"Cem Keçe" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Cem Keçe" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Cem Keçe

Cem Keçe

Beş duyuyla sevmek ve hissetmek

16 Kasım 2014

Şu yalan dünyada kendisi için neyin daha çok önemli olduğunu düşündüğünde, aklına ailesi, dostları, işi, sağlığı, yalnızlığı, kalabalıklar içindeki sureti gibi birçok şey gelebiliyor. Sonra kendisi için önemli olanlar listesinin çok da katı olmadığını, değişken olduğunu, yenilendiğini, zamanla yer değiştiğini ama bazılarının hiç değişmediğini anlıyor. Çünkü bazen öyle bir mutluluk yaşıyor ki, tarifi imkânsız bir huzur doluyor içi ve listesini alt üst edebiliyor bir anda. Bazen yeşilin ve sarının her tonuyla ve gökyüzüyle dans eden, masmavi sularıyla ve mutlulukla beraber huzur veren bir deniz, umudu çağırabiliyor, köpük köpük dalgalarını yerleştirebiliyor gözlerine, bir mucizenin parçası yapabiliyor insanı... Bazen sıcak bir yaz günü serin esiveren bir yel, rahatlatabiliyor, huzur verebiliyor. Bazen yeşilin her tonuyla doğa, yine yeni, yeniden hayat verebiliyor, cana can katabiliyor. Bu nedenle hayatı olduğu gibi kabullenmek ve “beş duyu ile sevmek ve hissetmek” gerekiyor.
ANLAMINI BİLMEK GEREKİYOR

Dış dünyanın uyaranlarını görme, işitme, koklama, dokunma ve tatma organlarıyla algılama yeteneğine “duyu” adı veriliyor, duyulama etkinlikleri ile çeşitli dışsal duyuların nesneleri arasındaki farkı ortaya koyan yeti, duyulama etkinliğinin farkına varan içsel bir güç ve somut fizik gerçeklikleri maddesel bir şekilde bilme gücü olarak biliniyor. 5 duyu ile ana odaklanmak önemli, çünkü dokunma affedicilik olarak bilinen dünyayı, koklama kendini düşünmeme olarak bilinen gökyüzünü, tatma sabır olarak bilinen suyu, görme sevgi olarak bilinen ışığı ve işitme adanmışlık olarak bilinen havayı temsil ediyor. “İçine doğma”, “duyu dışı algı” ve “önsezi” olarak da adlandırılan “6. his” ise en basit tanımıyla, kişinin olacak olayları tamamen doğal bir güdü ile önceden bilmesi olarak biliniyor. 5 duyudan tamamen farklı olarak gerçekleşen bu durum, bilimsel olarak kanıtlanamayan bir fenomen.
5 DUYU İLE SEVİŞMEK

İnsan sevdiği zaman yalnız yüreğiyle ve beyniyle seviyor ama seviştiği zaman beş duyusunun tümü devreye giriyor. Çünkü (1) görsel algı en önemli algıların başında geliyor, çoğu kez beyin ilk yaklaşım alarmını gözlerden alıyor, beğeniyor, istiyor. (2) Bazen kişi bir ses ile görünenden önce esir olabiliyor, (3) koklayarak daha derin duyguların kapısını aralayabiliyor, (4) dokunarak parmaklarıyla partnerinin tenini, (5) dudaklarıyla bütün bir bedeni tadarak tanıyabiliyor, algılayabiliyor. Yani insan 5 duyu ile sevişerek ana odaklanabiliyor, “Yetersizim, değersizim”, “İyi bir partner değilim”, “Güzel değilim” gibi geçmişin endişe ve korkularından, “Yine aynısı olacak, başaramayacağım”, “Kesin beni terk edecek” gibi geleceğe dair kaygılardan ve bedeni ile ilgili olumsuz düşüncelerden kurtulabiliyor, beyninde seviştiği bedenin haritasını net bir şekilde çıkartabiliyor.
DENEYİMLEMEK GEREKİYOR

Sevgiyi anlatmak için öncelikle onu 5 duyu ile deneyimlemek ve yürekte hissetmek gerekiyor. Tüm bilgilerden, bilgelerden, öğrenilmişliklerden öte olan böylesi bir hissediş için, öncelikle insanın kendisini sevmesi, olduğu gibi kabul etmesi ve 5 duyu ile hayatı yaşaması önem taşıyor. Çünkü hayat yaşla değil, yaşamakla anlaşılıyor. Kendiliğinden ne iyi, ne de kötü olan hayata, seçimleriyle insan iyiliği de kötülüğü de katabiliyor. Bu nedenle insanın ne istiyorsa onun hayalini kurması, gitmek istediği yere gitmesi, olmak istediğini olması, yapmak istediğini yapması çok önemli… Çünkü her insanın sadece bir hayatı yani bütün yapmak istediklerini yapması için sadece bir şansı oluyor. Bu nedenle Mevlana’nın dediği gibi, sözde değil özde sevgiyi yaşamak ve sevgiyi deneyimlemek için tene değil cana dokunmak, dışı değil içi sevmek gerekiyor.

Yazının devamı...

Erken boşalmanın dayanılmaz ağırlığı

9 Kasım 2014

Erken boşalmanın en iyi profesyonel tanımı, cinsel ilişkilerinin çoğunda erkeğin ne zaman boşalacağı üzerinde gönüllü, bilinçli kontrolünün olmamasıdır. Önemli olan boşalma refleksi üzerinde istemli denetimin olmaması ve yüksek uyarılma düzeylerine, refleks olarak boşalmanın ortaya çıkmadan dayanılamamasıdır.

ERKEN YERİNE İSTEMSİZ

Yani erken boşalmada önemli olan süre değil, boşalma refleksi üzerinde dolaylı olarak istemli bir denetimin olup olmamasıdır. Denetimsizliği tanımlamada “erken” sözcüğü uygun olmadığından “erken boşalma” yerine “denetimsiz boşalma” ya da “istemsiz boşalma” terimlerinin kullanılması daha uygun olacaktır. Normal koşullarda uyarıldıktan sonra yaşanması gereken ve çiftin bir süre ilişkide kalması dönemi olan plato erken boşalan erkeklerde ya çok azdır ya da mevcut değildir. Yani gönüllü uzatma veya erteleme noktası mevcut değildir. Bu durumu hastalar şöyle ifade edebilirler: “Giremeden veya birkaç kez gidip geldikten sonra hemen boşalıyorum.” “O an geldiğinde kendimi kontrol edemiyorum.” “Kendimi yetersiz ve değersiz hissediyorum.” “Utanmaktan ve özür dilemekten sıkıldım.” “Her seferinde korktuğum başıma geliyor.” “Hemen girsem, dışarıya boşalmasam istiyorum.” “Her şey çok hızlı gelişiyor, kendimi kontrol edemiyorum.” “Artık bezdim ve yoruldum.”

KRİTİK SÜRE 7 DAKİKA

Erken boşalma tanı kriterlerim şunlardır: (1) Penis vajina birlikteliğinin 7 dakika ve üstünde sürdürülememesi. (2) Yaşanan seksüel aktivitelerde bayan partnerin tatmin olmaması. (3) O an geldiğinde erkeğin kendini tutmak istemesine rağmen denetimsiz ve istemsiz bir şekilde boşalma refleksi üzerinde dolaylı bir kontrolünün olmaması. (4) Yenileyici ve tekrarlayıcı bir biçimde her cinsel ilişkide denetimsiz boşalmanın gerçekleşmesi. (5) Haftada 1 veya 2 cinsel birleşmeden oluşan düzenli bir cinsel hayata rağmen yukarıdaki sorunların altıncı aydan sonra da devam ediyor olması.

ÜÇ BÜYÜK KORKU

Erkeklerin 3 büyük korkusu vardır. Bunlar; (1) “ya penisim sertleşmezse”, (2) “ya önsevişme sırasında vajina içine girmeden penisim inerse” ve (3) “ya partnerim boşalmadan erken boşalırsam” şeklindedir. Ancak ön sevişmeyi boşalmadan uzun süre sürdürebilen bir erkek, vajinal ilişkiyi de o kadar süre devam ettirebilir. Ayrıca konuşma, araba kullanma, yemek yeme gibi günlük davranışlar cinsel yaşamla çok yakından ilgilidir. Bir cinsel terapist olarak ortak rahatsızlıkları olan insanların ortak özellikler sergilediklerini gözlemledim. Mesela erken boşalıp da yavaş araba kullanan ya da yemeğini yavaş yiyen bir erkek görmedim. Bunlar son derece ciddi ve yaygın meseleler. Örneğin genellikle geçmiş cinsel travma öyküleri olan erken boşalan erkekler; boşalma için aceleci olurlar, geçmiş cinsel performanslarından utanç duyarlar, partnerlerinin yaşanan cinsellikten haz almadığı endişesi içindedirler, duyulara ve dokunmanın verdiği hazza odaklanamazlar, cinsel açıdan deneyimsizdirler ve cinsel açıdan kendilerine güvenmezler ve cesaretleri eksiktir.

ORTAK ÖZELLİKLER

Yazının devamı...

Şiddetin kaynağı toplum ikiyüzlülüğü

2 Kasım 2014

Ülkemizde her 3 kadından 1’i evde kocasının ya da sevgilisinin fiziksel şiddetine maruz kalıyor. Şiddetin kaynağında toplumun her yanında izlerini görebileceğimiz erkek egemenliği, cehalet ve toplumun ikiyüzlülüğü yatıyor. Erkeklerin egemenliklerini tehdit altında görmeleri, ya da bu egemenliği güçlendirmek istemeleri şiddet davranışına yol açıyor.
Keçiören’de meydana gelen bu olayda da kız arkadaşının kendisini aldattığını iddia eden genç, arkadaşlarıyla birlikte kız arkadaşı ve ablasını hem dövüyor hem de o anları cep telefonuyla çekip sosyal medya hesabından paylaşıyor.
Bu görüntülerde genç, kız arkadaşına sürekli “Özür dile, yüzünü göster” diye bağırarak tokat atıyor. Videoda gencin “Kızlara vurulmaz diyorlar ama aldatırsa, hele ben rezil olursam böyle vururum” deyip tokat atması ve “Bu videoda da diyorum kızlara vurulmaz, şiddet diye bir şey yok... Var abi” sözleri dikkat çekiyor. Videodaki bir diğer önemli ayrıntı ise gencin “Eskilerine bakılırsa sen çok iyisin. Daha dövmedim. Haşat olman lazımdı senin” sözleri...

ÇOCUKLUK TRAVMASI

Daha çok erkekler tarafından evde uygulanan şiddet, çocuklara fiziksel yaralanmalar, aşırı korku, yetersizlik duygusu, özgüven eksikliği gibi çok zarar veriyor. Bu zararları yaşayan bir çocuk yetişkinliğinde travmasını tekrar edebiliyor ve tanık olduğu veya bir parçası olduğu şiddet eylemlerini tekrarlıyor. Çünkü “şiddeti uygulayan zalim”, “şiddete maruz kalan kurban” ve “şiddeti seyreden kurban” rolleri çocukluk travmalarının özünü oluşturuyor ve yetişkinlikte bu rollerden birini tekrar etmeye kişiyi zorluyor.

ŞİDDET NORMALLEŞİYOR

Şiddet normalleştiriliyor ve bazen şiddet uygulayan (döven erkek), bazen şiddete maruz kalan (dayak yiyen kız) bazen de seyirci (şiddeti çekip yayınlayan ve seyredenler) olarak yetişkinlikte bu roller tekrar ediliyor. Yani aşağılanan aşağılıyor, dövmek çok yanlış bir algıyla sahiplenme veya bir sevilme ifadesi olarak algılanabiliyor bir şekilde... Görüntülere baktığımızda, dayak atan da dayak yiyenler de şiddeti hak görüyorlar ve kabulleniyorlar. Bu bir kültür meselesi. Kadına yönelik şiddeti insan hakları ihlali olarak görmek ve nedeni her ne olursa olsun, şiddetin ağır bir şekilde yasal olarak cezalandırılması gerekiyor.

MAHREM GÖRÜLMEMELİ

Yazının devamı...

Altıncı his

26 Ekim 2014

Bazen bir an aklından geçen birini hiç beklenmedik bir anda karşısında buluverir, kimi zaman nedensiz bir sıkıntı kaplar tüm benliğini, “Hadi hayırlısı” der ve bir süre sonra üzücü bir haber alır, bazen “İçimde kötü bir his var” şeklindeki bir cümle dökülür dudaklarından, kötü bir şey olacağından korkmaya başlar ve gerçekten de kısa süre zarfında kötü bir olay olur, bazen de rüyalarında gördüğü şeyler, gün içinde gerçekleşiverir, işte bu tür olağanüstü durumlar 6. his yeteneğinin birer göstergesi olabiliyor... “İçine doğma”, “duyu dışı algı”, “önsezi”, “durugörü”, “duyu dışı algılama (ESP, extrasensory perception)”, “uzaktan görü” ve “uzaktan hissetme” olarak adlandırılan “6. his” en basit tanımıyla, kişinin olacak olayları tamamen doğal bir güdü ile önceden bilmesi olarak tanımlanıyor. Dokunma, görme, işitme, tat alma ve koklama olarak bilinen 5 duyudan tamamen farklı olarak gerçekleşen bu durum, bilimsel olarak kanıtlanamayan bir fenomen… Kelime anlamı olarak felsefede, mistisizmde, ezoterizmde ve farklı öğreti sistemlerinde değişik anlamlarda kullanılan bir terim... Oysa 6. his aracılığı ile kötü olayların gerçekleşeceğinin bilinmesi, çoğu insanın hayatı boyunca birkaç defa yaşadığı bir deneyim…

ALTINCI HİSSİN KÖKENLERİ

Beynin sağ yarım küresi sıklıkla kullanıldığında sezgisel kapasite artıyor. Diğer yandan yapılan bir çok bilimsel araştırma beynin sinir sisteminin bir parçası olan empatik nöronların önseziler konusunda asıl rolü üstlendiği gösteriyor. Bu nedenle çok yakın ilişki içinde olan insanların, özellikle de birbirine âşık çiftlerin beyinlerinin zaman zaman birlikte işlediği bilinen bir gerçek... Öte yandan, örneğin ıssız bir sokakta, kişi takip edildiğini ya da arkasında birinin olduğunu gerçekten de hissedebiliyor. Bu tip bilinçsiz olarak algılanan duyuların toplamına “6. his” adı veriliyor. Çoğu bilim insanı, böyle bir duyu tipi olduğunu kabul etmiyor. Ancak arkada gerçekten biri varsa, ayaklarından çıkan çok düşük şiddetli sesler, bilinçte algılanamayabiliyor ama bilinçdışı tarafından fark edilebiliyor. İşte buna, duyusal sızıntı adı veriliyor. Bu sızan uyartılar, beyinde işlenebiliyor, içgüdüsel olarak korku hissini ve deri reseptörlerini tetikleyebiliyor, sese bağlı olarak oluşan ufak titreşimler, vücutta ve ses duyu organlarında titreşimlere neden olarak bilinçdışı bir algı doğurabiliyor. Bilindiği üzere deprem sadece saniyeler önce hareketlenmişken bunu insanlardan önce hayvanlar sezebiliyor. Aslında bu güçlerin, hayvanlar gibi geçmiş çağlarda insanlarda da var olduğu düşünülüyor. Yani insanın doğaya en yakın olduğu, doğa ile bir bütün oluşturduğu zamanlarda, insanlar bu yetilerini kullanarak gelecek tehlikeleri sezinleyebiliyor ve tehlikelerden korunabiliyordu... Ancak medeniyet ilerledikçe insanın önsezilerini kullanma ihtiyacı azaldı ve gücünü kaybetti, derinlerde bir yerde saklı kaldı, unutuldu. Bunların hepsi ve daha fazlası 6. hissin kökenleri olarak dikkat çekiyor.

TOPLUM İNANIYOR

Toplumun yüzde 80’i 6. hisse yani zaman ve mekanla sınırlı olmayan uzak yerlerden bilgi edinme yeteneğine inanıyor. Normal duyularla ulaşılamayan bilgilere ve hislere ulaşma, gözün önünde kısa bir görüntü (soluk, kısa süreli hızlı geçen, puslu görüntüler), ses işitme, tat veya koku şeklinde olabiliyor. Bu esnasında bazı kişilerde kaygı, korku, terleme, nabız yükselmesi, bulantı, garip bir neşe gibi değişik duygu halleri ortaya çıkabiliyor. Bu haller bazen rahatsızlık verici olabiliyor ve kişide ciddi psikolojik sorunlara neden olabiliyor. Ulaşılan bilginin erişim seviyesi zamandan bağımsız oluyor, geleceğe, şimdiye ve geçmişe ait olabiliyor. Aynı zamanda da mekandan bağımsız olan bu durum, uzaklıkla da sınırlı değil... Ancak görülenlerin ya da algılananların, normal duyu organlarıyla alışılan tarzda net ve canlı olmaması kafaları karıştırıyor. Çalışılarak ve isteyerek elde edilmesi zor bir durum olan 6. hissin doğuştan gelen bir yetenek olarak ortaya çıktığına ya da sonradan geliştiğine inanılıyor.

Yazının devamı...

Panik atak öldürmez güçlendirir

19 Ekim 2014

Çağımızın sorunu panik atak, kişinin tüm yaşamını alt üst edebiliyor, ancak ortadan kaldırılabiliyor. “Pan” kadim Yunan mitolojisinde kırların, çobanların, sürülerin, dağlık arazilerin, avcılık ve doğa seslerinin tanrısı olarak biliniyor. Pan, ormandaki insanların aniden önlerine çıkarak onları korkutuyor, korkunç çığlıklar atarak hayvanları panikletiyor. Ve tüm canlılar korku içinde kaçışıyor. İşte panik kelimesinin kökeni, Yunanca’daki ‘panikos’tan geliyor.

KORKU VE KAYGI BİR ARADA

Kişi herhangi bir tehlike hissettiğinde vücudu otomatik biçimde tepki gösteriyor, nefes alıp vermesi hızlanıyor, kalbi daha hızlı çarpmaya başladığından vücut ısısı artıyor, soğuk soğuk terlemeye başlıyor. Bu durumda karşısında üç yol oluyor; “savaşmak”, “donup kalmak” ya da “kaçmak”... Kaygı, korku ile en çok karıştırılan ve en yakın görünen duygu, oysa aralarında önemli farklılıkları var... Kaygı, nedeni belirsiz ve bilinmeyen bir tür korku olarak tanımlanabiliyor. Buna göre kaygının en önemli özelliği, ferdi tehdit eden açık bir tehlike olmadığı durumlarda ortaya çıkması... Panik atak ise kişinin karışık korku ve kaygı duygularıyla dört bir taraftan kuşatılması durumu olarak biliniyor. İnsan kendisini bitmiş ve çaresiz hissedebiliyor. Bu çaresizlik beraberinde panik atak nöbetlerini getirebiliyor.

EYVAH KALP KRİZİ GEÇİRİYORUM!

Panik atak nöbeti geçiren pek çok kişi yaşadığı belirtileri, korkuyu ve paniği “Eyvah ölüyorum ya da kalp krizi geçiriyorum”, “Kontrolümü tamamıyla yitirdim” sözleriyle ifade ediyor. Oysa kalp kriziyle panik atağı birbirinden ayırmak mümkün. Kalp krizinde yaşanan ağrı daha çok göğsün orta kısmında hissediliyor, sırta, omuzlara, kollara, çeneye ve boyuna yayılabiliyor. Özellikle sol kola yayılması tipik... Panik atakta ise, aniden başlayan ve zaman zaman tekrarlayan, insanı dehşet içinde bırakan yoğun sıkıntı ya da korku nöbetleri oluyor. Kişilerin çoğu zaman “kriz” adını verdiği bu nöbetler yani panik atak birdenbire başlıyor, giderek şiddetleniyor ve şiddeti 10 dakika içinde en yoğun düzeye çıkıyor. Yukarıdaki belirtileri okuyan birçok kişi “Eyvah! Bunların bir kısmı bende de oluyor! Acaba panik atak hastası mıyım?” diye korkabiliyor. Pek çok insan bu türden belirtileri zaman zaman yaşayabiliyor, ama genellikle bu çok kısa sürüyor ve gerçekten panik atak yaşayan kişilerin hissettiği ağırlıkta ve yoğunlukta gerçekleşmiyor.

ERKEK ERKEN BOŞALIYOR

Panik bozukluğu olan erkeklerde, başta erken boşalma ve depresyon olmak üzere çeşitli hastalıklar tabloya eşlik edebiliyor. Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği‘nin yaptığı bir araştırmaya göre panik atak yaşayan erkekler genellikle çekingen ve bağımlı bir yapıya sahip kişiler oluyor. Bu nedenle de kendilerine olan güven duyguları azalıyor. Yapılan araştırmaya göre panik atak yaşayan erkeklerin yüzde 80’ninde erken boşalma da görülebiliyor. Panik atakta ilaç tedavisi ve psikoterapi başlıca tedavi seçenekleri olarak karşımıza çıkıyor. Panik atak yaşayan kişiler genellikle mevcut durumlarının ömür boyu süreceğini ve hiç iyileşmeyeceklerini düşünüyor. Böyle düşünmeleri, atakların meydana getirdiği çöküntüyü daha da derinleştiriyor. Ağır vakalarda ilaç tedavisinin yanı sıra psikolojik destek ve psikoterapinin de uygulanması gerekiyor.

Yazının devamı...

Olumsuz kıyas aldatma sebebi

12 Ekim 2014

Evlilik terapistlerinin ‘yol kazası’ olarak gördüğü, toplumun gayri ahlaki davranış şekli olarak algıladığı aldatma, hala geçmişten günümüze çift ilişkilerinin en önemli gündem maddesini oluşturmaya devam ediyor. Kimse bir ilişkiye aldatmak ya da aldatılmak için başlamıyor ama şu da bir gerçek ki, çoğu ilişki aldatmanın kötü etkileri altında can çekişiyor. Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği’nin yaptığı ankete göre, erkeklerin yüzde 30’u, kadınlarınsa yüzde 10’nu partnerlerini en az bir kere aldatıyor. Ankete katılanların yüzde 45’i aldatma sebeplerinin sadece fiziksel çekim değil, duygusal ihtiyaçlardan kaynaklandığını ve yüzde 70’i ise partnerlerini bir başkasıyla kıyasladıklarını söylüyor. Bu nedenle aldatmayı önlemek ve var olan ilişkiyi korumak için olumsuz kıyaslamaların önüne geçmek önem taşıyor.

OLUMLAMAYI PEKİŞTİRİN

Olumlu ve olumsuz kıyaslama her zaman evlilik ve ilişki terapistlerinin gündeminde yer alıyor. Yakın ve bağlılık içeren ilişkilerin erken dönemlerinde yapılan “Hasan çok zor bir adam, kuralcı ve katı, hayatı çekilmez kılıyor. Ali gibi yakışıklı ve tatlı, komik ve başarılı bir erkek ile birlikte olduğum için çok şanslıyım. Başka bir erkekle evli olmayı hayal bile edemezdim” gibi olumlu kıyaslamalar; “İçinde bulunduğum ilişki doğru bir ilişki, sevdiğim kişi doğru bir kişi” inancını pekiştiriyor, her geçen gün birbirine daha çok değer vermesine yardımcı oluyor, çiftin birbirlerinin olumlu yönleriyle gurur duymalarını sağlıyor, minnet hissedilmesini zemin hazırlıyor, diğer seçenekleri görmezden gelmeyi sağlıyor, “Biz bir yana dünya bir yana” tutumunu geliştirmesine destek oluyor.

OLUMSUZ KIYASLAMANIN 13 LANETİ

Birçok kişi farkında bile olmadan, kendine veya partnerine itiraf etmeden olumsuz kıyaslamalar yapar, bu olağan ve doğal bir durum. Ancak çift birbirine sırt çevirdiğinde, sağlıklı iletişim kuramadığında ve birbirlerinin duygularını yok saydığında, olumlu kıyaslamaların aksine, “Ayşe, eşimden çok daha güzel ve mutlu bir kadın. Keşke onunla evli olsaydım, işte o zaman kendimi daha başarılı hissedebilirdim. Eşim beni takdir etmiyor, Ayşe ise ediyor” gibi olumsuz kıyaslamalar; ilişkiye çok zarar verebiliyor ve ilişkiyi zehirleyebiliyor, ilişkinin başını belaya sokabiliyor ve bağlılıkları zayıflatabiliyor, kusurlara odaklanmaya yol açabiliyor. Sonuçta partneri, gerçek ya da hayali başka biriyle olumsuz kıyaslama aldatmaya zemin hazırlıyor.

UÇUK VİRÜSÜ GİBİ İHANET MİKROBU

Olumsuzluk kapanına sıkışan çiftler, daha fazla olumsuz kıyaslama yapıyor, uçuk virüsü gibi ihanet mikrobunun çifte bulaşmasına neden oluyor. Yani çift hastalık nedeni olan virüsü vücutlarına almış, sinir sistemlerine yerleşmiş vaziyette bekler hale geliyor. Nasıl ki, yeterli beslenememe durumunda, aşırı A vitamini alındığında, aşırı alkol tüketiminde, yoğun stres dönemlerinde, kişisel hijyen bozukluğunda uçuk virüsüne bağlı, uçuk hastalığı tekrarlamaya başlıyorsa, ilişkinin bağışıklık sistemini baskılayan herhangi bir durumda aldatma belirtileri ortaya çıkabiliyor, ilişki yıprandıkça yeni biri aldatmaya neden olabiliyor. Birbirinin duygularını yok saymak, dikkate almamak, sevgi ve değer göstermemek kötü bir alışkanlık haline geldiğinde, güven azalıyor ve bazı ihtiyaçların dışarıdan karşılanmasını çok yanlış bir şekilde meşrulaştırabiliyor. “Ben çaresizlikle yasak bir ilişkiye sürüklendim” diyen ve aldatan bir kişi, hem partnerini güvenilmez bulmaya ve bencil olarak damgalamaya, hem de partnerini ve ilişkisini karalamaya başlıyor, sır saklamak için mesafe yaratıyor.

Yazının devamı...

Gerçekleri savunun ve fark yaratın

6 Ekim 2014

Hep başkalarını eleştiren ve “kendi bakış açılarının mutlak doğru olduğunu dayatan insanlar” da onlardan farksızdır. Konuştukları her şey ot ve yem üzerinedir. Ancak ot nedir, yem nedir, değişir sürekli. Son zamanlarda yazılanlara ve söylenenlere bakıldığında; erdemden uzak birilerinin hasetlendikleri kişilerin arkasından konuştukları, iftira attıkları ve asılsız şikâyetlerle birilerini karalamaya çalıştıkları görülüyor. Böyle yaptıklarına göre hakkında konuştukları kişiler onlardan önde demektir. Dünyanın kanunlarından biridir bu, arkadan konuşmaya devam ederler, çünkü karşılarına çıkacak kadar büyük olmadıkları gibi, kendilerine olan hâkimiyetlerini yitirdiklerinin farkında bile değillerdir. İnsan kendine olan hâkimiyeti yitirdiği ölçüde özgürlüğünü de yitirir. İnsanın kendini kontrol edebilmesi için, kendinden emin ve kendine hâkim olması gerekir.

HASETTEN VE KİNDEN ARININ

İnsan hasetten ve kinden arınmalı, zararsız olma düşüncesini benimsemelidir. Bu anlayış düşüncelerin hırstan, nefretten arınarak sonsuz bir açıklığa, cömertliğe sahip olmasıyla kazanılır. Yani insanların yalan, iftira, hakaret ve boş konuşmalardan uzak durması gerekir. İnsan sadece yararlı diye adlandırılan eylemlerde bulunmalı ve herhangi bir eylemde bulunurken şikâyet etmekten kaçınılmalıdır. Yapılan eylemin insanın kendisine ve başkalarına mutlaka bir yararı dokunmalıdır.

DİLİN TEHLİKESİ BÜYÜKTÜR

“Susmak”; olgunca kabullenmektir habersiz geleni, bazen acı çekmektir, haklılığını bile bile boyun bükmektir ve dinlemektir alabildiğine hırçın düşünceleri. Yine Mevlana‘yı hatırlatalım: “Anladım ki susmak bir cüsse işi, derin denizlerin işi. Sığ suları en hafif rüzgârlar bile coşturabiliyor, derin denizleri ise ancak derin sevdalar. Anladım ki, derin ve esrarengiz olan her şey susuyor ve susan her şey derin ve heybetli…” Bazen de insan konuşmaya tenezzül etmez suskun sanırlar ve umursamazlar. Bilmezler ki, konuşacak olsa yüzüne bakacak yüzleri kalmaz! Çünkü dilin tehlikesi büyüktür, kalemin lekesi. Dilin tehlikesinden kurtuluş ancak susmakla mümkündür. Bunun için tüm öğretiler susmayı övmüş ve takipçilerini susmaya teşvik etmiştir. Bu bakımdan konuşmaya dalmakta, mesnetsiz iftiralar atmakta tehlike vardır, susmakta ise selâmet... Bunun için susmanın fazileti oldukça büyüktür.

SÖZ GÜMÜŞSE SÜKÛT ALTINDIR

Kimi susmalar anlatılamayacak haklılıktan kaynaklanır. Boş sözlerden yüz çevirme fiilini yaşamanın adıdır susmak. Konuşmanın fayda vermediği yerde susmak gerekir. Gereksiz konuşmak, faydasız konuşmak israftır, zaman öldürmektir. Bu nedenle “Söz gümüşse sükût altındır!” dememiş mi atalarımız. Maalesef, günümüzde ağzı olan konuşuyor, dili olan söylüyor, sesi çıkan bağırıyor, kalemi olan yazıyor. Maalesef sözlerin çoğaldığı, erdemin ve doğru eylemlerin azaldığı ve boş muhabbetlerin arttığı bir zamanı yaşıyoruz.

HOŞGÖRÜ HÂKİM KILINMALI

Yazının devamı...

Carpe diem

28 Eylül 2014

Mutlaka ayaklarını suya, bedenini toprağa, elini yeşile, gözünü maviye değdirebilmeli, doğasından ve doğadan uzaklaşmamalı şu an ve şimdide yaşamalı, anlık bile olsa doğada eriyip kaybolabilmeli... Açan çiçek, öten kuş, esen rüzgar, yağan yağmur, ısıtan güneş olmalı, her gününde doğa olmalı, inançlarıyla, erdemiyle, dürüstlüğüyle, hoşgörüsüyle, sevdikleriyle ve dostlarıyla akıp giden zamana ve hayatına değer katabilmeli, kısaca yaşamalı... Carpe diem yapmalı.

GÜNÜ YAKALA

Bildiğiniz gibi carpe diem Latin edebiyatının ünlü ozanı Horatius’un bir dizesinde geçen “Gününü gün et, zamanın tadını çıkar, günü yakala, anı yaşa, günü yaşa” anlamındaki bir özdeyiş. Bu özdeyişi insanoğlu doğru anlamalı, hazcı felsefenin bir savunusu gibi görmek yerine, geçmişi bugüne bulaştırmak veya gelecek hakkında endişelenmek yerine yaşanılan anın değerine vurgulamak için yapılan bir uyarı gibi algılamalı. 19. yüzyıl başlarında Byron’ın yapıtlarında sık sık geçen “Günü yakala” deyiminin de, yaşanmakta olanın önemini gözden kaçırmamayı salık verdiği hiç unutmamalı. Anadolu’da sık kullanılan “Günü anlamlı yaşa” özdeyişinin ise, insanların sadece bedenlerini uykuya, ruhlarını ölüme hazırlamaları yerine, şu an ve şimdi hayatlarına değer katmaları gerektiğini vurgulama konusunda örtük bir uyarı barındırdığı akılda tutulmalı. Yani yarının ne olacağı bilinmediği için, içinde bulunulan zamanın kıymetinin bilinmesi, yarına mümkün olduğunca az güvenilmesi gerektiği vurgusu zihne kazınmalı.Son yıllarda yazdığı eserlerle dünya çapında haklı bir ün kazanan, çalışmaları Türkçeye çevrilerek ülkemizde de yayımlanan Robin Sharma’nın konuya yaklaşımı ise biraz daha farklı... “Anı yaşamak zihinde değil, kalpte olur...”

KIYMETİNİ BİLİN

Anı yaşamak, ilk bakışta 1960’ların çiçek çocukları olarak da tanınan hippilerin yaşam felsefesini yansıtan ütopik bir ifade gibi geliyor. Hatta “Savaşma, seviş” sözü de onlara ait... “Anı yaşa” denilince, genç kuşaklar tarafından eski anıları yaşamak gibi de anlaşılabiliyor zaman zaman... Carpe diem’in felsefesi kişiler ya da kültürler bazında çoğunlukla anlaşılmak istendiği gibi anlaşılmış ve öyle de toplumsal kabul görmüştür. Bu ve benzeri yoruma açık terimlerde, insanoğlu maalesef biraz da işine geldiği şekilde bir yoruma kaçmıştır. Carpe diem “geçmiş için kafa yorma, gelecek için de plan yapma” anlamında değildir. Yaşamı ele alış biçimini kökten değiştiren, yaşanılan anın önemini bildiren ve onu doğru kullanmayı salık veren bir görüştür. Gününü gün etmek demek değildir carpe diem. “Günü yakala, anı yaşa” der ve yol gösterir. “Günü kurtar, boş ver gitsin...” demez!

ÇÖZÜMÜN DE PARÇASI

“Şu an ve şimdi” carpe diem eyleminin ve düşüncesinin odak noktasıdır. Hayat şu anda var olmanın kalbindedir. Denilebilir ki: “Dün geçti. Yarın henüz olmadı. Bugün eyleme geçip, düşünceleri gerçekleştirecek gündür. Bekleme. Erteleme. Şimdi değilse ne zaman?” Hayatımızı değiştirmek, iyi, doğru ve güzele yönelmek için asla geç değildir. Değişim için ayak sürüyen ve bahane bulanlar, çoğunlukla suçu yetersiz eğitim, kötü geçirilmiş çocukluk, sorunlu aile, işyeri problemleri, maddi zorluklar, adaletsizlik, haksızlık gibi birçok kavrama bağlarlar. Bir tek yapamadıkları aynanın karşısına geçip yüzleşemedikleri kendileri ve öz benlikleridir. Kişiler artık bu kısırdöngüden sıyrılmalı, kendini tanımalı ve sorunu tespit edip, ona çözüm aramalıdır. Ünlü Romalı düşünür, devlet adamı ve edebiyatçı Seneca şöyle der: “Hayatta en büyük engel, beklemektir. Daha sonra gelecek olan her şey bu belirsizliğin alanına girer ve bekler. O zaman şu andan itibaren anı yaşayın.”

Yazının devamı...