"Banu Şen" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Banu Şen" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Banu Şen

Çözüm reçetesi

Göçmen dosyası - 4

Çözüm reçetesi

İZMİRLİ Avukat Taner Kılıç bugünlerde farkındalığın arttığı mülteci sorunuyla ilgili uzun yıllardır çalışıyor. Kılıç; 2000-2006 arası İzmir’de bulunan Mülteci Der’in ilk gönüllü koordinatörlüğünü yürüttü. Uluslararası Af Örgütü (UAÖ) Türkiye Şubesi kurucularından ve halen Yönetim Kurulu Başkanı olan Kılıç, İzmir Barosu’nda Göç ve İltica Komisyonu’nda da çalışmalar yapıyor. Göçmen Dosyası’nın son bölümünde görüşlerini sorduğumuz Taner Kılıç, DHA Bodrum muhabiri Nilüfer Demir’in dünyayı sarsan unutulmaz fotoğrafı ile ilgili de ilginç tespitlerde bulundu. Kılıç, Türkiye’nin ve dünyanın yaşadığı göçmen krizi konusunda önemli saptamalar yaparak, çözüm reçetesini anlattı.
• Mülteci sorununun İzmir’de artmasıyla mı bu alan ilgi duydunuz? Bugüne kadar ilk gönüllü koordinatörlüğünü yürüttüğünüz dernek, mültecilere hangi konularda destek oldu ve olmaya devam ediyor?
- Mülteci Der’in ilk gönüllü koordinatörlüğü sorumluluğunu 2000-2006 arasında yürüttüm. Uluslararası Af Örgütü 2000’lerin başında bu konuda bana İngiltere ve İsviçre’de eğitimler vermişti. Ancak Mülteci Der’in İzmir’de kurulmasında elbette o tarihlerde yaşanan göç ve iltica akınının artmasının büyük rolü bulunmakta. Dernek büyük oranda bireysel hukuki yardım / danışmanlık, lobi ve kampanya faaliyetleri yürütüyor.
• İzmir Barosu’nda da bu konuda çalışmalarınız bulunuyor. Anlatır mısınız?
- İzmir Barosu nezdinde 3 yıl kadar önce ‘Göç ve İltica Komisyonu’nu kurduk. En önemli fonksiyon baroların yürütmekte olduğu ‘Adli Yardım’ mekanizmasının göç ve iltica alanında mağdur ve hukuki yardıma ihtiyacı olan yabancılar/sığınmacılar için kullanılmasını sağlamaktı. İzmir Barosu’na kayıtlı 80 kadar avukata 3 ayrı eğitim verdik ve adli yardım kapsamında bu avukatlar bu alandan gelen talepler doğrultusunda görevlendiriliyorlar. Ayrıca Ege ve Marmara illerinin tüm baroları ile Türkiye’de bu alanda bazı önemli şehir barolarını davet ettik, eğitimler verdik. Bir tanesinde Hollanda Mülteci Konseyi ve Hollanda’da göç alanını yürüten birimlerle bir çalışma gerçekleştirdik. Bu alanda Türkiye’de öncü Baroyuz dersem, sanırım diğer barolara pek haksızlık etmiş olmam.
• Türkiye Şubesi’nin yönetim kurulu başkanlığını yaptığınız Af Örgütü dünyada pek çok insan hakları ihlallerine dikkat çekiyor, ancak son zamanlarda en çok rapor yayınlanan, açıklama yapılan konuların başında Türkiye’deki göçmen ve mülteci sorunları geliyor. Yayınladığınız raporların, çalışmalarınızın ülkelerin politikalarını değiştirebildiğini küçücük de olsa dikkat çekebildiğinizi düşünüyor musunuz?
- Elbette Uluslararası Af Örgütü’nün çalışma ve raporlarının etkili olduğunu düşünüyorum, bunun için gayret ediyoruz. Hiçbir ülke “UAÖ bu konuda beni eleştiren bir rapor yazdı, ben de bu konudaki yanlışlarımdan dönüyorum” demiyor, demez. Ancak rapor ve çalışmalarımızın kamu otoriteleri tarafından dikkatle takip edildiğini biliyoruz. Bunu bir de ülkelerin birbirlerini eleştirirken UAÖ raporlarına atıf yapmasından anlıyoruz.

AYLAN’IN FOTOĞRAFI

Çözüm reçetesi

• Yıllardır bu soruna ışık tutmaya, dikkat çekmeye çalışırken bir gün bir fotoğrafın bir anda dünyanın vicdanını sızlatmasına nasıl bakıyorsunuz?
- Fotoğrafın gücüne bağlıyorum. İşin ilginç yanı, yıllardır bu alanda mülteci fotoğrafları mültecinin kendisi ve ailesini riske soktuğu için, etik ilkelerce biz mülteci hakları aktivistleri tarafından fotoğraflar uygun görülmedi. İlla bir fotoğraf kullanılacak ise arkadan veya gölge kullanmak gibi metotlar kullanılması istendi. Ben doğrusu ilgili kişi çok politik ve gerçekten kimliği saklanması gereken bir kişi değilse, bu etik ilkenin çok abartılarak uygulandığını düşünüyordum. Şimdi bir fotoğrafın birçok ülke ve aktör nezdinde algıyı ne kadar değiştirebildiğini görüyoruz. Ancak unutmamak gerekir ki, bir fotoğraf ile değişen algı bir başka fotoğraf ile de tersi yönde yeniden değişebilir demektir. Yani, suç işleyen bir mültecinin (hırsızlık veya adam öldürme gibi) bir fotoğrafı uygun koşullar ve sunuluş şekli ile ortadaki olumlu algıyı bir anda değiştirebilir. Türkiye’de hatırlarsanız Suriye savaşının başladığı yıl içinde Türkiye’ye sığınan mültecilere yönelik öncelikle yürütülen ve yükseltilen ‘Suriyeli terörist’ algı tırmanışı, Menderes’te yaşanan ve 63 Suriyelinin ölümü ile sonuçlanan kazadan sonra ‘Onlar da insan ve savaştan kaçıyorlarmış’ algısına dönmüştü.
* Peki Aylan Kurdi’nin fotoğrafından sonra dünyada ve Türkiye’de verilen mesajları gerçekçi buluyor musunuz?
- İlticanın İnsan hakları Evrensel Beyannamesi Madde 14’te tanımlanan temel bir insan hakkı olduğunun değişik eğitim metotları ile iyice kavranması ve mültecilerin keyfi nedenlerle bir yolculuk içinde olmadığının iyi anlatılması gerekiyor. Bundan sonra algı kırılmaları daha az yaşanacaktır (sıfırlamak zaten imkansız). Olumlu mesaj veren halkları, sivil toplumu samimi buluyorum, ancak bunun kalıcı olması için çalışmak lazım. Devletlerin ise yarın çıkarları doğrultusunda ne mesaj vereceği belli olmaz. Ancak sivil toplumu kuvvetli olan ülkelerde devletlerinin politikalarına dahi etki etme imkanları tabii ki her zaman için söz konusu.

DAHA İYİ KOŞULLAR İÇİN AVRUPA

• Türkiye’ye sığınan özellikle de Suriyeliler’in ölümü göze alıp kaçmayı düşünmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Neden sadece yüzde 10 gibi bir kısmı kampları tercih ederken yüzde 90’ı Avrupa’ya gitmek istiyor?
- ‘Suriyelilerin yüzde 10’u kampları tercih ediyor’ diye bir tespit bence doğru değil. ‘Kampların kapasitesi Türkiye’de bulunan Suriyelilerin takriben yüzde 10’una tekabül ediyor’ demek sanırım daha doğru olur. Zira, Türkiye 230 bin civarında bir kamp kapasitesine ulaştıktan sonra, yeni kamp yapımını durdurdu ve adeta Suriyelilerin Türkiye’nin şehirlerine yayılması istendi. Ancak bu ‘kontrollü ve yönetilen’ bir strateji değildi. Sağlık hizmetinden başka Suriyelilerin sosyal hakları ve insanca yaşamalarına dair hemen hiçbir düzenleme yapılmadı. Kamu tarafından hiçbir ‘otomatik’ işleyen bir yardım mekanizması çalıştırılmadı. İnsanlar Türkiye’nin şehirlerindeki hayırsever insanlar ve insani yardım kuruluşlarının yardımına/insafına terk edildi. Hukuki düzenleme, Geçici Koruma Yönetmeliği, gelişlerin neredeyse 4. yılında (22 Ekim 2014) hazırlanabildi, ancak hemen hiçbir temel meseleyi çözmedi.

TÜRKİYE’DE UFUK GÖRMEDİLER

En sorunlu ve acil çözüm bekleyen çalışma ve eğitim konuları bu yönetmeliğin atıf yapmasına rağmen ilgili düzenlemeler seçimler öncesi yapıl(a)madı. Seçimlerde Suriyelilerin miting meydanlarında partiler tarafından nasıl konu edildiğini hatırlayalım. Bu durumda Suriyeliler meslekleri, eğitim durumları ve her hangi bir kalifikasyonları dikkate alınmadan illegal ve kayıt dışı bir çalışma ortamında kendilerini buldular. Çok zor ve kısmen gerçekleştirilen kayıt işlemlerinden sonra ne şehirler, ne de ulusal düzeyde uyum ve entegrasyona yönelik stratejiler ve politikalar oluşturulmadı. Oluşturuldu ise benim bile duymayacağım bir düzeyde tutuldu. Özellikle bu konuda çalışmak üzere kurulan Göç İdaresi Genel Müdürlüğü (GİGM) kuruluş sürecine denk geldiği bu aşamada neredeyse hiç konuşmadı. Bu durumda insanlar, özellikle eğitimli olanlar, Suriye’deki savaşın gittikçe çıkmaza girdiğini ve yakın gelecekte güvenli bir Suriye oluşmayacağını görenler kendilerine Türkiye’de bir ufuk ve gelecek göremediler. Benim bizzat tanışmış olduğum çok eğitimli kişiler Türkiye’de kendilerine layık görülen yaşam standartları yerine çok olumlu duyumlar aldıkları Avrupa’da kendilerine görece daha iyi koşullarda bir gelecek arayışına girdiler ve Avrupa’ya gittiler.
• Bu sorun en basit cümlelerle nasıl çözülür? Sabahlara kadar kıyılarda bekleyip, ilkel botlarla, karanlık insan kaçakçılarına binlerce Euro verip, ölümü göze alıp kaçan bot içerisindeki insan görüntüleri bir gün azalır mı? Yoksa bu böyle ne zamana kadar sürer gider?
- İnsan kaçakçılığı bir sebep değil, sonuçtur. İnsanlar macera olsun diye hayatlarını riske eden yolculuklar içine girmiyorlar. Basit cümle ile çözümü ifade etmek çok kolay; insanların ülkesinde güvenli yaşam alanı oluştuğunda böyle bir mesele kalmaz. Ancak ülkelerde insanları ülkeden kaçırtacak, onurlu ve güvenli bir yaşam arayışına itecek nedenler ortadan kalkarsa kimse vatanından ayrılmak istemeyecektir. Bu olmadığı müddetçe yolculuk koşulları ne kadar riskli olursa olsun, insan kaçakçılarına ne denli ağır cezalar verilirse verilsin bu nüfus hareketi son bulmaz. İnsanlık tarihi böyle geçmiştir, böyle de devam edecektir.

X