"Bünyamin Sürmeli" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Bünyamin Sürmeli" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Bünyamin Sürmeli

Sıcaklar düşüyor, yağış geliyor

25 Nisan 2008
*

Geçen yılı kurak geçirdik. Ekim-kasımla beraber gelen yağışlar bizi ümitlendirdi. Barajlarımız yavaş yavaş dolmaya başladı. Susuz kalma riski ile burun buruna gelen büyük şehirlere dışarıdan su taşıma projeleri geliştirildi. Bazı şehirlerimizde barajlar yükselmeye başladı. İstanbul’da yüzde 40’ı aştı. Ama Başkent’te yine yüzde 3,5’ta. Başkent’in de susuz kalmayacağı, şehre su taşınacağı açıklandı, içimiz rahatladı.

Kışın başından bu yana hatırlattığımız bir şey vardı; "Evet musluklarımızdan su akabilir, ama sıkıntımız yalnızca bu değil, tarımda sıkıntının artarak devam etme ihtimali var" diyorduk.

Bundan 15-20 yıl öncesini hatırlayanlar bilir, televizyonlarımızda mercimeğin faydaları, mercimekle ilgili yemeklerin tarifleri verilirdi. Aradan 15-20 yıl geçti, şimdi mercimekte ciddi oranda ithalat yapıyoruz. Türkiye’nin 1 aylık mercimek ihtiyacını karşılayan Güneydoğu’nun ürünleri kuraklık sebebiyle kavruluyor.

Güneydoğu’da tarlaların sulanmasının yağmurun beklenmesi ile değil, sulama sistemleri ile yapıldığını zannediyordum. Ancak bırakın damla sulamayı, yağmurlama sistemiyle sulama yapan çiftçi sayısı bile ciddi oranda azınlıkta.

İTÜ Meteoroloji Mühendisliği adı altında bir bölüm var. Buradaki değerli hocalarımızla irtibata geçip, aynen yıllık ekonomik bütçe gibi, su ve tarım bütçelerinin, yıllık tarım politikalarının yapılması gerekiyor. Belki Güneydoğu’daki üretimin büyük kısmı sulama konusunda yeteri donanıma sahip olsaydı, bu gün aynen büyük şehirlerimizde musluktan akan suyun bir şekilde sağlanması gibi, Güneydoğu’daki mahsulün kırılmasına, zayi olmasına engel olunurdu.
Yazının devamı...

Pazar tekrar ısınıyoruz

18 Nisan 2008
Pazartesi-salı Marmara yine 25 derecenin üzerinde. İç ve Doğu bölgelerde bazı merkezlerde 35 dereceye yaklaşacak. Hafta ortalarından itibaren batı bölgeler tekrar hızla serinleyecek.

Geçen gün şöyle bir haber okudum: 10 gönüllüyü bir saat egzoz dumanıyla dolu, bir saat temiz havayla dolu bir odada kapalı tutan uzmanlar elektronik cihazlarla bu kişilerin beynine giden sinyalleri izledi. Hollanda’daki Zuyd Üniversitesi’nde görevli bilim insanlarının yaptığı araştırmayla bu zararın boyutu ortaya kondu.

Tabii, okumaya devam ettim. Bir saat süreyle egzoz kokusuna maruz kalanlar baş ağrısı, akciğerlerde sorun yaşamış. Bunun yanı sıra beyin fonksiyonları da etkilenmiş. Uzmanlar, egzoz dumanına yarım saat maruz kaldıktan sonra 10 gönüllünün beyinlerinin gelen bilgiyi işleme tarzının değiştiğine ve bu durumun odadan çıktıktan sonra da sürdüğüne tanık olmuşlar.

Bu araştırmanın şöyle bir açıklaması da var: "Bu araştırma sonuçları, sürekli egzoz dumanı soluyan, büyük kentlerde yaşayanların beyin fonksiyonlarının önemli ölçüde olumsuz etkilenebileceğinin işareti, ancak uzun vadeli etkileri çözebilmek için daha fazla araştırmalıyız."

Bizim havamız ne alemde? Çevre Bakanlığı’na göre Türkiye’de pek çok bölgede hava temiz ama 22 yıl önceki ölçüm standartlarına göre. Uzmanlara göre "hava"mız AB’ye nazaran kirli ve yeni kirleticileri ölçülemiyoruz, istasyon sayımız da az. İstanbul’u ele alalım biz. İstanbul’da doğalgaz dönüşümüyle birlikte kükürt oranında ciddi bir azalma var. Ama azotoksit ve partikül (toz) seviyelerinin tehlikeli boyutlarda arttığı düşünülüyor. Zira yanma kaynaklı azotoksitin ana sebebi yukarda bahsettiğimim egzoz yani araçlar. Bunun için alınan bir önlem yok. Ayrıca biz 10 mikron seviyesinde ölçüm yapıyoruz. Oysa küçük partiküllerin de (2.5 mikron ve altı) ölçülmesi gerekir. Partiküller ne kadar küçülürse o kadar rahat alveolllere gider. Bizim amacınız oraya oksijen yollamak olmalı, azotoksit değil. Bir de ormanlar içerisinden geçen otobanlar var, o ayrı bir facia. Çünkü yer seviyesinde ozon oluşturabiliyor.

Bunlarla ilgili tedbirler tabii yetkililer tarafından alınacak. Ama her şey düzelene kadar biz ne yapacağız? Hava durumlarını yalnızca sıcaklık ve yağmur durumunu öğrenmek için izlemeyeceğiz. Basıncın yüksek olup olmadığını da takip edeceğiz. Çünkü yüksek basınçlı günlerde bu sıraladığım partiküller yere çöküyor. Özellikle bu tür günlerde açık havada spor yapılmaması gerekiyor.
Yazının devamı...

Sıcak hafta sonu

11 Nisan 2008
Sıcaklıklar bir kademe yükseldi ama tabii ki bu aşırılıkta devam etmeyecek. Ayın 17-18-19’u gibi sıcaklıklar tekrar düşüş yönünde dalgalanacak. Kuzey bölgelerin yine 15-17 derecelere inmesi bekleniyor ama şunu da söylemek lazım; bu ısınmalar kara ve denizler üzerinde bir etki oluşturuyor ve önümüzdeki zamanlarda sıcaklıklar daha rahatlıkla bu seviyelere yükselecek.

*

Bu yıl nasıl gidiyor? Kışı fena geçirmedik, yağışlar vardı. Barajlarımız istediğimiz seviyelere gelmese de, şu andan itibaren olası bir yağış eksikliğinde belki yine sıkıntı oluşturacak olsa da yavaş yavaş seviye yükselmeye başladı. Batı bölgeler çok fazla olmasa da kar aldı. Yani normallere yakın bir sonbahar ve kış geçirdik.

Dünya Meteoroloji Örgütü’nden gelen "geçen yıldan daha serin bir yaz geçireceğiz" şeklinde raporlar var. Bu yönde birkaç haber takip ettim, bazı detaylara değinmek istedim.

Hatırlarsanız geçen ekim ve kasım (2007) aylarında yazılarımda bu konudan bahsediyordum, "El-Nino dönemi bitiyor, La-Nina başlıyor. Bu nedenle normallerde bir yıl geçireceğiz, hem kışıyla, hem yazıyla" diye. Dünya Meteoroloji Örgütü’nden (DMÖ) daha iyi araştırma yapamayacağıma, yazın normallerde geçeceğini DMÖ’den 6 ay önce söyleyemeyeceğime göre bu haberler yeni değil. Daha doğrusu DMÖ bu açıklamaları yapmıştı, yaz dönemi geldiği için tekrar açıklıyor. Yani dünya geneli ortalamada normallerde bir yıl geçiriyor, geçirmesi de bekleniyor. Yaz için de aynısı geçerli, öyle aşırı sıcak bir yaz değil de, normallerde bir yaz bekleniyor. Ama bu La-Nina döneminden dolayı. Yoksa bu durum küresel ısınmanın etkileri ortadan kalkıyor anlamına gelmiyor. Tekrara El-Nino dönemine ne zaman gireceğimiz tam olarak belli değil. Yaklaşık olarak 6-11 yıl aralığında düzensiz bir periyodikliği var. El-Nino’yu çok konuştuğumuz için ne olduğundan bahsetmedim ama aşağıda bir hatırlatmayla beraber El-Nino’nun ne olduğunu bilmeyen ya da hatırlamayanlar için kısaca mevcut, buyurun devam edelim.

El-Nino ile La-Nina sanıldığı gibi su akıntısı adı değil, dönem adlarıdır. Dünyanın genel sirkülasyonu içerisinde yer alan Alizelerin kuvvetlenmesi ya da zayıflamasıdır. Bu rüzgarlar kuvvetlendiğinde altındaki okyanus suyunu sürtünme ile Güney Amerika’nın batı kıyılarından Asya’ya (Endonezya kıyılarına) doğru sürükler. Bu şekilde okyanus üzerinde bir su akıntısı oluşur. Alizeler zayıfladığında ya da kesildiğinde, Alizelerin sürüklediği bu okyanus suyu artık taşınmaz olur, hatta akıntı bazen terse döner. Yani ortada iki ayrı şey ya da yalnızca bir su akıntısı yok, bir rüzgarın kuvvetlenmesi ya da kesilmesi durumu var. Buna bağlı olarak da bir bölgeden başka bir bölgeye okyanus suyunun taşınması ya da taşınmaması var. Yani asıl olan Alizelerin kesilmesi. Havada bir değişim var ki bu Alizeler kesiliyor. Dünya zaten Alizeleri kesen bu değişimin etkilerini yaşıyor. İkincil olarak da bölgesel bir sıcak su taşınımı ile bir alanda dönemsel iklim değişimi oluşturuyor. Çünkü kıyınızdaki suyun sıcak ya da soğuk olması çok önemli. Sıcak su varsa tropikal bir iklime sahip oluyorsunuz, soğuksa eğer çöl oluyorsunuz. 180 derece zıt değişimi görüyor musunuz?
Yazının devamı...

Haftasonu bulanık ve ıslak

4 Nisan 2008
Yurdun büyük kısmı bugün ve haftasonunda yine bulanık bir hava ile beraber. Biraz serin, biraz kapalı, hayli yağışlı. Tabii barajlarımız biraz dolunca hemen baharın gerçek yüzünü, güneşini, ısısını ister olduk ama haritalarda da görüyorsunuz, birçok merkez bu haftasonunu sağanak yağışlı geçirecek. Sıcaklıklar artmıyor mu? Evet, hem de büyük değerlerde olacak ama hemen değil, önümüzdeki haftanın ortalarından itibaren...

Kuzey ülkelerine seyahat edenler ya da kuzey ülkelerindeki yaşantıyı takip edenler bilirler (tabii en doğrusunu psikolog ve psikiyatrlar bilir, görüşlerinizi beklerim...) orta enlemlerden kalkıp iki ay gece iki ay gündüzün yaşandığı bölgelere gidip yerleşenlerde depresif eğilimler artıyor. İntihar vakalarında bile artışlar oluyor. Neden? Biyolojik saat şaşıyor ve psikolojiyi etkiliyor. Bu etkileşimin aslında kademeleri var. Okyanus aşırı uçuşlarda meydana gelen jetlag’den tutun, kuzey ülkelerine seyahatlerdeki adaptasyon bozukluklarına, mevsim değişimlerindeki sapmalarla meydana gelen yorgunluk ve depresyonlara kadar birçok etkinin altında oradan oraya çalkalanıyoruz.

Düne kadar yağmur yağmur diye ağlarken şimdi; nerede bu bahar, nerede çiçek-böcek, nerede aşk, nerede erguvanlarım, diyor olabilirsiniz...

Yahu bahar böyle mi olur? Bol bol yağmur yağar ama gün içinde bir yağmur yağar sonra da hava açar, güneş ortaya çıkar. Son haftalarda havanın ne yağdığı belli, ne açtığı! da diyor olabilirsiniz. Valla her şeyi diyebilirsiniz ama neticede olan bu... Bence işin tadını çıkartmak lazım. Bu da bir yolla olur, o da doğaya çıkmak ve doğanın canlanışını izlemekle!

Tabii bu yazı mecburen tek taraflı bir konuşma şeklinde olduğu için sizin adınıza soruları da ben soruyorum ve adınıza bir soru daha üretiyorum; "Metropol insanıyım, plazalarda doğayı nereden bulacağız" diyor da olabilirsiniz. Siz de çok zor bir soru sordunuz şimdi :)

Espri bir yana meteorolojik koşullar aslında çok zaman ihtiyacımız olan nitelikte oluyor. Yani yağmur yağmıyorsa bari hava açsın diyemeyiz çünkü bu serin giden günlerde bir de hava açarsa, önümüzdeki haftalarda gelecek olan bahar bize gerçek bir bahar gibi değil, duru bir sıcak olarak gelir. Çünkü bulutlar olmasa bugünden birçok ürünümüzü don ile kaybederiz.

Eğer doğaya çıkamıyorsanız parkları ve bahçeleri değerlendirin. İnanın doğanın güzelliklerini görmek hava kapalı da olsa, açık da olsa psikolojinizi yükseltecek, iyi hissetmenizi sağlayacaktır. Hava serin olunca insan doğal olarak açık havaya çıkmak istemiyor ama kendinizi sürekli aynı kapalı mekanlara tıkmayın. Yağmurda belki zor olabilir ama hava bulutlu olsa da gidin Gülhane’ye, Yıldız Parkı’na, Beykoz korusuna, Atakule altı botanik bahçesine, Seymenler Parkı’na, İnciraltı’na, Alsancak Fuar alanına... İnanın aynen biyolojik saatimiz şaştığı zaman yaşadığımız bunalım gibi, parçası olduğumuz doğadan uzaklaştığımızda da ruhumuz sıkılıyor, bunalıyor. Tabiattaki güzellikleri ve bahardaki değişimleri seyretmek, toprağa ve suya dokunmak, mutluluğu yapayda değil, doğalda aramak gerekiyor. Uygulayın, her türlü havanın aslında bir güzelliğinin olduğunu, sıkıntının havayla değil bakmamayla alakalı olduğunu göreceksiniz.

Bir çift lafım daha kaldı :) Birincisi bahar isteyenlere; ayın 8-9’undan itibaren bahar sıcaklıkları fazlasıyla geliyor. İkincisi; Erguvan nereden çıktı? Erguvanın zamanı şimdi değil ki. Nisanın ikinci yarısında başlayıp mayısın ilk haftasından sonra biten bir güzelliktir kendisi. İmkanınız varsa girin internete görsellerde "erguvan" yazıp arayın, insan seyretmeye doyamıyor...
Yazının devamı...

Akdeniz ve İç Anadolu’da su baskını riski

28 Mart 2008
Bahar yağışları fena gitmiyor. Ara ara sıcaklık dalgalanışı yağış oluşturuyor. Bunlardan birinin bu hafta sonunda kendini göstermesi bekleniyor. Bugün Güney’de ve yer yer İç Anadolu’da bölgesel yağışlar var. Hafta sonunda ise yağış etki alanını biraz genişletiyor ve şiddetini artırıyor. Aşırı yağışlar pazar günü özellikle Akdeniz ve İç Anadolu’da bekleniyor, su baskınlarına yol açma ihtimali bile söz konusu. Sıcaklıkların dalgalanışı yağışları oluşturuyor. Ara ara bahardan günler olacak ama sıcaklıkların arttığı zamanlarda bile Nisan’ın 8-9’una kadar öyle kuzey bölgelerde 20’li, güneyde 25 derecenin üzerindeki değerlere çıkamayacak.

*

Geçen hafta Pazar günü Dünya Meteoroloji Günü’ydü. Çok teessüf ederim, bir kişi arayıp kutlamadı. Stajyerim Müjde’yi bile aramışlar, beni arayan olmadı. Böyle hüzünlü bir Dünya Meteoroloji Günü geçirdiğimi hatırlamıyorum. Diğer meteorolog arkadaşlarımı aradım, "nedir durum, var mı arayan soran?" diye sordum. Hepsi ağlamaklı bir ses tonuyla "Hayır" dediler. İnanın çok gücüme gitti. Yok düğün yapacağız, yok beton dökeceğiz, yok pencerelerimi sileceğim, yok motora bineceğim, yok dağa çıkacağım, yok köpeği gezdireceğim, yok arabayı yıkatacağım, yok çocuğu okula götüreceğim, yok pazara çıkacağım diyerek her Allah’ın günü arayanlardan biri "bugün senin günün kardeş" demez mi? :)

Baktık arayan soran yok, meteoroloji mühendisinin dostu yine meteoroloji mühendisidir diye bu hafta tüm meteorologlar İTÜ’de bir araya geldik :)

Bu hafta İTÜ’de konusu "Küresel İklim Değişimi ve Etkileri" olan 4. Atmosfer Bilimleri Sempozyumu yapıldı. Bugün de sempozyumun son günü. Hafta içi iki gün katılabildim ve bugün sempozyumdan aklımda en fazla yer eden konudan bahsetmek istiyorum; Karbondioksit Vergisi.

AB’nin verdiği bu teklif her zamanki gibi ekonomik gerekçelerle pek kabul görmemiş. Ama yine de gördüğümü-dinlediğimi sizinle paylaşmak istedim.

AB’nin bu karbondioksit vergisi genel vergiler içerisinde yer alması öngörülen bir vergi değil. Örneğin KDV içerisinde yer alması istenen bir vergi değil. Tüm vergilerin üzerine, atmosfere yaydığınız karbondioksit oranına göre belirlenen bir vergi olacaktı. Tahmin edersiniz ki AB’ye yeni katılmış ve ekonomisi iyi olmayan birçok AB ülkesi (başta Yunanistan ve Portekiz) tarafından bu teklif yoğun baskılarla reddedilmiş. İngiltere ise yine AB ağabeyliğini yaparak "Her ülke kendi yasal düzenlemesini yapsın, AB’nin bu işte bir yaptırımı bulunmasın" teklifi ile atmosferi yumuşatmış. Tabii ekonomik durum bu yasanın uygulanmasında büyük etken. Çünkü vergi kanunu şunu öngörüyordu; alınan vergi ülke ekonomisinde kullanılmayacak, çevre ve küresel iklim değişimine karşı alınacak tedbirlere kaynak olacaktı. Ekonomik durumu iyi olmayan ülkeler paralarını tüm dünya insanlarının ortak kullandığı atmosfer ve çevre için harcamak istemiyordu. İsveç ve Finlandiya ise AB’ye girmeden çok önce bu yasayı uygulamaya başlamıştı. Tabii adamlar ekonomik anlamda bellerini iyice doğrultmuş durumda, diğer ülkeler ise skolyoz ağrıları içerisinde.

Bu verginin amacının caydırıcılık ve temiz enerjiye yönlendirme olduğu açık. Böylelikle temiz enerjiye yönelmenin yanında enerji tasarrufunun da sağlanacağı tahmin ediliyordu. Çünkü verginin tamamı bahsettiğim gibi çevre ve karbondioksidin verdiği zararı engellemeye yönelik çalışmalarda kullanılacak.

Ancak yazımın başında da bahsettiğim gibi pek kabul görmedi. Çünkü bu iş de HERKES, BİRİSİ, HİÇKİMSE ve HERHANGİBİRİ arasındaki hikayeye döndü. Ortada bir iş vardı. Herkes, herhangibirinin o işi yapabileceğini düşündü. Fakat hiçkimse, herkesin o işi yapması gerektiğini düşünmedi. Herkesin yapması gereken işi hiçkimse yapmayınca, herkes birisini suçladı. Biz kimi suçlayalım? Biz bu tür bir düşüncede olmadığımız için ortada ne herkes, ne herhangibiri, ne hiçkimse, ne de birisi var. Yani biz bir şey yapmadık!!!
Yazının devamı...

Pazar günü sıcak

21 Mart 2008
Beklenti, kuzey bölgelerde sıcaklıkların 25 dereceye çıkacağı, kıyı Ege ve Güney’de ise 25 dereceyi aşacağı yönünde. Haftasonunda yağış yalnızca cumartesi günü Orta ve Doğu Karadeniz’de olacak. Hafta içi aralıklarla yağış aldığımız için bu haftasonuna güzel dememizde mahzur yok, güzel bir haftasonu tadını çıkartın.

Bahar geldi, çiçek böcek sere serpe yayıldı etrafa. Kendinizi doğaya verdiğinizde, etkileyici birkaç ses var; kuşların ve böceklerin ötüşleri ve derelerin-nehirlerin çağlamasıyla ortaya çıkan su sesleri...

Hemen hevesinizi kursağınızda bırakacağım maalesef! Bakın kış ortasından beri bundan korkuyordum: Karlar erken eriyecek ve su baskınları meydana gelecek. Aslında tek sıkıntı bu olsa iyi ama öyle değil.

Etrafınızda birçok derenin ya da nehrin çağlamaya, gürül gürül akmaya başladığını görüyorsunuzdur. Bu bize bolluk olarak görünse de birçoğu için barajların kapaklarını açıp suyu yavaş yavaş bu yoklukta denizlere boşaltmaktan farksız. Örneğin Melen Çayı! Üzerinde bir baraj yok ve biz Melen’deki suyu tutamıyoruz, yalnızca çekme kapasitemiz kadar alıyoruz. Dağlardaki karların erken erimesi ve bu doğal barajlarımızın ortadan kalkması doğu için su baskını, batı bölgeler için ise yıl içinde kardan istifade edememek demek. Zaten adamakıllı kar alamadık, bir de üzerine kar sularımız zayi olunca durum takdir edersiniz pek hoş olmuyor.

Şu an İstanbul, barajlarındaki suyu tüketmiyor. Melen’den Yeşil Çay’a aktarılan su ile, Istrancalar’dan taşınan su kullanılıyor. Barajlardaki suya dokunmamamıza rağmen doluluk seviyesi geçen yıla nazaran yüzde 15 daha düşük. Dolayısıyla ekranlarda ya da internet sitelerinde gördüğünüz reel doluluk değerleri resmi doğru yansıtmıyor. Geçen yıl hiç yağış yoktu ve barajlardan su tüketiyorduk, buna rağmen doluluk oranı yüzde 55’lerdeydi. Bu yıl ise geçen yılın aksine hem yağış alıyoruz, hem de barajlardaki suyu saklıyoruz, civardaki akarsulardan ihtiyacımızı karşılıyoruz ama yine de doluluk oranı yüzde 37’yi aşamıyor.

Velhasılı kelam, su tasarrufuna devam...
Yazının devamı...

Bir günlük soğuma var

14 Mart 2008
Yağışlara ihtiyacımız var, ancak "yağış olmadığı zamanlarda bari hava açık olsun da tadını çıkartalım" demeyin! Çünkü yağışı bırakın buluta bile ihtiyacımız var. Bulutlar gece ısı kayıplarını engelliyor ve dona mani oluyor. Biliyorsunuz bir çok ağaç çiçek açtı, bir don gelirce sürgünleri kırabilir. Bugün sıcaklık biraz düşüyor, uzun aradan sonra yer yer İç Anadolu ile Doğu Anadolu’da bazı merkezlere kar geliyor. Ancak bu bir günlük soğuma olduğu için hafta sonunda Doğu Anadolu dışında yurdun büyük kısmında sıcaklık değerleri 4-5 derece yükselecek.

Flaş flaş flaş! Meteorologlar zor durumda! Meteorologların sevgiye, şefkate, ilgi-alakaya, samimiyete, dostluğa, kalender yaklaşımlara, vefaya (bu kadar ajitasyon yeter) ihtiyaçları var bugünlerde! Niçin meteorologların zor günleri başladı? Siz bahar geldi, çiçekler açtı, böcekler öttü, her şey ne kadar güzel, derken bizim için tahminlerin güçleştiği, sapmaların meydana geldiği, bazen havada anlamlandıramadığımız değişikliklerin yaşandığı günler başladı. Bahar yorgunluğu diye hep bahsedilir bilirsiniz, işte bu yorgunluğun nedeni, atmosferin kimyasının, gazların oranlarının değişmesidir. İnsan üzerinde böyle bir yorgunluk yapan değişim, hava sistemlerini, dolayısıyla bizi terse yatırmaz mı? Tabii ki yatırır...

Üzerinde tahmin yaptığımız matematik modeller (bir anlamda sanal atmosferler) daha çok iki ana mevsim üzerine yapılmış durumda, yaz ve kış. Bu ana mevsimlerde hava tahminlerinde tutarlılık, baharlara göre daha yüksektir. Çünkü sistematik bellidir. Kışın, cephesel yağışlar dediğimiz bir bölgeden başka bir bölgeye hareket eden sistemi takip edersiniz, yani yağışı gözünüzle izlersiniz. Yazları da konvektif yağışlar vardır, burada da havanın düşey hareketini izlemeniz gerekir, bir yerden bir yere giden yağış olmasa da havadaki nemin boşalması şeklinde yağışlar görülür. Baharda bu iki mekanizma birbirine karışır, hemen ardından da biz :)

Dolayısıyla gelecek hafta sonunun bilgisini bugünden izleyip, hafta boyu bir daha hiç hava durumuna bakmadan planlarınızı yapmayın. Eğer değişimler olduysa bunlar bültenlere mutlaka aksettirilir. Sözün özü, el alemin "bahar gelmiş, hadi gezelim, eğlenelim, aşık olalım" dediği bugünlerde, sapmalardan dolayı çeşitli ıstıraplara düçar olan meteorologları sevin, sevin ve de çok sevin...
Yazının devamı...

Sıcaklıklar 5-6 derece düşüyor

7 Mart 2008
Zira sıcaklık değerleri hayli yükseldi ve ara ara düşüş yönünde dalgalanmalar beklense de, öyle bir kar soğuğu maalesef martın 22-23’üne kadar görünmüyor. Sonrasında olur mu? Açıkçası biraz zor. Yurdun büyük kısmını saran bahar sıcaklık değerleri, pazar günü Doğu Anadolu’da bile yağışların yağmur şeklinde görülmesine yol açacak.

Haritalarda görüyorsunuz, haftasonunda sıcaklıklarda düşüşler söz konusu. Bulutlar biraz artıyor, yer yer yağış ihtimali var ama yağışlar pek kuvvetli değil, bölgesel ve aralıklarla bekliyoruz.

BAHAR SİZİ BOZDU MU?

Bana havalar nasıl sorusunu soranlara (ki bir gün içerisinde yaklaşık 5000 kişi) şöyle cevap veriyorum; çok iyi ama bakışına göre değişir :)

Çünkü havalar her zaman iyi, mühim olan bu havalardan bizim nasıl etkilendiğimiz. Çünkü dünyanın yaşının 4,5 milyar olduğu sanılıyor ve üzerindeki atmosferi de bu dönemde sürekli değişim yaşamış, bir insan ömrü bu değişimi gözlemleyemese de!

Kuraklık kuraklık diyerek kafayı yeme noktasına gelenlerdenseniz bugünlerde havalar kötü! Yok "Bırak Allah aşkına makus kaderin önüne geçilmiyor, susuzluk diye diye kuruduk, psikolojimiz bozuldu, bari tadını çıkartayım, çiçeği-böceği gözlemleyip aşık insanın haleti ruhiyesine bürüneyim, (Türkçe meali; ben her bahar aşık olamıyorum, bari bu bahar olayım!)" diyorsanız valla bırakmam buyurun buradan aşık olun...

Mevsim geçişlerinde (ki bunun başında bahar geliyor) atmosferin değişen kimyası doğaya can katıyor, çiçekler açıyor, böcekler ötüyor, eriyen karlarla nehirler, dereler çağlıyor. Çağlayan nehirlerin sesi bile ruhumuzu dinlendiriyor. Tabiatı hamur gibi yoğuran atmosferdeki bu değişim insanoğlunu da tabii etkiliyor. Kan dolaşımı hızlanıyor, hormonlar daha bir hareketleniyor, sevme sevilme ihtiyacı da artıyor. Durum böyle olunca mantık ikinci plana geçiyor, sevmeler kolaylaşıyor.

Uzmanlar, depresif eğilimleri yüksek olanların kapalı, kasvetli, yağışlı günlere nazaran güneşli-açık günlerde psikolojilerinin daha yüksek olduğunu söylüyor. Hatta büyük yanılgımızı da düzeltiyorlar; yaz geceleri uzun diye sabahlara kadar oturup, ertesi gün öğlene kadar uyumanın bu mantığa göre hatalı olduğunu belirtiyorlar. Doğayı çıplak gözle bol bol gözlemleyebileceğimiz aydınlık saatleri uyku ile geçirmemek gerekiyor. Bu hatırlatmanın çok ses getirip uygulanacağını sanmıyorum ama ben meteorologluk görevimi yerine getirmenin hafifliğini duyayım bana yeter...
Yazının devamı...