"Bekir Coşkun" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Bekir Coşkun" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Bekir Coşkun

Kaymakam...

3 Temmuz 2009

Törende DTP’li milletvekilleri, belediye başkanları “devrim şehitleri”, yani ölen PKK’lılar için ayağa kalkmışlar, saygı duruşunda bulunuyorlar bir dakikalık.

Kaymakam kalkmamış, oturuyor...

Boynunu bükmüş...

Yüzünde gülmekle ağlamak arasında bir ifade var.

Hırsından belki, arada bir ağzının sol yanı açılıp kendi bıyığını yakalamak istiyor, yakalayamıyor.

(.........)

Ben o duyguyu bilirim.

Ebru ya da Tolga “Babamız bunu bilir...” diye başladıklarında, ağzım yan yatmış “8” rakamı biçimini alır, ilk kez görüyormuşum gibi sehpanın köşesine öyle bakarım...

Yazının devamı...

Siz uyurken...

2 Temmuz 2009

Gemiler geçti Boğaziçi’nden.

Bebeği oldu Tokat’ın köyünden Bergül’ün.

Siz uyurken...

Afrika’da otuz yedi çocuğu öldürdüler gerillalar. 

Yeryüzünde tam 500 milyon çift sevişti.

Ve 165 bin insan öldü dün gece.

Yarısı gençti...

Sancıları tuttu yoğun bakımdaki hastaların.

Yazının devamı...

Cumhuriyet kaçıyor, irtica kovalıyor...

1 Temmuz 2009

Bu tanımdaki “belge” sahte çıktı.

Peki “irtica” sahte mi?..

Değil...

İktidardaki arkadaşların yandaşı Haşim Kılıç başkanlığındaki Anayasa Mahkemesi’nin kararı var:

“İrticai faaliyetlerin odağı iktidardadır...”

*

Yazının devamı...

Darbe önleme duası...

30 Haziran 2009
Paşa’nın dilini narin eyle
Yüreğini serin eyle...
........

Tankın önünü rampa eyle...
Askerin tüfeğinin deliğine tıpa eyle...
........

Muhterem Cumhurbaşkanımız hazretlerinin zihnini açık eyle, muhafız alayını sadık eyle, her türlü bir tehlikeden ırak eyle yarabbim...
.........

Aziz ve muhterem Başbakan hazretlerimizin gözünü görür eyle... İktidar koltuğunun üzerinde durur eyle...
.........

Bilhassa...
Bülent Arınç beyefendi hazretlerinin sivri dilini oval eyle...
Ağzını büzgülü çuval eyle...
Dilini lâl, sözünü bal eyle ya rabbim...
.........

Yarab...
Partimize oy vermiş mümin ve imanlı kardeşlerimizin telaşını hoş eyle...
Kafası karışıp da karşı tarafa geçen kardeşlerimizin akıllarını kuş eyle...
Muhalif yazarların köşelerini boş eyle...
Yine de
Hasan Cemal kardeşimiz ile bilek güreştirmeye kalkan olursa tuş eyle...
.........

Emekli paşa canlı yayında ağzını açtığında onu haşat eyle... Nazlı Ilıcak hanımefendi kardeşimizi ona musallat eyle...
.........

Her kim ki fevkalede pek temiz partimizin aleyhine bir ifşaatta bulunacak olursa, cebinin kontörünü az eyle...
Bilgisayarına bir miktar virüs eyle...
Ona Silivri’yi üs eyle...
..........

Yarabbim...
Bu kullarının tertemiz, ak-pak iktidarı geldi kapına... Bu darbeleri önleme duamızı kabul eyle...
Darbe yapacak olan olursa, ona sükûnet eyle...
Tankını kamyonet eyle...
Postalını sandalet eyle...
Yarabbim...
Yazının devamı...

Deniz...

28 Haziran 2009

Martılar “Orası bizim yerimiz” der gibi etrafımda dönüp duruyorlar. Zaten ben de martı gibi başımı yana yatırarak bakıyorum havaya.

Ankaralı gazeteci denize gittiğinde “memleketin durumunu” düşünür. Misal; şu deniz ile demokrasimiz...

Ne kadar çok benziyor birbirine.

İçine edip, sonra girip yüzmek gibi ...

*

Bütün kanalizasyonlar denize bağlıdır bizde.

Kentlerde, kasabalarda, yazlık sitelerde, beldelerde, kooperatif evlerinde...

Yazının devamı...

Bu darbeleri kim yapıyor?..

27 Haziran 2009

*

Darbeleri “yaptıranlar”, aslında başbakanlarından seçmenine kadar sivillerdir.

Siviller Türkiye’yi yönetemediğinde... Devlet ortadan kalktığında... Anne “akşam dönmez” diye çocuklarını artık okula gönderemediğinde... Göbeğini kaşıyan baba şöyle der:   

“Bu asker ne yapıyor?..”

Ve küçük küçük çıkarlar-avantalar üzerine kurulu ulusal iradenin yeteneksiz-ufuksuz-basiretsiz ve gaflet içindeki Başbakan’ı, telefon açıp adamına sorar:

“Bak bakalım, Genelkurmay’ın ışıkları yanıyor mu?..”

Bu hep böyle olur...

Adam gibi işleyen dekokrasilerde muhtıraları aydınlar verirler... Darbeyi ise sandıkta seçmen yapar...

Yazının devamı...

Darbe...

25 Haziran 2009

Anladığım kadarıyla 29 yıl sonra Kenan Evren’e gidip “Niye darbe yaptın?” diye soracaklar.

Neye dayanarak yapacaklar bunu?..

Elbette Kenan Evren’in yaptığı, yürürlükte olan, geçerli bu anayasaya dayanarak.

Yani o an Kenan Evren kızıp “O zaman verin benim anayasamı...” diyerek ellerinden alıp yırtsa anayasayı...

Ne Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı kalıyor, ne Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığı, ne Deniz Baykal’ın muhalifliği, ne TBMM, ne siyasi partiler ne de darbeyi yargılayacak yargı...

*

Böyle ufak tefek teknik sorunlar var.

Misal; 12 Eylül’ü yargılayacak mahkemeler tabii ki “belge” isteyeceklerdir... İyi de; daha geçen gün ortaya atılan taze “darbe belgesini” bulamadı arkadaşlar...

Yazının devamı...

Vicdan...

24 Haziran 2009
Günlerimin sayılı olduğunu hissettiğimde... Vedalaşma zamanının gelmekte olduğunu doktorlar söylediğinde...
Yanıma hayat arkadaşımı isterim...
Onun ellerini isterim...
Bir ıslak mendili alnıma basarken, nemli gözlerini kaçıra kaçıra “beni sevdiğini” söylemesini isterim...
Ağlarsam, kimse bilmesin...
Sadece onun kulağına korktuğumu, erken ayrılmak, bırakıp gitmek istemediğimi söylerim...
Bunu hangi yasa yasaklayabilir?..

Eski Uludağ Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Yurtkuran, Ergenekon sanığı, kanser ve kalp hastası. Bazı organlarını aldılar, tekrar ameliyat olacak, doktorlar endişeli.
Eşi Merih Hanım kocasının yanında refakatçi kalmak istiyor, izin vermediler. Önce ondan “eşi” olduğuna ilişkin nüfus müdürlüğünden yazı istediler, sonra Haseki Hastanesi’nden aldığı “Refakatçi gerekir” belgesini reddettiler.
Bu haksızlık...
Bu boyutta mıdır kin?..
Bu kadar büyük mü nefretiniz?..
“Şüpheli”lere, “evrakta sahtecilik” yapanlara Türkiye’yi teslim edip, başlara taç yaparken... Bakanların bile “Utanıyorum” dedikleri “dolandırıcı”ları devletin en itibarlı koltuklarına oturtup korurken... Ama üniversiteler kurmuş, ormanlar yetiştirmiş, binlerce bilim adamı kazandırmış olanları hapse atmak gibi bir tarihi yanılgıdan söz etmiyorum...
Ya da; kayıp trilyon mahkûmunun, villasının havuzu başında geçirdiği “hapis” cezasını affeden adalet ahlakı değil söz konusu olan...
Can Dündar dünkü yazısında buna “Habis vicdan kanseri” diyordu.
Sözünü ettiğim şey o; vicdan...

Radyodan “Suçu kanıtlanıncaya kadar kimse suçlu değildir” palavrasını dinlerler kapıdaki nöbetçiler... Bir hasta ranzasında, sancılar gelip giderken... Boşluğa bakıp bir el ister insan...
Hayat arkadaşının elini...
Bir ömür boyu sürmüş uzun yol arkadaşlığının kokusunu duymak ister hasta...
Söyler misiniz:
O “Suçu kanıtlanıncaya kadar kimse suçlu değildir”i unutup, bu kadar mı ağır olur ceza?..
Vicdan!..
Yazının devamı...