasetinde hiçbir etkisi olmadığını, Tayyip Erdoğan’ın sürekli müdahaleleri karşısında ya çaresiz kalarak, ya itaatkâr davranarak kanıtlamış bir şahsiyet.

Son iki yıl içindeki “siyasi sicili”, hayatta en büyük “kozu” olarak sunulan “akademik parlaklığı”nı da yok etti. “Silik”, ikinci sınıf bir siyasetçi figürü ortaya çıktı. Yani, Ahmet Davutoğlu kendine yazık etti.

AKP Kongresi’nde geçerli 1353 oyun tamamını alarak seçilmesi onu ve başarısını anlatmıyor ve “siyasi geleceği”ni sağlama almıyor ne yazık ki.

Neyi anlatıyor?

Türkiye’nin şu şartları ve görüntüsü altında “tek genel başkan adayı” ve “tek MKYK listesi” ile kongresini yapan ve 7 Haziran seçimlerinde “tek parti iktidarı”nı kaybetmiş bulunan AKP’nin “akıl tutulması” altında “demokratik bir parti olmadığını” açıkça ilan ettiğini.

Ve tabii ki partinin Recep Tayyip Erdoğan’ın “iktidar aracı” olarak bir “siyasi kadro hareketi” olma anlamında tümüyle kişiliksizleşmiş olduğunu.

Zaten, AKP Kongresi’nin “eski genel başkan”larına gönderdiği “yolun yolumuz, gücümüz sana bağlılığımızdır” mesajı, en yalın haliyle birçok şeyi anlatıyor: AKP’nin gücünün Ahmet Davutoğlu genel başkanlığında 1 Kasım seçimlerine gidiyor olmasından gelmediğini, Tayyip Erdoğan’ın kendisi için koyduğu hedeflere bağlılığını, Tayyip Erdoğan’ın gösterdiği ve onun yürüdüğü yoldan giderek, iktidar mücadelesi vereceğini, vs. vs.

Tayyip Erdoğan’ın parti üzerindeki hakimiyetini sağlama almak için, ne kadar “itaatkâr” da olsa, Ahmet Davutoğlu’nun sağına-soluna Erdoğan’ın “siyasi komiserleri” de yerleştirildi.

Davutoğlu’nun genel başkanlık kellesi üzerinde “Demokles’in kılıcı” olarak tutulan Binali Yıldırım ve “Damat Bey”, MKYK’da yerlerini aldılar.

Şu son kongresi, 2002’de iktidara gelmiş ve uzun yıllar Türkiye’nin “reform hamleleri”ne imza atmış olduğu anlamda, AKP’nin artık tümüyle “tükenmiş” olduğunun göstergesi.

Bu partinin artık Türkiye’nin siyasi hayatında ve geleceğinde oynayabileceği “olumlu” rol olabilirse bu “tek” yol ile mümkündür: AKP’nin (şayet kaldıysa) sağlıklı unsurlarının, partinin tutturduğu yola karşı çıkması ve partiden ayrılmasıyla.

Bunun için ise AKP’nin halktan ciddi bir tokat yemesi, Tayyip Erdoğan’a Türkiye halkının yolu kapattığına AKP’lilerin kuvvetle ikna olması gerekiyor. 7 Haziran, bu bakımdan AKP’liler için yeterli olmadı.

1 Kasım’da bir ikinci ve hatta daha ağır bir 7 Haziran sonucu elde edilmesi gerekiyor ki, AKP’nin “tek başına iktidar dönemi”nin artık kesinlikle sona erdiği ve Tayyip Erdoğan’ın “tek adam yönetimi”ne Türkiye’nin geçit vermeyeceği AKP’liler tarafından “fitne korkusu”na kapılmayacakları şekilde kesinlikle anlaşılabilsin.

Ama Türkiye için büyük soru işareti ve “potansiyel sıkıntı” tam burada başlıyor. 1 Kasım gününü görebilecek miyiz? 1 Kasım’da seçim yapılırsa, bu “özgür ve dürüst” seçim olacak mı?

Ülkenin birçok yerinde yaşananlar, bu soruyu, ister istemez, sorduruyor. Şu Cizre’nin haline bakın; IŞİD’in Kobani’ye yaptığından, AKP iktidarının bir haftalık süre içinde Cizre’ye yaptığından “özünde” farkını görebilir misiniz?

“Seçim hükümeti”nin HDP’li bakanı Ali Haydar Konca’nın şu kısa açıklaması bile, olan-biteni havsalamızda canlandırmak için yeterli:

“Cizre’de büyük bir tahribat olduğu. 20’yi aşkın ölü, 50’ye yakın yaralı ve birçok evin tahribat olduğu ortaya çıktı. Savaş koşulları sırasında bile ölülerin defnedilmesi, yaralıların hastaneye sevk edilmesi kesinlikle sağlanan bir durumdur. Cizre’de bunu sağlayamadık. O manzaraları anlatınca içim kararıyor. Küçük çocukların bedenlerinin soğutucularda çürümemesi için saklanması bu ülkenin görülecek manzaraları değildir.”

Ülkenin 120 bin kişinin yaşadığı (ve HDP’ye yüzde 90 dolayında oy vermiş) bir yerleşim merkezi, tam bir hafta tüm iletişim kanalları dahil olmakla dış dünyaya kapatılıyor, giriş-çıkış yasaklanıyor ve içerde ne olduğu duyulmayacak, görülmeyecek, aktarılmayacak bir biçimde “operasyon alanı” haline getiriliyor.

Bir gün nasılsa bilinecek ve duyulacaktı. Nitekim önümüzdeki günlerde iç karartıcı nice Cizre hikayeleri öğreneceğiz. Evinin önünde oynarken vurulan, hastaneye ulaştırılamadığı için hayatını kaybeden küçük kızın cansız bedenini annesinin yıkayıp, evin buzdolabında saklaması öyküsü, Kürtlerin ve vicdan sahibi her insanın zihninde, üç yaşındaki Alan Kürdi’nin Bodrum sahillerindeki cansız bedeninin görüntüsünden daha mı az etki bırakacaktır?

1 Kasım yolculuğunda, Tayyip Erdoğan’ın “yoluna baş koyan” ve gücünü ona bağlılıktan aldığını dün ilan etmiş olan AKP, bu yolda, Türkiye’nin tüm demokrasi yanlılarını ve Kürtlerin tümüne yakınını kaybetti. Bununla birlikte, iki şeyi de kaybetmiş oldu:

1. “Özgür ve dürüst” bir seçimde tek başına hükümet kuracak şekilde seçim kazanma şansını;

2. Hile ve hurda ile seçim kazansa bile “istikrar” içinde Türkiye’yi yönetme şansını.

Anlamaları vakit alacak olsa da bir bakıma “yol bitti” yani.

Cizre’nin anlattığı budur.

Mevcut bütün göstergeler, 1 Kasım’da seçim aritmetiğinin büyük bir değişiklik ortaya koymayacağına işaret ediyor.

Dış dünya, şimdiden 1 Kasım sonrasını konuşmaya başladı. İşte, Economist Intelligence Report’un üzerinde durmamızı gerektiren satırları:

“Kasım seçimlerinin ardından hükümet kurma baskıları artınca AKP-MHP koalisyonu daha olası hale gelebilir. Ancak MHP’nin Kürt sorunu konusundaki duruşunun AKP’den de şahin olduğu düşünüldüğünde AKP-MHP koalisyonu mevcut şiddet ortamının daha da derinleşmesine yol açabilir.

Eğer mevcut şiddet sarmalı bu şekliyle devam eder ve kimse geri adım atmazsa, ölümler tırmanır ve ekonomik görünüm bozulursa Erdoğan’ın daha otoriter bir tutum takınması beklenebilir. İstikrarın sağlanması adına anayasal düzenin askıya alınması gözardı edilmeyecek bir ihtimal.”

Tabii, cevap bekleyen daha acil sorular:

1 Kasım’a nasıl varılacak? Bu mevcut şartlarda, 1 Kasım’ın “özgür ve dürüst” seçim olması mümkün mü?

X