"Cem Keçe" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Cem Keçe" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Cem Keçe

Cem Keçe

Bahara yenik düşmeyin

17 Mayıs 2015

Kimi zaman cinsel güçsüzlük, cinsel isteksizlik hali tüm gün sürüyor; mutsuzluk, iç sıkıntısı ve bir süre sonra da tam bir çökkünlük hissi yaşanıyor.
Kendinizi Daha iyi hissetmek ve bahar yorgunluğundan korunmak için neler yapacağınızı biliyor musunuz? İşte yanıtları:
İlkbaharda kronik yorgunluk sendromu vakalarında artış olabiliyor. ‘Kronik Yorgunluk Sendromu’ adı verilen durum 19. yüzyılda ‘Kronik Nervöz Tükenme’ olarak tanımlanmıştır. Bugün ‘Yuppie Flu’ veya ‘20. Yüzyıl Yorgunluğu’ olarak da biliniyor. Tıp dilinde ‘Stres Cevabı Disregülasyon Bozukluğu’ olan ‘Kronik Yorgunluk Sendromu’ veya ‘Canlı Cenaze Sendromu’ terimi bugün modern tıptaki yerini almış gibi görünüyor. Kronik Yorgunluk Sendromu, sürekli veya tekrarlayıcı seyreden, sakatlayıcı, iyi anlaşılamayan ve birçok sistemi tutan bir ruhsal durumu tanımlamak için kullanılıyor. Tek bir sebebi yok...
SONUCU BİTKİNLİK OLUYOR

Bu tür bir yorgunluğu viral bir enfeksiyonun tetiklediği beyinin çalışmasındaki düzensizlikler, strese bağlı vücudumuzdaki dengesizlikler ve vücudun savuma sisteminin bozulması sonucu aşırı derecede aktifleşen bağışıklık sistemimizi içine alan bir durum olduğunu kabul etmek gerekiyor. Kronik yorgunluğun en ayırt edici belirtisi yatak istirahatıyla geçmemesi... Bağışıklık sistemi enfeksiyonlarla başa çıkamayınca sonuç bitkinlik oluyor. Baharın güneşli ve sıcak günlerini özlemle beklediğimiz son günlerde birçok insan halsizlik, yorgunluk, eklem ağrıları, uyku isteği gibi ortak problemlerden yakınıyor. Bu yakınmaların çoğu bahar yorgunluğu ile bağlantılı...

İLKBAHAR AŞK MEVSİMİDİR

Aşk mevsimi olan ilkbaharda havadaki elektrik yükü artıyor. Bahar mevsiminin başladığı bugünlerde birçok kişide, cinsel isteksizlik, cinsel güçsüzlük, sertleşme sorunları, genel bir bitkinlik, güçsüzlük, yorgunluk, isteksizlik, uykusuzluk, huzursuzluk gibi şikayetler görülüyor. Çünkü; küçük kasabalarda ve doğayla iç içe olan yerlerde havadaki pozitif iyonların artması insana zindelik verirken, İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerimizde yoğun olan negatif iyonlar ise; cinsel isteksizliğe, cinsel güçsüzlüğe, sertleşme sorunlarına, gerginliğe, duygusal iniş çıkışlara, uykusuzluğa, iştahsızlığa, eklem ağrılarına ve yorgunluğa yol açıyor. Havada elektrik yükü büyük şehirlerde çok fazla... Maalesef sanayi atıkları ve trafik bu yükü artırıyor.

Yazının devamı...

Bütün sevgilerin kaynağı

10 Mayıs 2015

“Senin için bir melek seçtim. O hep senin yanında olacak, seni koruyup gözetecek, acıktığında karnını doyuracak, uykun geldiğinde uyutacak. Sen her anında onun sevgisini hissederek büyüyecek ve mutlu olacaksın, her şeyinle ona güveneceksin” demiş Tanrı. Bebek merakla sormuş: “Peki ben onu nasıl tanıyacağım, meleğimin adı ne?” Tanrı cevap vermiş: “Adının önemi yok, sen ona ‘anne’ diyeceksin!”
Bu anekdotu belki siz de benim gibi ara sıra okuyup her seferinde aynı duyguyu hissetmişsinizdir: “Anne sevgisi”. Mutluluk, güven, huzur, veren koşulsuz anne sevgisi... Annemiz her şeyimizdir; hemşiremizdir hastalandığımızda yanımızda olan; koruyucumuzdur bizi her türlü tehlikeden korumaya çalışan; kılavuzumuzdur doğru yolda ilerlememiz için yön gösteren; öğretmenimizdir yaşamı öğreten; sırdaşımızdır sırlarımızı bilen... Bizi özveri, şefkat, sabırla büyüten annemiz, dünümüzün, bugünümüzün ve yarınımızın vazgeçilmez bir parçasıdır ve onu anlatmak için sözler yetersiz kalır...

ANNE İLE KURULAN İLİŞKİ TEMEL OLUYOR

Çocuk gelişimi açısından bakıldığında, anne, çocuğun psikolojik ve fizyolojik olarak sağlıklı bir birey olmasında ve davranışlarının şekillenmesinde çok önemli bir rol üstlenir. Çocuk doğduğunda belirli bir kişiliğe sahip değildir. Kişiliğinin temelini oluşturan psikolojik yapı 0-6 yaşları arasındaki dönemde oluşur. Yaşamın ilk yıllarında kazanılan özellikler yaşam boyu sürer. Bu dönemde annenin davranışları çocuğun üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Çocuğun annesiyle kurduğu ilişki yaşamı boyunca kuracağı diğer ilişkilerin temelini oluşturur. Sürekli gelişerek ve değişerek yetişkinliğe doğru ilerleyen çocuk farklı yaşlarda, farklı gelişimsel özellikler gösterirken de annenin etkisi devam eder. Annelik hayat boyu devam eden kutsal bir görevdir. Annesiyle ve çevresiyle sürekli denge ve uyum içinde büyüyüp gelişen, psikolojik olarak sağlıklı çocuklar, anne-baba olduklarında kendileri gibi sağlıklı çocuklar yetiştirebilirler. Büyük ölçekte bakıldığında da, sağlıklı bireyler, sağlıklı aileleri, sağlıklı aileler de sağlıklı toplumları oluşturur.

ANNELER GÜNÜ

Yaşamımızda bu kadar değerli bir yeri olan annelerimize armağan edilen Anneler Günü’nün tarihte ilk kez ne zaman kutlandığına ilişkin bilgiler antik çağlara kadar uzanıyor. Ancak, Anneler Günü’nün başlangıcı olarak, ABD’de Batı Virginia’da yaşayan Anna Jarvis’in annesi öldükten sonra, 1908 yılında onu anmak için düzenlediği günün yarattığı büyük etkiyle, tüm ülkede her yıl kutlanmaya başlanması ve 1914’te de resmi olarak ilan edilerek kutlanması kabul ediliyor. Daha sonra diğer ülkelerde de kutlanmaya başlayan ve ülkemizde ilk kez 1956 Mayıs’ının ikinci pazar günü kutlanan Anneler Günü’nü farklı günlerde kutlayan ülkeler olduğunu biliyor muydunuz? Örneğin; Norveç’te Şubat’ın ikinci pazar günü; Lübnan’da 21 Mart’ta; Çin’de 21 Nisan’da; Fransa’da Mayıs’ın son pazar günü; Arjantin’de Ekim’in üçüncü pazar günü, Endonezya’da 22 Aralık’ta kutlanıyor...

Yazının devamı...

İletişim sanatında 10 altın kural

3 Mayıs 2015

“Sanat” sözcüğü burada “bir şey yapmada gösterilen ustalık” anlamındadır ve iletişim kurmak; bu zaman ve şartlarda artık gerçekten ustalık gerektiren bir eylem haline gelmiştir. Özellikle teknoloji sayesinde çok kolay temasta bulunur olduk ama “karşılıklı olarak birbirini anlamak” anlamına gelen iletişim kurma konusunda ise giderek geriliyoruz.
Sonuçta, iletişim kurmak unutulan bir eylem haline geldi. İnsanoğlunun en iyi yapması gereken şey artık ustalık gerektirir oldu. “Eşimle iletişim kuramıyorum, çocuğumla iletişim kuramıyorum, annemle iletişim kuramıyorum, patronumla hele hiç iletişim kuramıyorum, zaten Ayşe ile iletişim kurmayı artık reddediyorum”...
Bu cümleleri, söz konusu kişi ile “Nasıl iletişim kurabilirim?” sorusu takip eder. İşte kariyerinizi, ailenizle olan ilişkilerinizi ve özel hayatınızı değiştirme gücü olan sorunun cevabı: İletişim kurma sanatının gerektirdiği, uygulanabilir kolaylıkta bir dizi kural...

1 SAYGI DUYUN

Gösterdiğiniz saygı, kendi saygınlığınızdan kaynaklanır. Kendine saygı duyulan kişi, saygı duymayı öğrenir. Karşılıklı saygı ile kurulan iletişim sağlıklı sonuçlar doğurur. Saygılı iletişim ise öncelikle emir cümlelerinden kaçınmayı gerektirir. Askeri komut veya bilgisayar komutu verir gibi “şunu yap”, “bunu yapma” demek yerine rica cümleleri kullanın: “Şöyle yapmanızı tercih ederim”, “Şunu yapar mısınız?” gibi.

2 OLDUĞU GİBİ KABUL EDİN

Herkes sizin istediğiniz gibi olmak zorunda değil. Siz bu talebinizde ısrar edecekseniz karşınızdaki de aynı şeyi sizden bekleyebilir. Bu durum iletişimsizlikle sonuçlanır. Karşınızdaki kişiden beklentilerinizi en aza indirin. Sürekli bir beklenti içerisinde olduğunuzda gerçek bir iletişim kuramazsınız.

3 GERÇEKTEN DİNLEYİN

Yazının devamı...

Kıskançlık

26 Nisan 2015

Evrimsel psikolojiye göre kıskançlık, eşleri dışarıdan gelecek potansiyel tehditlere karşı uyaran uyum sağlayıcı bir tepkidir. Eşini korumak ve ona sahip çıkmak için bir araç olarak görülen kıskançlık insanoğlunun yazılımındaki bir hata değil, evrimleşmiş bir donanım özelliğidir. Evrensel bir insan deneyimi olan kıskançlık pek çok alana konu olur. Terapistler, kıskançlığın altında yatan nedenleri araştırırken, sosyologlar kıskançlıkta rol oynayan kültürel inançları ve değerleri, biyologlar da kıskançlığa etki eden fizyolojik faktörleri araştırırlar. Diğer yandan sanatçılar fotoğraf, resim, film, şarkı, şiir ve kitaplarında kıskançlık temasını işlerken, ilahiyatçılar da kıskançlık konusunda dini görüşleri aktarırlar.

ERKEKLER VE KADINLAR FARKLI YAŞIYOR

Kadınlar ve erkekler kıskançlığı farklı şekillerde yaşar. Kıskançlığın cinsiyete göre farklılaşması konusunda ABD’de yapılan bir araştırmada, farklı yaş, eğitim, kültür ve ekonomik düzeylerdeki gruplardan katılımcılara şu senaryolardan hangisine daha çok sinirlenecekleri soruluyor:
(a) Eşiniz bir başkasıyla cinsel ilişkiye giriyor ama aralarında duygusal ilişki yok.
(b) Eşiniz başkasıyla duygusal bir ilişkiye giriyor ama aralarında cinsel ilişki yok...
(a) seçeneğine erkeklerin yüzde 54’ü, kadınları yüzde 35’i sinirlenirken, (b) seçeneğine erkelerin yüzde 46’sı kadınların yüzde 65’i sinirleniyor. Bu sonuçların da gösterdiği gibi kıskançlıkta odaklanılan konular da cinsiyetler arasında farklılık gösterir. Erkeklerde kıskançlık fiziksel aldatmaya odaklı iken, kadınlarda duygusal aldatmaya odaklıdır. Bu anlamda, kadın ve erkeklerin kıskançlık sonucundaki tepkileri de farklıdır. Kadınlar genellikle bağırmak, kavga etmek, sinir krizi geçirmek gibi pasif tepkiler verirken, erkekler, tehdit etmek, dövmek, yaralamak gibi saldırgan tepkiler verir; hatta patolojik kıskanma durumunda sonuç cinayete kadar gidebilir.

KISKANÇLIKLA BAŞA ÇIKMANIN YOLLARI

Yazının devamı...

Doğum sonrası 10 altın kural

19 Nisan 2015

“Lohusalık” olarak bilinen, doğumdan sonra kadınların fiziksel ve duygusal olarak toparlandıkları ilk 4-6 hafta süresince rahim ve vajinal iyileşmenin devam etmesi ve enfeksiyon riski nedeniyle cinsel ilişki önerilmez. Ancak bu süre geçtikten sonra da eşlerin cinsel yaşamları gebelik ve doğum öncesindeki haline hemen dönemeyebilir. Bu durum, kadının yaşadığı kültüre, deneyimlerine, fizyolojisine ve psikolojisine bağlı olarak ortaya çıkan doğum sonrası cinsel isteksizlikle yakından ilgilidir. Genellikle doğumdan sonraki 1-3 ay içinde düzelen bu durumun bazen ilk yıl boyunca sürdüğü de görülebilir. Çoğu kadın, doğumdan sonra ortaya çıkan cinsel isteksizliği, bu konuda eşiyle hiç konuşmadan ve kendisi de nedenlerini anlamadan, kendindeki bir eksiklik ya da sorun gibi algılayarak gizlice yaşar. Dolayısıyla da bu durumun, doğum sonrasında oluşan hormonsal, fiziksel ve psikolojik değişiklikler nedeniyle ortaya çıktığının ve altında yatan nedenler ortadan kalktığında düzeleceğinin farkında olmaz.

CİNSEL İSTEKSİZLİĞE NEDEN OLAN FAKTÖRLER

YORGUNLUK

Gebelikle geçirilen yorucu ve heyecanlı dokuz ayın ve zorlu doğumun ardından oldukça bitkin durumdaki kadın için uykusuz geceler ve yorgun günler başlar. Yeni doğan bebeğin sürekli bakıma ihtiyacı vardır. Kadın, eşinden ya da yakınlarından yardım alarak yorgunluk ve uykusuzluk sorununu aştığında cinsel isteğini canlandırmak için ihtiyacı olan zaman ve enerjiyi bulabilecektir.
LOHUSALIK SENDROMU

Bazen cinsel isteksizlik buzdağının görünen yüzüdür. Buzdağının altındaysa “lohusalık sendromu” adı verilen doğum sonrası depresyonu yatıyor olabilir. Doğum sonrası cinsel isteksizliğe, değersizlik ve acizlik duygusu, umutsuzluk, sürekli değişen ruh hali, intihar düşüncesi gibi doğum sonrası depresyonun diğer belirtilerinin de eşlik etmesi durumunda mutlaka bir doktora başvurulmalıdır.

Yazının devamı...

Aldatmaya dair hurafeler

12 Nisan 2015

Yaşamın bu kadar içinde olan, bu kadar sık karşılaşılan bu durumla ilgili her kafadan bir ses çıkıyor ve aldatma konusunda pek çok hurafe (mit, doğru bilinen yanlış) dilden dile dolaşıyor. Bu hurafelerden en çok bilinen 10 tanesine birlikte göz atalım...

1- ÖTEKİ GENÇ, YAKIŞIKLI VEYA DAHA GÜZEL
Aldatmanın altında yatan nedenlerden biri farklılık arayışıdır. Dolayısıyla, sanılanın aksine öteki kadın veya erkek genellikle eşten daha genç, yakışıklı veya güzel değildir. Aldatmanın nedeni çoğu zaman, ötekinin daha genç, yakışıklı ve güzel olması değil, farklı bir heyecan, tutku, şehvet ve değişiklik arayışına hitap ediyor olmasıdır.

2- ALDATMA BİR ORTA YAŞ KRİZİDİR
Aldatma kişinin içinde bulunduğu ruh hali ve ilişkisindeki duygusal durum ile ilgilidir. Dolayısıyla her yaşta olabilir. Diğer yandan orta yaşındaki herkes aldatabilir şeklinde bir genelleme doğru değildir.

Yazının devamı...

Sosyal fobi

5 Nisan 2015

"Olsaydı da tutabilir miydi bilmiyordu. Titreyen elleri kontrolünden çıkmıştı. Gözleri kararmadan önce en son gördüğü ışık huzmesi bir flaş gibi patlayıp asılı kalmıştı gözbebeklerinde. Bu parlak karanlık içinde, kaydığı yerde güçlükle ayakta durmaya çalışırken kulağındaki korkunç gürültü çevresini duymasını engelliyordu. Bu tanıdık gürültü, yerinden çıkmaya çalışırcasına atan kalbinin sesiydi... Korku tüm hücrelerine yayılmış, tüm bedenini sarmıştı...” Topluluk önünde ya da başkalarının yanındayken, böyle bir sahneyi ya da benzerini yaşadınız mı hiç? Yanıtınız evetse sizde “sosyal fobi” olabilir ama durun hemen endişelenmeyin; gelin önce sosyal fobinin ne olduğuna bir bakalım.

SOSYAL KAYGI BOZUKLUĞU

Sosyal fobi, diğer adıyla “sosyal kaygı bozukluğu”, başkalarının önünde rezil olma, başkaları tarafından alay edilme, yargılanma, eleştirilme, reddedilme, onaylanmama, beğenilmeme endişesiyle duyulan güçlü ve sürekli korku olarak tanımlanan kaygı bozukluğudur. İnsanlarla etkileşim gerektiren sosyal durumlarda ortaya çıkan bu korku, iş, okul ya da günlük yaşamı engelleyecek kadar güçlü olabilir. Elbette herkesin korku ya da endişe duyduğu olaylar ya da durumlar vardır. Örneğin, yeni insanlarla tanışacağınızı bildiğiniz ya da bir topluluk önünde konuşacağınız bir toplantıda tedirgin olmanız, geçici bir korku ve endişe duymanız gayet doğaldır. Doğal olmayan, bu korku ve endişenin normalden fazla olması hatta bu toplantıya gitmeden günler önce başlamasıdır.
TEK BİR NEDENİ YOK

Sosyal fobi bazı kişilerde kalıtsal özellik taşırken, bazı kişilerde de ailelerinde olmadığı halde görülebilir. Birçok sosyal, psikolojik, fizyolojik ve çevresel etmen sosyal fobinin oluşmasında etkin rol oynar. Bu etmenler birbiriyle ilişkili ve etkileşim halinde olduğundan sosyal fobinin nedeni olarak tek bir etmenin belirlenmesi mümkün değildir. Sosyal fobinin nedenleri hakkında yapılan araştırmalar, beynin korku ve endişeyle ilgili kısımlarındaki bazı kimyasal ve elektriksel bozuklukların sosyal fobinin fizyolojik nedenleri olduğunu gösteriyor. Sosyal fobinin psikolojik nedenleri arasında da, başkalarının davranışlarının yanlış algılanması (örneğin, gerçekte öyle olmadığı halde başkalarının alay ederek baktığını düşünmek gibi) ya da daha önce yaşanmış olumsuz deneyimlerin genellenmesi (örneğin, yaptığı bir hareket ya da konuşmaya başkalarının gülmesi sonucu topluluk önünde olmaktan utanç duymak gibi) olduğu düşünülüyor. İnsanlarla konuşmaya cesaret edememek, kalabalık içinde kendini rahat ve güvende hissetmemek gibi zayıf sosyal beceriler de sosyal fobinin diğer olası nedenleri arasında yer alıyor. Ayrıca, stres ve çevresel faktörler sosyal fobide rol oynayan önemli faktörler olarak kabul ediliyor.

Yazının devamı...

Evliliklerde boşanma sinyalleri

29 Mart 2015

Çoğu çift mutlu bir evliliğin sırrına da vâkıf olduğunu düşünür. Evlilikleri sürdüğü sürece evliliği yürütme yöntemlerine dair farklı teoriler geliştirmeyi de ihmal etmez. İlk yıllarda evliliğin sağlamlığının aşk veya sevgiye bağlı olduğundan emindirler. Aradan yıllar geçip de sevgi biçim değiştirince evliliği ayakta tutanın seks olduğunu ilan ederler. Çiftin birbirine olan cinsel arzuları azalınca bir bakarsınız çocuklar evliliğin kaldıracı olur. Çocuk sahibi olanlar tarafından “Çocuksuz evlilik yürümez!” bilmişliği taslanır. Yaş kemale erince ise çift, aydınlanmış bir eda ile evliliğin yürütecinin saygı olduğunu beyan eder. Sonuçta yıllar boyu evli kalmayı başaran ya da bir süre sonra boşanan çiftler, hemen hepsi evliliği ellerinde ne varsa ya da ne kalmışsa ona göre değerlendirir ve ona bağlar. Artık seks de yapmayan, yeni çocuk sahibi olamayacak yaştaki bir çiftin saygıdan başka tutunacak bir şeylerinin kalmadığına inanmaları gibi. Aşk zaten uçmuş gitmiş. Üzücü olan da budur; bir süre sonra evliliğin kaldıraç, yürüteç, lokomotif gibi takım taklavata (!) ihtiyacı olan bir birliktelik olduğu sanılır.

BÖYLE GİDERSE BOŞANIRSINIZ

Evliliğin yürütülmesine ilişkin fikirlerinin yanı sıra boşanma sinyallerini görme yetenekleri de vardır çoğu çiftin. Bir başka çiftin kavgalarının sıklığına ve şiddetine göre “Boşanacak!” hükmü verirler; çoluk çocuk tatile giden, akşamları beraber dost davetlerine katılan çiftlere ise “ideal çift” damgası vururlar. İdeal çift sessizce boşanınca şoke olurlar, “onlar bile boşandıysa...” derler ve içlerini bir korku sarar. “Onlar bile boşandıysa” tamamlanmamış cümlesi “Kavga etmeyen, birbirine saygılı davranan, herkesin sorumluluğunu bildiği ve görevlerini yerine getirdiği bir çift bile boşandıysa biz bu evliliği nasıl yürüteceğiz?” anlamına gelir. Bir de tartışmalarıyla cümle âleme boşanacakmış izlenimi verip, ne yapıp edip evliliği sürdürenler var. “Böyle giderse boşanırlar” yorumu ile fütüroloji uzmanlığı yapanlar “Allah Allah!” diye söylenip şaşıp kalırlar. Oysa boşanma; çiftin tartışıyor olmasından değil, nasıl tartıştığından anlaşılır. Öyle tartışmalar var ki ilişkinin yaşadığını gösterir, bazı tartışmalar ise boşanma sinyalleri verir.

TARTIŞMA SARMALI

Çiftin yaptığı her tartışma evliliğin çatırdadığını göstermez. Karı ile kocanın bir konu hakkındaki birbirine zıt inanç ve görüşlerini karşılıklı savunmaları zaten gerekir. Bazı tartışmalar evliliğe yeni bir heyecan bile getirebilir. Peki, hangi tartışmalar boşanmanın emaresidir? İşte size, sürekli tekrarlandığında boşanmaya doğru götüren bir tartışma sarmalı... Tartışmaların sıklığı ve yüksek ses şiddeti evlilik için her zaman tehlike olarak görülmez, buna karşılık bazı çiftler bakışlarıyla bile birbirlerine ölümcül darbeler indirebilir. Önemli olan çiftin tartışmaya nasıl başladığı ve tartışma esnasındaki tutumudur. Hiçbir zaman olmakla birlikte özellikle tartışmaların ilk anlarında eşlerin alaycı bir ifade kullanmamaları, karşısındakini hor görmemeleri, eşin kusurunu suratına tokat gibi vurmamaları gerekir.

Yazının devamı...