"Cansu Çamlıbel" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Cansu Çamlıbel" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Cansu Çamlıbel

Ankara'nın Trump realitesi ile imtihanı

Son 15 yıldır Türkiye’de görev yapan Amerikan büyükelçilerinin hiçbiri için Ankara dikensiz gül bahçesi olmadı ama bazıları neredeyse ‘persona non grata’ (istenmeyen adam) ilan edildiler.

O isimlerin başında 1 Mart tezkeresi ve Süleymaniye’deki çuval vakası gibi iki önemli krizin ardından Ağustos 2003’te Ankara’ya gönderilen Eric Edelman gelir.

 

Oğul Bush’ın Başkan Yardımcısı Dick Cheney’in takımından bilinen ve Ankara’da ilk günden ‘azılı neo-con’ diye kodlanan Edelman’ın Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetiyle yıldızı hiç barışmadı. Nitekim görev süresi dolmadan Ankara’dan çekildi. Fakat Bush yönetimi bu kez ona daha kritik bir görev teslim etti; savunma politikasından sorumlu müsteşar sıfatıyla Pentagon’un tepe yönetimine girdi. 2009’da emekli olan Büyükelçi Edelman, o gün bugündür Washington’da başlı başına bir sektör olan düşünce kuruluşları camiasının gözde isimleri arasında.

 

Edelman geçenlerde John Hopkins Üniversitesi’nde düzenlenen bir panelde Türkiye’deki son ABD Büyükelçisi John Bass ile aralarındaki bir anektodu aktardı. Bass Ankara’ya tayin olduktan sonra Edelman’la diyaloglarında ‘Benim dönemim seninkinden daha kötü’ diye ısrar ediyor. Edelman da her seferinde ‘Hayır, benimki kadar kötü olamaz’ diye yanıt veriyor. Zamanla bu mevzu aralarında tatlı bir çekişmeye, hatta bir espri konusuna dönüşüyor.

 

Bass geçen sene konsolosluk görevlisi Metin Topuz’un tutuklanmasıyla başlayan krizin tam ortasında Türkiye’ye veda etmeye hazırlanırken bir Türk gazetesinde şu ifadeleri içeren bir makale yayınlanıyor; ‘Biz bugüne kadar en kötü Amerikan Büyükelçisi olarak Edelman’ı bilirdik. Ancak John Bass onu bile geride bıraktı’. Makaleyi e-postayla Edelman’a gönderen Bass üzerine de şu notu düşüyor: ‘Gördüğün gibi en kötü büyükelçi net biçimde benim. Sen de uzun süren birincilik dönemini hatırlayarak teselli bulabilirsin.’

 

Panelde Edelman’ı dinleyen üniversite öğrencileri bu hikayeye epey güldü. Ancak Amerikan diplomatların ülkemize nasıl bir ruh hali içinde geldiğini/geleceğini özetleyen bu durum Türkiye açısından elbette hiç komik değil, bilakis trajik. Trump yönetiminin Ankara için düşündüğü ancak Brunson krizi nedeniyle atama sürecini başlatmadığı kıdemli diplomat David Satterfield için psikolojik ortamın çok farklı olacağını düşünmek saflık olur, hele de Türkiye’nin ABD tarafından yaptırım uygulanan ülkeler kategorisine alındığı şu ortamda.

 

Öte yandan zaten bugün Bass’in Türkiye’ye vedasının üzerinden neredeyse bir sene geçmiş olmasına rağmen Ankara’daki elçilik koltuğu hala boş. Aslında uzun süren büyükelçisiz dönem Türkiye’ye özgü bir durum değil. ABD’nin şu an yaklaşık 30 ülkede büyükelçisi yok. Ancak Trump yönetiminin atamalara dönük ataleti Türkiye açısından son derece talihsiz bir döneme denk geldi. Amerikan sisteminde büyükelçileri başkanlar aday gösteriyor fakat görev yerlerine ancak ABD Senatosu’nun onayından sonra atanabiliyorlar. Kongre onayı Amerikan büyükelçilerinin elini rahatlatan ve yetkilerini garanti altına alan önemli bir unsur. Türkiye’ye geçen ay atanan Maslahatgüzarı Jeffrey Hovenier’de olmayan bu.

 

Elbette bu anlattıklarımın Trump öncesi dönemin parametreleriyle bakıldığında bir anlamı var. Oysa bugün Trump’ın dünyasında klasik Amerikan bürokrasi şemasının ne ölçüde işlerliğini koruduğu, hatta bakanların bile ne kadar etkin olabildiği tartışmalıyken ‘Ankara’da büyükelçi olmuş, olmamış ne fark eder?’ sorusu pekala meşrudur.  

 

New York Times üç gün önce, Trump yönetiminden üst düzey bir yetkilinin imzasız basılması koşuluyla kaleme aldığı bir makale yayınladı. ‘Beyaz Saray’daki direnişin parçasıyım’ başlıklı makale özetle ‘odadaki yetişkinlerin’ Trump’ın fevri ve ilkesiz kararlar almasını önlemek için bir direniş ittifakı kurduklarını anlatıyor.

                                                                               

Kimilerinin Trump’a yönelik bir çeşit derin devlet operasyonu ya da üstü örtülü darbe girişimi olarak yorumladığı ‘sessiz direniş’ hareketinin bir üyesi tarafından yazılanların benim gibi Washington’da görev yapan gazeteciler açısından şok edici bir yanı yok. Makalede detaylandırılan, geçen yıldan beri Amerikan yönetiminde görev yapan Farklı kurumlardaki farklı düzeylerde pek çok yetkiliden mahrem sohbetlerde bizzat dinlediğim yorumlarla tamamen örtüşen bir tablo. Özellikle Pentagon ve Dışişleri’ndekilerin hayatı, Beyaz Saray içindeki sessiz direnişçilerle işbirliği yaparak kritik dosyalar üzerindeki olası Trump etkisini azaltmaya çalışarak geçiyor.

 

New York Times makalesini bir kez de Trump’ın Washington’ında Türkiye dosyasının nasıl ele alındığını

 – ya da daha doğrusu alınamadığını – zihninizde canlandırmaya çalışarak okumanızı öneririm.

 

Brunson krizi koptuğundan beri Amerikan Dışişleri Türkiye dosyasının direksiyonunu bugüne kadar hiç olmadığı kadar Trump’a kaptırmış durumda. Ve hayata hala işadamı gözlüğünden bakan Trump için mesele verdiğinin karşılığını alamamış olmakta kilitlenmiş gözüküyor. Bu saatten sonra ‘Biz Ebru Özkan’a karşılık Brunson demedik. Siz yanlış anlamışsınız’ diye izah etmeye çalışmanın hiçbir anlamı yok.

 

Trump ve Pence ikilisinin Brunson’ın tutukluğundan kasımdaki ara seçimler öncesi nemalanmak istediği o nedenle de çözüme yönelik bir arayışa aralık kapı bırakmadığı Türk tarafında yaygın kanaat. Ancak Trump’ın Brunson krizine dair ruh halini bilenler işin Başkan için her şeyden çok kişisel bir gurur meselesine dönüştüğünü anlatıyor. Dahası Amerikalı kaynaklarım bir noktada uzlaşma sağlansa dahi Temmuz 2018’de yaşanan kırılmadan sonra Trump-Erdoğan ilişkisinin bir daha hiç eskisi olamayacağı düşüncesinde.

 

Özetle Washington’daki hava ile Türkiye kamuoyunda çok alıcısı olan ‘iki lider görüşürse gerilim biter’ görüşü arasında ciddi bir tezat var. Zaten 22 Eylül’de BM Genel Kurulu toplantıları için New York’a gelecek olan Cumhurbaşkanı Erdoğan bu ziyaret sırasında Trump’tan bir randevu talebinde bulunmadığını kendisi açıkladı. Meselenin Trump açısından böylesine kişiselleştiği bir ortamda bir yüzleşmenin daha da istenmedik sonuçlara yol açabileceğini Cumhurbaşkanı Erdoğan da teslim etmiş olmalı.

 

X