Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Abdullah Gül'e “vefasızlığın” “dış faturası” var mı?

Moody’s, “Türkiye fotoğrafı”nın, 2015’te parlamento seçimleri yapılana kadar netleşmeyeceğinin altını çiziyor.

Yeni başbakanı ve ardından AKP’nin iç dinamiklerinin nasıl seyredeceğini görmek istiyor. Bu ne demek?

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s’in uzun süredir merakla beklenen ve açıklanması cumhurbaşkanlığı seçimi sonrasına ertelenen “Türkiye Raporu” nihayet yayımlandı.

Bu gibi kuruluşların bu tür raporlarını sadece “teknik, ekonomik değerlendirme belgeleri” olarak anlamak yanlış olur. Dış dünyanın Türkiye’ye verdiği “siyasi not” olarak anlaşılmasında, “Türkiye hakkında siyasi analiz” olarak değerlendirilmesinde yarar var.

Moody’s, “Türkiye fotoğrafı”nın, 2015’te parlamento seçimleri yapılana kadar netleşmeyeceğinin altını çiziyor. Yeni başbakanı ve ardından AKP’nin iç dinamiklerinin nasıl seyredeceğini görmek istiyor. Bunun süresini ise 2015 seçim sonuçlarının alınması olarak belirliyor.

Bu ne demek?

En kestirmeden şu demek: Tayyip Erdoğan’ın birinci turda cumhurbaşkanı seçilmesiyle “dış dünya” teskin olmuş ve Türkiye’nin önünü daha net görebilir duruma gelmiş değil. Tersine, Türkiye’nin önü biraz daha puslu hale gelmiş.
Rapor, “politik görünüm istikrar kazanana kadar yapısal reformlar aksayabilir, bu da Türkiye’yi uluslararası piyasalardaki dalgalanmalar karşısında kırılganlaştırır” hükmünde bulunuyor. Bu yıl “büyümenin yüzde 3’te kalmasının” beklendiğini ifade ediyor.

TÜSİAD da büyüme tahminini yüzde 3,5 olarak açıklamıştı ki, bunlar zaten Türkiye’nin ihtiyacı olan büyüme hızının altında oranlar. Bir de dış kaynaklı bir ekonomik kriz Türkiye’yi de etkisi altına alırsa, Türkiye, siyasi bakımdan “sağlam” bir zemine yerleşmemiş olduğu için, ekonomik krize ilişkin “kırılganlığı” da o ölçüde artacak.

Rapor, “2003'dan bu yana sağlanan ivmenin devam ettirilmesinin önümüzdeki dönemde zorlaşacağı” üzerinde de duruyor ve ayrıca “Merkez Bankası'nın faizlerde yaptığı indirimler Türkiye'de enflasyon riskini artırıyor” ve “Merkez Bankası'nın bağımsızlığı konusunda kuşkular arttı” diyor.

Dış dünyanın, Türkiye’nin “ekonomik selameti” için Ali Babacan’ı kerteriz aldığı bir tür “açık sır”. Ali Babacan’ın temsil ettiği “zihniyet”in tam tersinin, Tayyip Erdoğan ve ekibine egemen olduğunun sezilmesi, bu tür hükümlere ve dolayısıyla kaygılara yol açıyor.

Nitekim, raporda “Ak Parti içindeki dengeler ekonomi politikası ve yönetim yaklaşımını nasıl etkileyeceği konusunda bazı işaretler verecek” denilmesi yeterince açık.

İşte tam bu noktada Abdullah Gül’e karşı takınılmış olan tavrın, “uluslararası camia”da –en az Türkiye’nin içinde olduğu kadar- dikkatle izlendiği ve rahatsızlık yarattığı anlaşılabiliyor.

AKP camiasının “vefa” anlayışı ne kadardır, kendileri bilir ama Türkiye’nin ve iktidar partisinin başarısında çok belirleyici bir rol oynamış ve bu özelliği çok geniş bir çevrede bilinen ve kabul gören bir şahsiyete karşı gösterilen “vefasızlığın” ister istemez, “Yeni Türkiye’ye ilişkin değerlendirmelere konu olmaması mümkün değildir.

Abdullah Gül, sadece, Çankaya’yı tartışma konusu olmaktan uzak tutmayı başarmış, son 7 yılın cumhurbaşkanı değildir. Necmeddin Erbakan’ın tercihine karşı çıkarak, “siyasi İslami hareket”in “biat geleneği”ni bozan bir adımı atmayı bilebilmiş ve AKP’nin kuruluşunun temellerini atmış ve giderek iktidarının zeminini hazırlamış, özel bir isimdir.

AKP’nin ilk Başbakanı olarak, siyasi yasağı kalkan Tayyip Erdoğan’a yerini sunma erdemini göstermiş, siyaset geleneğimizde yine eşi pek bulunmayan bir davranışın temsilcisi olmuştur.

Böyle bir kişi için, Tayyip Erdoğan’ın “Şeytan devreye girer. Bizler şu veya bu şekilde nefsimizi dinlersek partimizin bütünlüğüne zarar veririz… Bu parti kimseye koltuk vermek için kurulmadı... Makam hırsı mazlumun umudunu köreltir” sözleri en hafif deyimiyle pek “yakışık almıyor”.

Bir de “Kimseyi itham etmek için söylemiyorum” diyor. Peki, ne için söylüyor; kimin için söylüyor?

Niçin AKP’ye geri dönmesi halinde partinin başına geçmesine ve dolayısıyla başbakanlık koltuğuna oturması mutlak görülen Abdullah Gül’ün, partisine geri döneceğini söylemesinin üzerinden yarım saat geçmeden AKP’nin 27 Ağustos’ta olağanüstü kongre yapacağı ilân edildi? Niçin Tayyip Erdoğan, bütün bunlar olduktan sonra bu sözleri sarf etti? Kimin için? Ne için?

Daha Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına seçilmesinin üzerinden 48 saat geçmeden, yakın çevresinden Abdullah Gül’e yönelik niçin hayasızca bir kampanya başlatıldı?

“İçerden” bilgi sahibi Levent Gültekin, dün, “Gül’e yapılan haksızlığın hikâyesi” başlığıyla Gül’ün ve Erdoğan’ın nereden nereye geldiğinin tarihçesini ve ayrıca şu satırları yazdı:

“Ekmeğini Erdoğan’dan çıkaran Erdoğanistler var. Allah’ın her günü köşelerinden Erdoğan’a övgü diziyorlar. Bir sefer olsun Erdoğan’a eleştiri yöneltmiş değiller. Maaşını Erdoğan’dan alan devşirme Erdoğanistler aylardır Abdullah Gül’e hakaret ediyor. AK Partililer tek bir gün ‘Siz kim oluyorsunuz da bizim 40 yıllık yol arkadaşımıza böyle laflar ediyorsunuz’ demediler, demiyorlar… Gül’e ‘İngiliz ajanı’ diyen Erdoğanistlere değil, benim gibi, ‘40 yıllık yol arkadaşına böyle davranmak terbiyesizliktir’ diyenlere ‘Fitne çıkarıyor’ diyorlar!”

Bu “fitne” sözcüğü, Tayyip Erdoğan’a için bir “savunma kalkanı”, Abdullah Gül’ün hakkını savunanlara yönelik bir “silahsızlandırma aracı” olarak kullanılıyor.

Sözcüğü bizzat Erdoğan da kullanıyor. “İmam-Cemaat misali”, ondan güç alan yakın çevresinin, ellerinden gelse Abdullah Gül’ü tarihten silmek isteyecekleri anlaşılıyor. En azından, AKP tarihinde sanki Gül yokmuş gibi yazıp çiziyor, konuşuyorlar.

Yalçın Akdoğan, “Bu hareketin kimseye diyet borcu yoktur. Erdoğan'ın iradesi ve ilgili kurulların takdiri tüm kişisel söylemlerin ve hesapların üzerindedir” cümlelerini kimden güç alarak, ne amaçla, kimi hedefine oturtarak yazdı dersiniz?

Abdullah Gül’e yönelik haksızlığa karşı AKP’den yükselmesi gereken sesler henüz işitilmese de, görevinin son günlerindeki Cumhurbaşkanı’na kadirşinaslığı esirgemeyenler de çıkıyor. Amberin Zaman’ın dünkü Taraf’taki şu satırlarında olduğu gibi:

“Dış politikadaki pırıltılı yılların asıl mimarı 2003 ile 2007 arasında Dışişleri Bakanlığını yürüten Cumhurbaşkanı Abdullah Gül idi. AK Parti’yi bugünlere taşımakta en az Erdoğan kadar emeği geçen de... Cumhurbaşkanı oldu memleketin ve AK Parti’nin çivileri oynadı. Şimdi utanmadan sıkılmadan AK Parti’nin sözde yenilikçileri veya yazar Levent Gültekin’in tabiriyle ‘Erdoğanistler’ Gül’ü kastederek ‘Kimseye diyet borcumuz yok’ diyorlar. Ne var ki bu tablodan hoşnut olduğu anlaşılan Başbakan yerini Davutoğlu’na bırakmaya hazırlanıyor. Sadakatin ‘in’ liyakatin ‘out’ olduğu ‘yeni’ Türkiye hepimize hayırlı olsun.”

Bu arada, dış dünya Türkiye’deki gelişmeleri, en az içerdeki bizler kadar dikkatle izliyor.

Eski yol arkadaşlarının Abdullah Gül’e gösterdikleri “vefasızlık”a ilişkin olarak Türkiye’nin “siyasi notu”nu kırıyor, “ekonomik notu”nu beklemeye alıyor.

X