"Buse Özel" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Buse Özel" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Buse Özel

Bizim Norveç'ten neyimiz eksik?

Türkiye 2010 yılında aile hekimliği ile tanıştı. Son yıllarda ise sürekli "koruyucu hekimlik" kavramı dile getiriliyor. Koruyucu hekimliğin Türkiye'de geliştiği, bunun en önemli ayağının aile hekimliği olduğu belirtiliyor. Peki ama koruyucu hekimlik denilen şey nedir? İyi bir doktor hastasını iyi tedavi eden doktor mudur yoksa hastası "hasta olmayan" doktor mudur?

Bitkiler, sebze ve meyveler yüzyıllardır etkileriyle insanlar tarafından birçok hastalığa karşı koruyucu olarak kullanılıyor ama modern tıp bunu sistematik bir şekilde aile hekimliğiyle yapıyor. Aile hekimliği tüm modern ülkelerde, sadece yaşam süresinin değil "sağlıklı yaşam süresinin" de uzun olduğu ülkelerde kullanılan çok güzel bir sistem. Ancak Türkiye'de hem aile hekimliğinin hem de koruyucu hekimliğin kat etmesi gereken çok yol var.

Aile hekimi Dr. Emrah Kırımlı çok konuşulan "Koruyucu hekimlik" ile ilgili soruları yanıtladı...

Bizim Norveçten neyimiz eksik

- Aile hekimliği eşittir koruyucu hekimlik diyebilir miyiz?

Evet denilebilir ancak bir yanlış anlaşılma var. Koruyucu hekimlik denildiğinde genel olarak aşılar anlaşılıyor oysa bizim gibi ülkelerin çok önemli bir kronik hastalıklar sorunu var. Diyabet, yüksek tansiyon, obezite, KOAH, eklem rahatsızlıkları gibi ülkemizde milyonlarca kişiyi etkileyen çok önemli sağlık sorunları var. Aile hekimliği ve koruyucu hekimlik esas olarak bu hastalıklara müdahale edilmesi anlamına gelmeli.

ÖNLENEBİLİR HASTALIKLARDAN ÖLÜYORUZ

- Koruyucu hekim basit bir anlatımla, bizdeki "tedavi eden doktor iyi doktor" mantığından farklı olarak, "benim insanım fazla hasta olmadı, ben iyi bir hekimim" diyen hekim midir?

Kesinlikle ve keşke. Elbette her hastalığı önleyemeyiz ama hastalıkların gidiş seyrini insanların yaşam biçimini değiştirebiliriz. Sigara içiyorsa bırakmasını, sağlıklı beslenmesini daha çok hareket etmesini önererek ve bunu koruduğunu takip ederek bahsettiğiniz en iyi hekim olabiliriz. Bunun dışında ülkemizde 7 milyon şeker hastası var ve yarısı hasta olduğunu bilmiyor. Bir çoğuna şeker koması ile tanı konuyor. 3 kişiden biri tansiyon hastası ama çok azının tedavisi kontrol altında. Bu ise şu anlama geliyor, erken yaşta kalp krizi, böbrek yetmezliği ve diyaliz ihtiyacı, görme sorunları ve körlük, felçler ve bakıma muhtaç hastalar. Oysa bunların tümü önlenebilir. Erken müdahale ile hemen tümü önlenebilir. İnsanlar, aileler milyonlarca kişi korunabilir. Sigara için iki kişiden biri bu nedenle ölüyor. Bir aile hekiminin tavsiyesi ile sigarayı bırakan birinin hayatını kurtarmış pek çok hastalığı önlemiş oluyoruz.

65 YAŞINDA BİRİNİN ÖNÜNDE SAĞLIKLI ONLARCA YIL OLMALI

- Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan dünyanın en gelişmiş ülkeleri sıralamasında Norveç 1'inci sırada görünüyor. Türkiye ise 90'ıncı sırada. Bu listedeki en önemli ölçütlerden bir tanesi de tabii ki yaşam uzunluğu, sağlıklı yaşam ve tedaviye erişme imkanı. Norveç ya da mesela bizim birçok vatandaşımızın yaşadığı Almanya (5'inci sırada) bizden farklı neler yapıyor...

Biz bebek ölümlerini azaltarak ortalama ömrümüzü önemli ölçüde artırdık ama farkı kapatamadık. Asıl olan sadece yaşam değil, sağlıklı yaşamları da daha uzun. Yani onlar hastalıkları olmadan dinç bir şekilde 80lerine gelirken biz 60larımızda yaşlı oluyoruz, 65 yaşında emekliliğe de haklı olarak mezarda emeklilik diyoruz. Oysa o ülkelerde 65 yaşında birinin önünde daha sağlıklı onlarca yıl var. Can sıkıcı bir sorun. Bizim ülkemiz daha şişman, daha hareketsiz ve daha çok sigara içiyor. Sağlığı konusunda da çok bilgili değil.

SPOR YAPMAK BÜYÜK ŞEHİRDE LÜKS

Çok basit bir konu, bugünlerde bakanlık ağız-diş sağlığı kampanyaları yapıyor. Bizim hastalarımız sürekli diş doktoruna gidiyor, dişleri çürük diye ama dişini düzenli fırçalamıyor. Spor yapmak sağlıklı beslenmek ne yazık ki büyük şehirlerde sıkış tepi yaşayan milyonlar için lüks tüketim. Yürüyecek, bisiklete binecek nefes alacak yerimiz pek yok. Bunları talep etmeyi de pek düşünmüyoruz. Eve kapanmış, çalışmayan sabah kalkıp sırasıyla kocasını işe, çocuklarını okula gönderen her ikisi ile kahvaltı eden sonra yatan, kalkıp bir daha atıştıran, ev işlerinin peşinde koşturan evden çıkamayan, ardından okuldan çocuklarını karşılayan ve peşine kocasını karşılayan ve onlarla yeniden bir şeyler yiyen, hareket edecek hiç bir alanı olmayan ev kadınları.

Bizim Norveçten neyimiz eksik

TÜRK KADINININ BEL ÇEVRESİ "ALARM VERİYOR"

Yemek dediğimiz ise hane geliri düşünülünce, fiyatına göre kalorisi yüksek gıdalar olmak zorunda, ekmek, sıvı yağ, bisküviler, makarna bol karbonhidrat düşük oranda protein ve sebze gibi duruyor. Bunun sonucu ise Türkiye'de kadınların bel çevresi ortalaması 93 santimetre çıkmış. 88 santimin üstü alarm bulgusudur oysa. Bu alarm sınırını 80 santime çekenler de var ki o zaman toplumun dörtte üçü bu alarm sınırının üstünde oluyor.

Daha eğitimliler, eğitim düzeyi ile sağlığın arasındaki doğrudan ilişki gösterilmiş durumda, ülkemizde yapılan Diyabet çalışmalarında eğitim düzeyi düşük kadınların diyabet olma riski daha fazla çıkıyor mesela. Sadece diyabet örneğinde değil. Aynı evrede meme kanseri olanlarda eğitim düzeyinin düşük olması ölüm riskini artırıyor. Mekanizmayı açıklamakla uğraşabiliriz elbette ama sonuç ortada eğitim yoksa hastalık var. Ülkelerin milli geliri arttıkça bebek ölüm hızları azalıyor. Sosyoekonomik düzey düşükse yani Norrveç'te Almanya'da değilsek sağlık okur yazarlığı düşüyor, sağlıkta eşitsizlikler ise artıyor. Bazen hastalar görüyoruz erken yaşta yaşlanmış, çökmüş, sosyo ekonomik düzeyi düşük birisi daha iyi düzeydeki birine göre 20 yıl daha yaşlı aslında. Nüfusta 50 yaşında görünse de sağlığı 70 yaşında oluyor ve hastalıklarla geçen bir ömrü. Senelerce kronik hastalıklarla boğuşuyor.

BİR DOKTORUN MUAYENE İÇİN EN AZ 20 DAKİKAYA İHTİYACI VAR

- Bir doktorun doğru teşhis için sorması gereken bir sürü temel soru var... Bunu yapabilmek için doktorun hastasına ne kadar zaman ayırması gerekiyor?

Bu aslında bir önceki sorunun da yanıtı. Norveç ile ne farkımız var. Bizdeki performans sistemi orada yok. Bizde çok hızla hasta bakmak zorundasınız ki ay sonunda maaşınızı alabilesiniz, aynı belirli bir metre kazmak zorunda olan madenciler gibi. Bu performans dayatmasında hastadan ilk kaynaktan bilgi alma yoluna gidilmiyor. Yani aslında neredeyse hiç açık uçlu soru sormadığınız temel cihazlarla evet hayır yanıtları ile giden görme muayenesi için bile 10 dakikadan fazlası lazım iken ağrı, başı göğsü ya da karnı ağrıyan, ya da ateş, halsizlik, öksürük, yorgunluk gibi onlarca farklı nedeni olabilecek sorunları olanlar için bu süre çok daha uzun. Ne zaman başladı, ne kadar sürüyor, daha önce oldu mu, artıran şeyler var mı, geçtiği oluyor mu, hastanın kendisi bunu nasıl yaşıyor, nasıl tarif ediyor. İlk başta sorulacak az sayıdaki bu genel geçer sorulardan sonra bir de kişiye özel detaylı soruları soruyorsunuz? Sonuçta bir kişiye ne kadar çok soru sorarsanız o kadar iyi anlar ve giderek daha iyi yanıtlar alırsınız. Siz hastayı anladıkça, tanınız daha kolaylaşır, hastayı da tanırsınız ve hastanın size güveni artar. Size güveni artan hastanın hem tedavi uyumu artar hem de tedaviye güveni. Bunun sonunda da başarınız artar. Sonuçta hastaya ihtiyacı olan zamanı ayırmak gerekir.

DOKTORU DÖVMEK YERİNE SİSTEME İTİRAZ ETMELİ

- Dünya Sağlık Örgütü'nün, doğru bir muayene için belirlediği süre 20 dakika. Biz de ise sistem yaklaşık 10 dakikada bir randevu veriyor. Bu durum nelerin eksik kalmasına neden oluyor?

DSÖ bu sürenin altına inmeyin demek istemiştir. Bizim sistemimiz ise 10 dakikaya da izin vermiyor aslında. Sonuçta bir üretim bandı değil ki 10 dakika olunca diğer ürüne geçelim. Bu insanın bekleme alanında bir odaya girmesi ve çıkması bile bir süre ve bu 10 dakikada bir randevunun içinde yer alıyor. Hastane yöneticileri istedikleri gelire ulaşmak için hasta sayısını artırmak istiyorlar günde 100 hasta bakılan yerler var ve hangi doktorla konuşsanız günde 40 hastaya az der. Böyle olunca o 10 dakika kısıla kısıla 3-5 dakikaya geriliyor.

Hastalandığını ve bir sorunu olduğunu düşünen bundan endişelenen ya da varolan bir sorunun kontrolü için doktora giden birisi olduğunuzu düşünün, gideceğiniz günü planlıyorsunuz, randevunuzu alıyorsunuz, o kuruma gidiyorsunuz, öncesinde aklınızda sorular oluyor, acaba diyorsunuz, koridorda bekliyorsunuz, ilaçlarınız varsa onlara bakıyorsunuz neredeyse günlere varan bir süreç alttan alta zihninizde çalışıyor ve bir tepe noktasına geliyor. O noktada hekiminizle karşlaşıyorsunuz ve sizin biricik hayatınızın biricik sorunu o gün gelen yüz hastadan birisi olan 5 dakikaya indirgenmiş durumda. Başta hastaların bu sisteme doğru kanallardan itiraz etmesi lazım. Sağlıkta şiddet yolu ile yaptıkları itirazın bir sonuca ulaşması mümkün değil. Hekimleri ile birlikte bu performans sistemine itiraz etmeliler. Sonuçta onların kıymetli sağlıkları söz konusu olan ve sistem dediğiniz şey.

İYİLEŞME DEĞİL TEDAVİ OLUYOR

- Hekimler yeterli vakit ayırıp konuşamadıkları için doğrudan tahlillere yönelmek zorunda kalıyor, peki bu tahliller fazlaca yapıldığında ülke ekonomisine ne kadar zararı oluyor?

Senaryonun diğer tarafında hekim var. Her gün karşınıza gelen onlarca kişi ve aklınızda bir acaba sorusu. Başı ağrıyor, canı mı sıkkın, şekeri mi oynadı, kansızlığı mı var yoksa başını mı çarptı, tansiyon mu yoksa kafa içi bir kitle mi, görmesi mi bozuk yoksa sinüzit mi? Muayene ile hastayla konuşarak bunların ayırımını yapabilir bir sıraya koyabilirsiniz ama o zaman kapıda bekleyen hastalar ve üst katlardaki yöneticiler homurdanmaya başlar. Bu durumda tansiyon takibi için bir yere, diğer bazı hastalıklar için kan tahliline, diğer bazı olasılıklar için radyolojiye, MR'a hastayı gönderirsiniz. Bir iki başka branşın da görmesini istersiniz. Hasta elinde 4-5 ayrı istek kağıdı ve 2 yeni doktor randevusu ile çıkar. Koştur koştur onları yaptırır ve "Ohhh tüm tahlillerim yaptırıldı tüm doktorlar beni gördü." diye mutlu bile olur. Ama o en değerli ve insani olan buluşma hasta hekim görüşmesi aradan çekilir. İyileşme değil tedavi söz konusu olur.

"ASLOLAN SAĞLIĞIN KORUNMASI"

- Aile hekimliği aslında kaliteli ve koruyucu sağlık anlayışının en temel kurumlarından biri diyebilir miyiz?

Evet öyle ve bunun kanıtları var. Sizin ülkenizde birinci basamağa ne kadar yatırım yapar bu alanda çalışan hekim sayısını ne kadar artırırsanız ölümler o kadar azalıyor. Hastalıklar daha erken evrede tanınıyor, daha sağlıklı nesiller yetişiyor. Bunun dışında bunu düşük maliyetle yapıyorsunuz. Sağlık harcamamalarının onda birini ayırıp sağlık sorunlarının %95'ini aile hekimliğinde çözen sistemler başarı ile çalışıyor. Bizde ismi var ama tüm Türkiye'nin aile hekimliğine geçtiği 2010 yılından bu yana epeyce yerimizde sayıyoruz. Yerimizde saydıkça da aslında geri gidiyoruz. Aile hekimliğinde temel öğreti sağlığın korunması, sorunların erken tespiti, ortaya çıkmasının geciktirilmesi veya önlenmesi.

PARA İLE SAADET OLMUYOR AMA SAĞLIK OLUYOR

- Atalarımız "Para ile saadet olmaz" derler ama hem istatistiki hem de hepimizin gözlemlediği gibi en azından huzur ve sağlığı getiriyor... Fakir hastalığı, zengin hastalığı diye bir şey var mı? Ya da gelir düzeyi ve sağlık arasındaki ilişki hakkında ne diyeceksiniz?

Aslında fakir hastalığı diye bir şey var. Daha doğrusu fakirliğin sağlığı daha kötü etkilediği biliniyor ve bu alışılageldik verem, ishal beslenme bozuklukları gibi hastalıklar değil. Fakirlik artık şeker, tansiyon, kanser gibi kronik hastalıkları azdırıyor. Bugün ölen 1000 kişiye baksak ve hangi ülkelerde ne nedenle ölmüşler diye saysak karşımıza su sonuç çıkıyor. 447 kişi düşük gelirli ülkelerde 415 kişi orta gelirli ülkelerde 138 kişi ise yüksek gelirli ülkelerde ölecek.

Yani orta ve düşük gelirli ülkelerde ölüm daha çok. Öldüren hastalıklar ise inme, kalp damar hastalığı, KOAH, zatürre, akciğer kanseri ve trafik kazası ile hipertansiyon. Bizim gibi ülkelerde inme, kalp damar hastalığı ve KOAH üçlüsü zengin ülkelerdeki ölümlerin tüm nedenlerin toplamından daha fazla kişiyi öldürüyor. Fakirlerde sağlıksız beslenme ve obezite daha fazla görülüyor, sigara içme gibi sağlık riskleri de daha fazla. Fakirliğin yarattığı belki de daha önemli sorun, bu kişilerin sağlık kurumlarına ulaşamamaları. Oluşacak maliyet endişesi insanları hastanelere gitmekten alıkoyabiliyor. Basit görünecek bir ulaşım masrafı, ilaç katkı payı ya da muayene ücreti bir araya geldiğinde 40-50 liraları bulabiliyor. Siz ne kadar maliyeti azaltmaya çalışsanız da bu miktarlar kişinin sağlık sorunlarının çözümünü arama yoluna gitmesine engel oluyor. Aile hekimliği bunun için de iyi bir çözüm. Mahalle içinde ulaşım sorunu olmayan, erişim sıkıntısı olmayan yakınınızdaki bir sağlık kurumu pek çok sorunun onurlu bir çözümü olabilir.

twitter.com/buseozelll

X