Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

AB ya da Erdoğan; demokrasi ya da…

Türkiye, Tayyip Erdoğan’ın “tek eli”ne aldığı, “tek parti”nin parlamento çoğunluğuna dayalı rejiminde demokrasiden saptı, otokrasiye adım adım gidiyor. Faşizm güzergâhındayız.

Demokratik değerleri savunan AB’ye, bundan ötürü “posta koyması”, tehlikeli sonuçlar vermeye aday.

Zaten, Ekrem Dumanlı’nın gözaltına alınmasının, Zaman gazetesi ve Samanyolu’na yönelik operasyonun AB’ye verdiği “işaret” de buydu. AB (ve hatta ABD) de, polis operasyonuna bu nedenle hızla tepki verdiler.

Tam bir yıldır, Erdoğan iktidarı, “paralel yapı” adlı bir “günah keçisi”nin üzerine kendisinkiler de dahil, tüm günahları yıkıyor; ve Türkiye’yi taşımak istediği yolun üzerine “anti-demokratik taşları” döşüyordu.

Bunu yaparken, bugün birinci yıldönümünde bulunduğumuz 17 Aralık yolsuzluk soruşturmasının hafızalardan silinmesi, soruşturmayla ilgilenen kim varsa ezilmesi, bastırılması ve susturulmasını esas almıştı.

Oysa, dünyanın herhangi demokratik bir ülkesinde 17 Aralık benzeri bir yolsuzluk soruşturması başlasa, o ülkenin hükümetinin tek yapacağı şey, aklanmak için soruşturmanın önünü açmak olurdu.

Türkiye’de tersi oldu. Tayyip Erdoğan, 17 Aralık’ı iki birbirine zıt biçimiyle algıladı:

1. Yarım yıl önceki ülke çapındaki büyük Gezi kalkışmasının travmasını atlatamadığı sırada iktidarına yönelik çok ciddi bir tehdit olarak gördü;
2. Aynı zamanda da bunu, 2010 Anayasa Referendumu’ndan beri, özellikle 2011 seçimleri sonrasında (belki çok daha öncelerde) kafasına koyduğu “Tek Adam Yönetimi”ne geçiş için fırsat olarak değerlendirdi.

Pazar günkü son polis operasyonuna, Cemaat’in yakın geçmiş dönemdeki siciline dair tüm olumsuz düşüncelere rağmen, Türkiye’nin “demokrasi yanlıları”nın bugüne kadar pek rastlanmadık yaygın bir yelpaze üzerinden karşı çıkmaları , “olayı” doğru teşhis etmeleriyle ilgilidir.

Tayyip Erdoğan’ın kendisine ve kendisiyle birlikte Türkiye’nin önüne koyduğu hedeflerine “Kuvvetler Ayrılığı” ilkesine sadık kalarak ve demokrasi kuralları içinde davranarak varabilmesi , eşyanın tabiatına aykırı olurdu.

Ulaşılmak istenen hedefin “demokrasi” ile ilgisi olmazsa, demokrasinin “olmazsa olmazı” olan seçim, demokrasinin diğer “olmazsa olmazları”nı ortadan kaldırmaya ya da bastırmaya yarayacak şekilde, ülkeyi “faşizan güzergâh”a yerleştirmek için kullanılır.

Tayyip Erdoğan da seçim başarılarını, liberal demokrasinin diğer “olmazsa olmazları”nı, örneğin “kuvvetler ayrılığı”nı, “hukukun üstünlüğü”nü, “ifade özgürlüğü”nü ve bunun aracısı olan “basın özgürlüğü”nü çiğnemenin “meşruiyet aracı” olarak kullanmıştır.

Parlamento, anti-demokratik bir sistem kurmak amacıyla kullanılır olmuştur. “Tek Adam”ın parlamento çoğunluğuna hükmeden “Tek Partisi”nin oylarıyla, özgürlükleri kısıtlayan yasalar geçirilmiştir. Bunlardan sonuncusu, “somut delil” yerine “makul şüphe” gibi bir kavramı, Türkiye’de uygulamaya sokmuştur.

“Reis”e muhalefet eden ya da “Reis”in yan baktığı hiç kimsenin bundan sonra “hukuki güvenliği” olamaz. Son yargı paketinin geçmesinden 48 saat sonra yapılan operasyonun Ekrem Dumanlı ve Hidayet Karaca’yı vurması bir raslantı değildir.

Ama, 17 Aralık’tan bu yana yolsuzluk soruşturmaları müthiş bir gayretle örtbas edip bastırarak, her gün “paralel yapı”ya dair her türlü belgenin bulunduğunu öne sürüp, “inlerine girileceği”ni bildirdikten sonra, 17 Aralık’ın birinci yıldönümünde gide gide –o da baştan aşağı acemilik ile- Zaman gazetesine gidip, Ekrem Dumanlı’yı gözaltına alırsanız, artık hiçbir şeye kimseyi inandıramazsınız.

Ama gidişatın –ifade özgürlüğü, basın ve muhalefet yönünde giden- tehlikesi konusunda yeterince geniş bir çevre inanmış vaziyette. Başta Avrupa. Neredeyse tüm AB çevreleri, daha pazar günü ayağa kalktı. O gün bugündür de ayaktalar.

Avrupa Parlamentosu Başkan Yardımcısı Lambsdorff da, tutuklamaları “AKP hükümetinin AB üyeliğinden vazgeçmesi” olarak niteledi ve “Bugünkü olaylar hükümetin zulmü tercih ettiğini göstermektedir” gibi pek alışık olunmayan sertlikte sözcükler kullandı. Lambsdorff, “Liberal Grup”un “Türkiye Raportörü”. Yani, Türkiye’yi çok yakından izleyen bir AB yetkilisi.

Şu acı değerlendirme de onun:

“Türkiye ya açık toplumu ve hür basını ile demokratik bir ülke olacak ya da aynen askeri diktatörlük zamanlarında olduğu gibi orta gelir grubunda baskıcı bir ülke olarak en parlak beyinlerini Avrupa ve ABD’ye kaybederek geleceğini kaybedecek.”

AB’nin en yüksek ve doğrudan Türkiye ile ilgili iki yetkilisi Dış Politika ve Güvenlik Yüksek Temsilcisi (aynı zamanda AB Komisyonu Başkan Yardımcısı) Federica Mogherini ve Genişleme’den sorumlu Komisyon üyesi Johannes Hahn da pazar demeden ortak yazılı açıklama yaptılar.

Almanya hükümet sözcüsü, İtalya, İsveç, Litvanya, Avusturya Dışişleri Bakanları bizzat, ayrıca Avrupa Konseyi’nin İnsan Hakları Komiseri, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkanı (yani Dışişleri Bakanı Mevlût Çavuşoğlu’nun halefi) ve bu arada İnsan Hakları İzleme Merkezi (HRW), Uluslararası Af Örgütü, Freedom House, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü gibi etkili ve en önemlisi saygın uluslararası insan hakları ve basın kuruluşları tavır aldılar.

Türkiye’deki bir “demokrasi faulü”ne karşı bu kadar hızlı ve yaygın bir uluslararası tepki bugüne dek hiç ortaya konmamıştı.

Bütün bir Avrupa Birliği ve dünyanın en saygın insan hakları örgütleri “Cemaatçi” olabilirler mi? Bunlar “paralel yapı” mı yani?

Pazar günü olanlar, “paralel yapıyla mücadele” bahanesiyle, aslında Türkiye’de “demokrasinin tadil edilmekte olduğu”nu tüm demokratik dünyanın gördüğünü ortaya çıkarttı.

Ekrem Dumanlı’nın gözaltı ile simgelenen operasyonun, belki de en “hayırlı” sonucu, artık uluslararası sistemin Tayyip Erdoğan’ın “paralel yapıyla mücadele” gerekçesiyle “demokrasiden vazgeçmesi”ne “kırmızı kart” çıkartmasını sağlamış olmasıdır.

Gelişme, Türkiye’nin endişe verici biçimde “demokrasiden ayrılması”nın işareti olarak algılanmıştır.

Gelinen bu noktada, Türkiye’nin selametini isteyen hiç kimse, AB’ye karşı Tayyip Erdoğan’ın arkasında durmaz, duramaz. Çünkü, demokrasinin tutarlı savunucuları açısından, AB harfleri “demokrasi”yi, Tayyip Erdoğan sözcükleri ise “faşizan gidiş”i ifade ediyorlar.

Tayyip Erdoğan, önceki gün, polis operasyonuna tepki göstermiş olmasından ötürü AB’ye dayılanırken, “Kendi işine baksın; Acaba Avrupa Birliği ne der? Acaba Avrupa Birliği bizi alır mı almaz mı? Bizim böyle bir derdimiz yok. Biz kendi göbeğimizi kendimiz keseriz” gibi sözler sarfetti.

Bizim “demokrasi” diye bir derdimiz var. Bizim “keyfi yönetime karşı olmak” diye bir derdimiz var. O nedenle, “demokrasi merkezleri ne der?” diye bakarız. Biz, “Biz kendi göbeğimizi kendimiz keseriz” söyleminin, Türkiye’yi içine kapatıp, insanlara zulmetmek için sözde bir “ulusal gurur” örtüsü olarak kullanılarak suç örtmeye yaradığını iyi biliriz.

Benim de aralarında bulunduğum bazı insanlar, 2000’li yılların başlarında, “Türkiye’nin AB yolu” diyerek, aslında bir yönüyle “demokrasi mücadelesi” veriyordu. Türkiye için “demokrasi” istiyordu.

Tayyip Erdoğan’ı onu aynı güzergâhta gördüğümüz sürece destekledik. O, bir zaman sonra “yoldan çıktı”, “karşı yol”a geçti. Ülkeyi de “demokrasi karşıtı yol”da sürüklemeye çalışıyor.

Bizim derdimiz, Türkiye’nin “kötü yola düşmemesi”.

X