Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

2014…

“Tebrikler, 2014! Çok daha kötü olabilirdin...”

Yılın son gününden, yani bugünden iki gün önce Washington Post’ta yayımlanmış bir yazının başlığıydı bu. Yazının alaycı başlığı, 2014’ü “kötü bir yıl” olarak damgalamış zaten. Daha da kötü olmadığı için adeta “şükreder” bir halde.

2014 gerçekten, “hatırlanmak istenmeyecek” cinsten “kötü” bir yıl mıydı gerçekten?

Aynı hükmü, her yıl için vermek mümkündür. Zira, bir yılın kötülüğü ya da iyiliği; yerine, durumuna, kişisine göre değişir. Örneğin, Suriye için kesinlikle kötü bir yıl oldu. 2014’te Suriye’deki “insani trajedi”nin boyutları daha da genişledi. Hayatını kaybeden insanların sayısı 240 bine vardı. 7,5 milyon insan ya ülkeyi terketti veya evinden barkından oldu.

Güneyimizdeki Suriye’de yaklaşık dört yıl önce olaylar başladığında ülkenin nüfusunun 21 milyon dolayında olduğunu, kendisinden çok daha kötü durumda birçok ülke bulunan, dünyanın “orta halli” ülkelerinden biri sayıldığını düşünürsek, 2014 yılında Suriye için söylenebilecek tek şey, “felâket”tir. Suriye, ülke olarak, halkıyla birlikte 2014’te daha da mahvolmuş, talihsiz bir ülkedir..

Bu arada, kuzeyimizde Ukrayna, 2014’te Kırım’ı kaybetti. Rusya 2014’te Kırım’ı ele geçirdi ve feci bir ekonomik krizin içine yuvarlandı.

2014, Rusya ve Ukrayna açısından nasıl yazılacak acaba?

Ne olursa olsun, 2014, Karadeniz havzası ve Avrupa’nın doğusu ve giderek uluslararası sistemin Soğuk Savaş sonrası yeniden şekillenmesi açısından, herhalde, “dönüm noktası” addedilecek bir yıl olarak tarih kayıtlarına geçecek.

2014, Türkiye açısından ise çok muhtemeldir ki ve ne yazık ki, “Türkiye öyküsü”nün “sonunun başlangıcı” yılı olarak değer taşıyacak. Geniş bir jeopolitik alanda “örnek ülke” olarak gösterilen Türkiye, bu özelliğini, 2014’te maalesef kesin olarak kaybetti.

Türkiye’ye “örnek ülke” özelliğini kazandıran, “Siyasi İslam ile demokrasinin uyumlu olabileceğinin somut örneği” olmasıydı.
Türkiye’nin böyle algılanması ve bu şekilde sunulmasıydı.

Bu “Türkiye örneği” durumuna iki olgu imkân veriyordu:

1. Türkiye’de “Siyasi İslâmcı” sayılan bir partinin, bir ekonomik ve siyasi başarı öyküsü ortaya koyarak ve üstüste seçim kazanarak, on yılı aşkın bir süredir iktidarda bulunması;
2. “Arap Baharı” adı verilen Kuzey Afrika-Ortadoğu dinamiği sonucunda, “Sünni Arap dünyası”na ait ülkelerde, bölge geleneği ve coğrafyasına aykırı biçimde “ulus-devlet” yapısına uygun biçimde şekillendirilmiş ve on yıllar boyu fosilleşmiş hanedanların sallanması, askeri cunta ve tek-parti otokratik iktidarlarının yıkılması.

Birincisi ile ikincisinin buluştuğu nokta, “Türkiye örneği”ni ortaya çıkarttı.

2014, işte bu örneği örnek olmaktan çıkarttı, “Türkiye öyküsü”nün sonunu getirdi. En başta, Türkiye’nin “demokrasi” görüntüsüne halel geldiği, “demokratik Türkiye” özelliği zedelendiği için.

Türkiye’nin “güçlü adamı” Tayyip Erdoğan, Türkiye’de güçlendikçe, paradoksal biçimde Batı’dan uzaklaştı, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yalnızlaştı. Yani, güçsüzleşti. Onunla birlikte Türkiye de güçsüzleşti ve “örnek” olmaktan çıktı.

Türkiye’nin –ve Tayyip Erdoğan’ın- yalnızlaşması, güçsüzleşmesi ve “örnek” olmaktan çıkmasına paralel ve interaktif olarak, “Arap Baharı” da ilk iki yılının tam tersi sonuçlara dönüştü. Mısır’da Hüsnü Mübarek rejiminin yıkılmasından üç yıl sonra General Abdülfettah el-Sisi’nin, Körfez monarşileri ve hanedanları tarafından kuvvetle desteklenen rejimi kuruldu.

2011’de Tahrir’de yıkıldığı sanılan “ancién” rejim, bir nevi “restorasyon” gördü.

“Arap Baharı”nı başlatan Tunus’ta Müslüman Kardeşler’in “Tunus versiyonu” sayılan an-Nahda, hem parlamento seçimlerini kazanamadı ve hem de Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kaybetti. Yıkılmış olan rejimin 88 yaşındaki bir bakanı cumhurbaşkanı seçildi.

Libya, fiilen bölündü. Kaddafi sonrasında Müslüman Kardeşler’in ağır bastığı rejimin yerinde yeller esiyor. Suriye’de ise Müslüman Kardeşler ağırlıklı muhalefet, iktidara yaklaşmak bir yana muhalefeti daha “katı” nitelikteki IŞİD ve an-Nusra gibi örgütlere kaptırdı. İki-üç yıl önce, aylar mı yoksa haftalar içinde mi yıkılacağına dair papatya falı açılan Şam’daki rejim, 2014’te 2013’e oranla daha güçlü bir konuma kaydı.

Böyle bir “bölge fotoğrafı”ndaki Türkiye kime “örnek” olabilecek durumda olabilir ki? Türkiye’nin “örnek” olabileceği ve üzerlerinden “güç” devşireceği tüm bölgesel aktörler, “iktidar”dan uzaklaştırılmış ve iktidara geri gelebilecek halde değillerken, ortadaki soru şudur:

İktidar kaybeden tüm “parçalar”ın “bölgesel merkezi”nin –Türkiye’de- “güç” konsolide etmesi mümkün müdür?

Olmadığı ve olamayacağı için, Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir “iktidar tekeli” oluşturmasına rağmen, rakipsiz biçimde arka arkaya seçim kazanarak bir “meşruiyet zemini” sağlamasına rağmen, medyayı bugüne dek benzersiz biçimde kontrol ediyor olmasına rağmen, iş alemini susta durdurmasına rağmen, güvenlik kuruluşlarının neredeyse tümüne hükmediyor bulunmasına rağmen, yasamayı ve yargıyı istediği yönde biçimlendirme gücüne sahip olmasına rağmen, bir türlü kendisini iktidarda rahat hissedemiyor.

“Paralel yapı”yla mücadele gerekçesiyle tüm toplumu sürekli gerilimde tutan ve giderek yorgun düşüren gerilim ortamı, büyük ölçüde, iktidarın bu kadar “gücüne rağmen” Türkiye’de “gücünü ne yapsa, bir türlü konsolide edemiyor” olmasından kaynaklanıyor.

2014’ün Türkiye açısından kayda geçecek öneminin “Siyasi İslam için sonun başlangıcı” olduğuna işaret ederken kastettiğim budur.

Tabii, cevabını bulmamız gereken bir dizi soru var: Bunların başında AKP iktidarının kimlik tanımı geliyor. AKP, 2002’de yüzde 34 ile seçim kazanıp, tek başına iktidar oluşturduğunda kendisini “muhafazakâr demokrat” olarak tanımlamıştı. Artık, ne “muhafazakâr” ne de “demokrat.”

AKP ile “demokratlar”ın yolu 2013’den beri kesin olarak ayrılmıştı ama AKP, 2014’te “muhafazakarlık”tan da ayrıldı.

Zaten, AKP, “Menderes-Özal çizgisinin devamı” olduğu söylemini de terketti. Şimdilerde “Milli Görüş” çizgisinin bir türevi gibi. Dış dünyanın gözünde, “Türkiye’nin Müslüman Kardeşleri.”

Ne var ki, bunun “ideolojik çerçevesi”ni de tam olarak çizemedi. AKP iktidarı, “entellijentsiyası” yani “aydınları” olmayan, “propagandistleri” olan bir cihaz, bir “çıkar makinesi”.

Ayrıca, ideolojik bakımdan, “Siyasi İslamcı” kimliği de sorunlu. Zira, kendisinden çok daha katı olan, “IŞİD türü” akımların etkili rekabeti ile karşı karşıya. Bu tür akımlar ve örgütler, “yeni kuşak İslamcılar” için AKP’ye oranla çok daha anlamlı.

2014, bütün bu hususların ipuçlarını verdi. 2015’te söz konusu “kimlik krizi”nin daha da derinleşeceği beklenebilir.

Charles Hill, “Siyasi İslam” sıfatını, benden farklı olarak, IŞİD gibi örgütler ve yapılar için kullanarak üç gün önce Politico’da “Siyasi İslam Niçin Kazanıyor?” başlıklı bir yazı yazdı. Yazısını şu cümleyle noktalamıştı:

“Halâ zamanı geçmekte olan bir paradigma içindeyiz ama bunun farkında değil ya da çok da önemsemiyor gibiyiz.”

2014 yılının son gününde, yılın bu son yazısı için de geçerli bir son cümle...

X