"Beyza Bilgin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Beyza Bilgin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Beyza Bilgin

İnsan suresi

8 Temmuz 2015

İNSAN suresi Kuran-ı Kerim’in Medine’de inen surelerinden biridir. Bu surede, insanın yaradılmasına kadar sonsuzca uzun bir zaman geçtiğine dikkat çekilmiştir. En sonunda insan, katkılarla zenginleştirilmiş bir hücreden yaratılmış, denenmek üzere işitir ve görür kılınmıştır. Kendisine doğru yol gösterilmiştir, ister şükretsin ister nankör olsun, kendi iradesine bırakılmıştır.
İnsanın yaradılışı sadece İnsan isimli surede değil, bütün diğer surelerde de değişik yönleri ile anlatılmıştır. En önemlisi insanın yaradılacağının daha önce yaradılmış meleklere haber verilişidir. Burada meleklerden kasıt acaba insandan önce yaradılmış bütün diğer yaratıklar olabilir mi, diye düşünmüşümdür. Melekler bu duruma akıl erdirememişler ve sormuşlardır yaradıcıya, kendileri her türlü hizmeti görüp dururken insana ne gerek vardır diye. Hele bu varlık yeryüzünde kargaşa çıkarabilecekse! Yaradan’ın cevabı, “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim” şeklindedir. İnsan yaradılınca meleklere gösterilmiş, onu kabul edip secde etmeleri istenmiştir. Bunun üzerine hepsi kabul edip secde etmiştir.

ŞEYTAN KABUL ETMİYOR

Meleklerden bir bölümü vardır ki bunlar şeytan diye adlandırılmıştır, şeytan kendisinin insandan üstün olduğunu ileri sürerek ona secde etmeyi kabul etmemiştir. Eğer Yaradan kendisine izin verirse insanın nasıl kötülüklere saplanacağını ispat edeceğini ileri sürmüştür. Yaradan insana güvendiği için şeytana izin vermiştir, şeytan insan yaşadıkça yaşayacak, insanın peşini bırakmayacaktır. Bunun yanı sıra insana kendi cinsinden yol göstericilerle yardım edilmiş, şeytanın kötülüğe meylettirmesine karşılık doğruyu ve iyiyi gösteren peygamberler gönderilmiştir. Peygamberlerin yolunu seçenlere cennet, şeytanın yolunu seçenlere cehennem hazırlandığı son derece etkileyici ayetlerle bildirilmiştir.

SECDE EDENLER İNSANA EMANET

Yazının devamı...

Mezhepler arası din dersi

7 Temmuz 2015

TÜRKİYE’de ‘din bilgisi’ dersi okullarda mecburi dersler arasında okutulmaya başlanınca (1982), adının ‘din kültürü ve ahlak bilgisi’ olarak değiştirilmesinin sebebi, bu dersin mezheplerden birini dayatmayacak, aksine mezheplerin hepsine temel olacak, genel bir İslam din ve ahlak kültürü vereceğini garanti etmekti. Bu amaca hangi ölçüde erişildiği tartışılabilir. Fakat Türkiye eğitim politikasının izlediği bu yol, çağına göre önde olan, takdire değer bir yoldu.

MEZHEPLER AYRI DİNLER GİBİ!


Mezheplere göre ayrı kiliselerin ve derslerin olduğu ülkelerde mezhepler arası ayrılıklar giderek büyümüş, Ortodoks, Katolik, Protestan, Anglikan vb. mezhepler ayrı dinler manzarası almışlardır. Günün değişen şartları ve yeni ihtiyaçlar ise yeni yönelişleri getirmiştir. Din bilimlerindeki, özellikle din eğitimi bilimindeki araştırmalar, mevcut uygulamaların yetersizliğini ortaya çıkarmıştır. Artık tartışılan, din eğitiminin verilip verilmemesi değil, mezhepler arası, kültürler arası, hatta dinler arası eğitimin şeklidir. Değişik din ve kültürlerden insanların bir arada yaşadığı ülkelerde, aynı okula giden çocukların din dersinde, dinlerine veya mezheplerine göre ayrı sınıflara ayrılmaları yerine, aynı sınıfta, farklılıklarının bilincine vararak, nasıl barış içinde yaşayacaklarının denemeleri yapılmaktadır.

KÜÇÜK VE İLERİ SINIFLAR


Yazının devamı...

Türk Müslümanlığı üzerine

6 Temmuz 2015

TÜRKLER başlangıçta İslamiyete uzak bir tavır almışlar hatta ondan korkmuşlardı. İslamiyetin uzun ömürlü olamayacağına, azami yüzyıl içinde gerileyeceğine inanmışlardı. İslamiyeti yaymak üzere cihat faaliyetini yürüten Emevi-Arap saltanatına karşı direndikten sonra yenik düşünce, onlardan hiç de iyi bir İslamiyet örneği görmemişlerdi. Emevi hanedanı, Arap olmayan Müslümanları küçümseyen, onları mevali-köle sayan anlayışı yüzünden bir güven ortamı oluşturamıyordu, camiye bile silahla gidiyorlardı.

TÜRKLER ALIŞSIN DİYE

İslam dünyası bu dönemde, dini, içtimai, siyasi buhran ve nifaklarla öyle tehlikeli bir duruma düşmüştü ki, bir taze kuvvete ihtiyaç duyulmuştu. Dindar bir Emevi Halifesi olan Ömer İbn Abdülaziz, barışçı yollar denemişti. Horasan’a sığınan Hz. Ali taraftarlarına eziyet edilmesine son verdirmiş, onların mallarının geri verilmesini sağlamıştı. Vergi sisteminde de düzenlemeler yaptırmıştı. Mesela Horasan valisine emir vermişti ki, Müslüman olduğunu söyleyen Türklerden vergi almasın. Vali, Müslümanlığını sadece sözle beyan edenlere vergi muafiyeti uygulamanın uygun olmayacağı kanaatindeydi. “Türkler sünnet olmuyor, camiye gelmiyor, sırf vergiden kurtulmak için Müslüman olduklarını söylüyorlar” diyordu. Halifenin valiye şu cevabı verdiği kaydedilmiştir: “Allah Hz. Muhammed’i sünnetçi olarak göndermedi, dine davet için gönderdi. Sabredin, bırakın alışsınlar!” Fakat vergiler azalınca, yine şartlar ileri sürülmüştü: Sünnet olmak, Kuran’dan bir sure okumak, İslam’ın farzlarını yerine getirmek gibi. Ve İslamlaşma yeniden yavaşlamıştı.

SONUNDA İSLAM’I KABUL VE KATKILAR

Yazının devamı...

Eskiden çokkültürlülük

5 Temmuz 2015

ESKİDEN de farklı kültürler vardı, ancak o zaman hoşgörü terbiyesi ile birbirine zarar vermeden ve karışmadan farklı mekânlarda yaşamak yeterli olurken, şimdi sanki dünyadaki bütün mekânlar birbirine açılmıştır. Dünya genel olarak söylendiği gibi küçülmüştür. Fakat şunu da fark etmeliyiz ki, tek tek insanların, bireylerin dünyaları alabildiğine büyümüş, insanlar bu büyüklükle nasıl başa çıkılacağını gerçekten bilemez olmuşlardır. Endişelerden birisi geleneklerle ilgilidir, geleneklerin yok edilme tehdidi ile karşı karşıya olduğu düşünülmektedir. İkincisi, çok dinli toplum içinde hakikatin nasıl bulunacağı ile ilgilidir. Her din ve mezhep, mümini için tek hakikatken, şimdi adeta bütün yolların cennete götürebileceği gibi bir belirsiz görüşle karşı karşıya gelinmiştir.

Eski ama yabancı değil

Çokkültürlülük, bu içerik olarak bize yabancı olmayan, fakat kalıp olarak tercüme edilmiş yeni bir kavramdır (multiculturalism). Bizler Selçuklu ve Osmanlı geleneğinin mirasçıları olarak farklı dinlerin ve kültürlerin mensupları ile bir arada yaşama tecrübesine sahibiz. Tarihçiler ve sosyologlar, Osmanlı asker ve bürokrasisini yetiştiren sistemi çokkültürlülük (kozmopolit) olarak tanımlıyorlar ve ona “Osmanlı modeli” diyorlar. Padişahların yabancı soylularla evlenmeleri, azınlıkları sisteme katmaları ve istimalet, yani fethedilen yerlerde halka hoşgörü ile davranıp gönüllerini kazanmak suretiyle sosyal dengeyi kurmaları çokkültürlülüğü sağlıyordu. Çokkültürlülük bugün toplumlarda farklı ırk, dil, din ve ulusal geleneklerin bir arada yaşamasını onaylayan bir tanınma politikasının adı olarak kullanılmaktadır.

Düşmanlıklar unutulabilir mi?

Yazının devamı...

Kültürlerarası eğitim

4 Temmuz 2015

KÜLTÜRLERARASI eğitim, bir ülkede ya da bir bölgede yaşayan değişik insan topluluklarının ortak yaşama tam olarak katılmalarını sağlamak amacıyla düzenlenen eğitim şeklidir. Amacı, insan topluluklarını, aralarında din ve kültür bakımından var olan ya da olması muhtemel gerginlikleri ve önyargıları azaltmak üzere birbirlerine tanıtmaktır.
Kültürü etkileyen en önemli unsur dindir. Yakın zamana kadar din adamları ve cemaatler için iddia, kendi dinlerinin ve mezheplerinin, dinlerden veya mezheplerden biri değil, hak din veya mezhep olduğu idi. Diğer din ve mezhepler ise onlara göre, hayatı yorumlamadaki bilgi birikimi, sıradan tecrübeler ve sözde hakikatlerdi. Bugün bu iddia geçerliliğini tümden kaybetmiş değildir. Yine inananlar için inandıkları din veya mezhep en doğrudur, tek doğrudur. Fakat değişen bir şey vardır ki, o da farklı dinlerin müminlerinin aynı iddiaya sahip olduklarının bilincine varılmış olmasıdır. Bu iddiaya saygı gösterilerek konuşulması ve hareket edilmesi gerekmektedir.

TÜRKİYE’NİN DURUMU

Bu konuda yapılmış bir doktora (Hasan Coşkun, Eğitim Teknolojisi açısından Kültürlerarası Eğitim) Türkiye’nin kültürlerarası eğitime önem vermesi gereken ülkelerden biri oluşunun nedenleri üzerineydi. Öncelikle Türkiye, Batı Trakya, Balkanlar, Kıbrıs ve komşu ülkelerdeki Osmanlı mirasına sahipti. Ayrıca yurtdışına işçi göçü ile oralarda yerleşmeler, Türk Cumhuriyetleri ile yürütülen yoğun ilişkiler, Türkiye’nin Avrupa Birliği’nin üyesi olmak için çaba harcamakta oluşu, kültürlerarası çalışmaları gerektiriyordu. Fakat bir gerçek daha vardır ki, o da Türkiye’nin kendi içinde de İslam dininin farklı yorumlarından kaynaklanan cemaatleri vardır, Alevi cemaati gibi. Türkiye, tarihinden gelen tecrübeler ve yeni kazanımlarıyla kültürlerarası eğitimi öncelikle hak eden ve görev sayması gereken bir ülkedir.

HIRİSTİYAN AÇILIMI

Yazının devamı...

Tevrat, Kuran ve yaradılış

3 Temmuz 2015

İNSANLARIN yaratılması ve sonra cennetten kovulmaları ile ilgili hikâyenin, tarih içinde hiç eskimeyen bir konu olan kadın-erkek rekabetinde çok önemli rolü olduğu malumdur. Doğrusu ehlikitap, kadına ve erkeğe eşitsiz muamele yapmanın dayanaklarını kutsal kitaplarından çıkarmakta fazla zorlanmamıştır. Tevrat’ın Yaradılış bölümünde, Allah’ın erkeği (Âdem’i) yerin toprağından yaptığı, nefesinden üfledikten sonra onun yaşayan can olduğu yazılıdır. Allah’ın onun için bir bahçe yaptığı, bahçenin ortasında bir yerde iyiliği ve kötülüğü bilme ağacını bitirdiği, Âdem’e bahçenin bu ağacından yememesini, çünkü ondan yediği gün öleceğini tembihlediği de bildirilmiştir (2: 7-17).
Aynı bölüme göre Allah, Âdem’e yardımcı olması için, yerde ve gökte hayvanları yaratmış, Âdem bu hayvanlara isimler koymuştur. Bunların hiçbirinin Âdem’e gerçek yardımcı olmadığını gören Allah, ona en uygun yardımcıyı yaratmak üzere, Âdem’in üzerine bir uyku getirmiş, uyuyan Âdem’in kaburga kemiklerinden birini çıkararak yerini etle kaplamış, çıkardığı kaburga kemiğinden bir kadın yapmıştır. Allah kadını Âdem’e gösterince Âdem demiştir ki, “Bu benim kemiğimden kemik ve etimden ettir, buna kadın denilecek, çünkü o insandan alındı. Bunun için insan anasını ve babasını bırakacak, karısına sarılacaktır ve onlar bir beden olacaklardır.” Bu anlatımın sonuna şöyle bir cümle eklenmiştir: “Ve adam ve karısı çıplaktılar ve utançları yoktu.”

MECAZ İFADELER

Burada ilginç olan nokta, Âdem’in uyutulmasına rağmen olayların farkında oluşu ve kadın-erkek ilişkisini, sarılıp bir beden olacaklarını ifade edecek kadar bilmesidir. Yine de onlar, henüz çıplaklıklarının farkında değildirler ve utançları yoktur. Şeytanın kandırması ve yasak meyveyi yedirmesi ile ilgili anlatımdan da öğreniyoruz ki, Allah, Âdem’e, “Yasak meyveyi yediğin gün ölürsün” demiş olmasına rağmen, meyveyi yedikleri halde ölmemişlerdir. Daha önemlisi, şeytan yılan bedenine bürünerek önce kadını (Havva) aldattığı için yılanın ve kadının cezalandırılmasıdır. Yılan, karnı üzerinde sürünmek ve ömrünün bütün günlerinde toprak yemek üzere lanetlenmiştir. Onun ve kadının soyu birbirine düşman kılınmıştır. Soyun kadına bağlandığını da fark ediyoruz.

CEZALAR KADINA

Yazının devamı...

Cennetten inmek

2 Temmuz 2015

Rabbin emri, “Hepiniz oradan inin” şeklindedir. Olayın anlatılışı şöyledir:
“Biz Âdem’e emretmiştik, fakat o unuttu, onda bir azim bulamadık. Meleklere, Âdem’e secde edin, demiştik, secde ettiler, ancak İblis diretti. Dedik ki, ey Âdem, bu senin ve eşinin düşmanıdır, sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra yorulursun. Şimdi burada acıkmayacaksın, çıplak kalmayacaksın, güneşinden sıcağından etkilenmeyeceksin. Sonunda şeytan ona fısıldayıp dedi ki: Ey Âdem, sana ebedilik ağacını ve sona ermeyecek bir egemenliği göstereyim mi? Böylece ikisi birlikte ağacın meyvesinden yediler, mahrem yerleri görünüverdi. Üstlerini cennet yaprakları ile örtmeye başladılar. Âdem Rabbinin buyruğuna karşı gelmiş oldu. Rabbi onu yine de seçti, tövbesini kabul etti ve ona doğru yolu gösterdi. Oradan birbirinize düşman olarak inin, dedi” (20 Taha 115-123).
Cennet dünyada mı?
Ayetlerdeki anlatım şekli, genelde cennetin dünyadan başka bir yer olduğu kanaatini uyandırmıştır. Çünkü yorulmamak, acıkmamak, çıplak kalmamak, susamamak, güneşten etkilenmemek gibi tasvirler dünya hayatından farklı bir hayatı anlatır gibidir. Yine de konu tartışmalıdır. Bazı tefsirciler cenneti dünyanın dışında bir yer olarak, cennetten indirilmeyi de dünyaya atılmak olarak açıklamışlardır. Bazı tefsirciler ise, aynı surenin 55. ayetindeki, “Sizi şu topraktan yarattık, yine ona döndüreceğiz ve bir kez daha ondan çıkaracağız” ifadesine dayanarak, insanın bu dünyadan başka bir yerde yaratıldığına hükmetmenin anlamsız olacağını, nitekim Hz. Musa’nın kitabında da insanın bu dünyadan yaratıldığının bildirilmiş olduğunu (Tekvin: 3-23) ileri sürmüşlerdir. Âdem’in yaratıldığı cennet, bu dünyanın, o zaman için yaşamaya en elverişli bölgelerinden biri olabilir, dünyanın diğer yerleri böyle değildir, hayat mücadelesi gereklidir. Nitekim ayetlerde, Allah’ın Âdem’e cennette çıplak kalmayacağını bildirdiği halde, yasak meyveyi yedikten sonra, her ikisinin birlikte çıplak olduklarını fark ettiklerini okuyoruz. Demek ki cenneti anlatmakta kullanılan ifadeler, cennetin dışındaki dünya hayatının şartlarının ne kadar zor olduğunu anlayabilmemizi sağlayacak benzetmeler olarak alınabilir.


Kuran dili benzetmeli


Yazının devamı...

İyiyi veya kötüyü seçmek

1 Temmuz 2015

İstememiz de gerekiyor. Yoksa bütün aç kalmalar, Kuran hatimleri, çokça namaz kılıp çokça harcamalarla hayır yapmalar boşa mı gitmeli!
Günah işlemek insani bir zaaftır ve zaaflarımız tıpkı kuvvetlerimiz gibi insanca yaşayışımızın birer parçasıdır. Eğer Allah isteseydi insanları hiç günah işlemeyecekleri bir yapı ile yaratabilirdi. İnsanın böyle yaratılmamış olması, Allah’ın onu günah işlemeye teşvik etmesi anlamına gelebilir mi? Şüphesiz hayır! Yaratıcı insana hür irade, doğru ile yanlışı ayırt etme ve seçme imkânı ve kabiliyeti vermiştir. İnsanın zorla değil, yanlışı seçip işleme imkânı elinden alınarak değil, hür iradesi ile seçim yaparak iyi olması istenmiştir. İnsanların inanmaları ve inandıkları doğrultuda hareket etmeleri çok önemlidir, önemlidir ki cennet ve cehennem vardır.
İnsanların yaptıkları her hareket onların bir seviyeden bir seviyeye çıkmalarına veya inmelerine sebep olur. Bu iniş veya çıkışlar kendisine yarar veya zarar verdiği gibi diğer varlıklara da yarar veya zarar verir. Yanlışlarının veya yanılgılarının sonuçlarını görür görmez pişman olup bir daha böyle bir şey yapmamak üzere tövbe edenlerin, her pişmanlıkta ahlaki davranış seviyeleri yükselir. Pişman olmayıp tövbe etmeyenler ise davranış seviyeleri ine ine -Kuran-ı Kerim’in tabiri ile- kalpleri mühürlenmiş, gözleri perdelenmiş, kulakları tıkanmış bir hale gelirler, artık onların ıslahı çok güç olur. En güzel şekilde yaratılmış insanın en aşağı seviyeye indirilmesinin anlamı işte budur (esfel-i safilin - Tin Suresi).


Islah çareleri


Kuran, en aşağı seviyeye inmiş insanlarla başa çıkmak için, Ahiret cezasından önce, dünya hayatında uygulanacak bazı çareleri göstermiştir. Caydırıcı çarelerden biri kısas ahlakıdır. Malı gasp edenin elini kesme, bedensel organlara zarar verenlere göze göz dişe diş olmak üzere karşılıklılık uygulama, cezalarla durdurulabilen insanların hukukudur. Böyle insanlar her devirde bulunabilir. Nitekim bu tür cezaların uygulandığı ülkelerde, cami yollarında dilencilik yapan bu tür insanları görmek mümkündür. Bununla birlikte yine Kuran’dan ve diğer kutsal kitaplardan öğreniyoruz ki, Yaratıcı yarattığından pişman değildir. O, kullarından ümidini kesmemiş, onları terk etmemiş, terk etmeyeceğini bildirmiştir. Tövbe kapısı her zaman açıktır.

Yazının devamı...