"Bahar Akıncı" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Bahar Akıncı" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Bahar Akıncı

Üniversitede seyahate götüren işiniz olsaydı?

20 Şubat 2016

Bizi aldı, 28 ‘can’la yerden yere vurdu, sonra aldı Diyarbakır’daki 6 şehitle karşı duvara çarptı. El yordamıyla hayata tutunmaya çalışıyoruz. Benim artık ellerim acıyor, her yanım yara bere içinde. O yüzden bana ilham veren kadınların hikayelerini bir süre daha yazmaya devam edeceğim. Bana umut veren, bana iyilik veren, size de iyi gelir belki diye...

 

Yekta’nın hikayesi

 

Yekta Özcan benim tamamen tesadüfen tanıdığım, uzun süre Uzakdoğulu sanıp, ‘bu hoş kadının bu ülkede ne işi var, bak bir de ne güzel yer açmış’ dediğim, sonra Yekta’nın bildiğin Türk çıktığı ve hikayesini öğrendiğimde çok etkilendiğim bir kadın. Ortakları Baran ve Candaş’la birlikte, Alsancak Bornova Sokağı’nda açılan Arjantn Pub’ı ‘La Puerta’nın kurucuları. İlham veren kısma, az sonra geliyoruz, az sabredin. Yekta, 2004 yılında Anadolu Üniversitesi İktisat Bölümü’nden mezun olduktan sonra, yine aynı üniversiteden mezun olan arkadaşıyla Eskişehir’de mütevazi bir cafe açarak iş hayatına atılmış. Yaklaşık 9 yıl Eskişehir’de başka iş ortaklarıyla devam ettikten sonra İzmir’e taşınmış, Alsancak’ta derbeder haldeki eski levanten köşkünü kiralamışlar. Yaklaşık 7 ay süren restorasyonun ardından şu anki iş ortakları Baran Binboğa ve Candaş İnceer ile beraber konsepti ve işletmecilik anlayışı tamamen kendilerine özgü La Puerta ortaya çıkmış. La Puerta benim de İzmir’e her geldiğimde uğradığım, yabancı misafirlerimi götürdüğüm, tamamen Güney Amerika ruhunun hakim olduğu kıpır kıpır bir yer. Ama asıl hikaye bundan sonra başlıyor.

 

Yazının devamı...

Aşktan utanan ülkeye iyi gelen kadın

13 Şubat 2016

İsmini ilk kez, berbat bir ayrılık süreci yaşadığım dönemde, bir Türk filmi melodrama ile ayrıldığım insanın kız kardeşinden duydum. Yıl 2014. Artık nasıl acınacak haldeysem, kızcağız ¨sen hiç Seda Diker okudun mu?¨ dedi. İçimi çeke çeke, sümüğümü sile ¨kim ki o?¨ dediğimi hatırlıyorum. Sonra bir baktım etrafımdaki bütün kadınlar, çatır çatır Seda Diker okuyor.  Çaktırmadan ya da aleni, vapurda ya da evde.

 

Gidip önüme ilk gelen kitabını aldım. ¨Aslında ayrılık da yoktur¨. E ben her şeyi yanlış yapmışım ya? Kendimi, manyetik alanımı, kendi ruh dengemi yöneteceğime karşımdakini yönetmeye kalkmışım. Bunu da bir güzel, ağzıma gözüme bulaştırmışım. Bir allahın kulu da bana ¨sen ne yapıyorsun güzel kardeşim¨ dememiş iyi mi?

 

Aradan epey bir zaman geçti, bu esnada Seda’nın bütün kitaplarını okumaya başladım.

¨Beni Ararken, Aslında Giden Erkek Yoktur, Aslında Ayrılık da Yoktur, Haz, Duygu Simyacısı

ve Şeytan Tüyü Var Sende¨. Okudum, düşündüm, kitaptaki spritüel egzersizleri uygulamadım. Bir şey oldu, bana iyi geldi. Daha iyi hisstmeye başladım. Korkularım, endişelerim azaldı, daha mutlu bir insan haline gelmeye başladım.

Yazının devamı...

22 yaşındayken 03:30’da ne yapıyordunuz?

6 Şubat 2016

Sıcacık yatağımda uyuyordum. Evet babam emekli olmuştu ve çalışmak zorundaydım. Ama gecenin 3’ünde değil. Sabahın 8’inde. İşyerinden de koştur

 

koştur okul. Çünkü o yaşta, kendi şirketimi, işimi kuracak bilince sahip değildim. Şimdiki 90’lılar sahip! Evet, bildiniz. “Başaran kadınların ilham veren

 

hikayeleri” yazı dizisi, dördüncü bölümü ile devam ediyor. Yine bir 90 kuşağı küçük kadın hikayemizin esas kızı; İrem Tonguç...

 

Hikayesi, 2014 yılında, 22 yaşında, Marmara Üniversitesi İktisat Fakültesi öğrencisiyken (hala öğrenci) kurduğu, bugün İstanbul’dan Ankara’ya,

Yazının devamı...

Yaşasın 90 kuşağının küçük kadınları

30 Ocak 2016

Sen yazılanları bir tut, kadınlar – gençler – anne babalar – işini kurmak isteyenler, kendi aralarında bir paylaş, ah be dedim, demek ki, gerçekten ilham veriyor hikayelerim. Hikayeleri ben yazıyorum, ama kahramanları başka başka. 

Bu kez, 90 kuşağından iki zıpkın gibi, duyarlı, akıllı, başkalarına fayda sağlamak için çırpınan, çevreye duyarlı, çocuk seven bir de üzerine kendi tasarımları ile iş kuran, iki genç kadın var kadrajımda. Vera ve Valerie Antebi. Hikayenin ismi ise “ANTEBİES”. 90 kuşağının neler yapabileceğini zaten yakın geçmişte görmüştük. Oradan anladık ki, bunlar durduğu yerde durmayacak, plazalara bizim gibi senelerce tıkılıp kalmayacak. Bir iki sene çıraklık, bir iki sene kurumsal hayat, ondan sonra pırr kendi işleri! Üstelik deli gibi sermaye gerektirmeyen iş fikirleri bularak. Ama burada dur! Dudak uçuklatan sermayeler gerektirmemesi, fikrin daha önce denenmemiş, özgün, fayda sağlayan, hayatı kolaylaştıran bir buluş olmasını gerektiriyor. İşte ancak o fikirler tutuyor ve işe dönüşüyor. Yoksa, herkes butik açıyor. Herkes bebek maması üretiyor. Herkes tahta oyuncak yapıyor. Sen o tahta oyuncağın bacağından evin tozunu alan astronot yapabiliyor musun, bunu yaparken de ihtiyaç sahibi 20-25 kadına iş verip 20-25 ailenin karnını doyurabiliyor musun, esas numara orada.

Hikaye nasıl başlıyor?

 

Hikayemize geri dönelim.... Vera ve Valeri, İzmirli tekstilci bir aileden gelen iki kuzen. Uzun yıllar New York’ta tasarım eğitimi alıp bu konuda farklı yerlerde çalışmış. Türkiye’ye geri dönmeleriyle beraber hayallerinde Türk kültürünün en güzel parçalarından biri olan el sanatlarına ve tasarıma olan ilgi ve tutkuları, hatta çocuklar ile birleştirmek var. Ama nasıl? Araştırmalar, çizimler, denemeler, yanılmalar sürerken bir gün yolları bir sosyal sorumluluk projesi kapsamında Bayraklı’nın, hayatın zor olduğu mahallelerinden birine düşmüş. Önce kumaş işi yapan ailelerinin kullanmadığı kumaşları buradaki ihtiyaç sahibi kadınlara ücretsiz verip onlara dikiş-kalıp öğreterek geçmiş epey bir zaman. Bu farklı nedenlerle çalışma imkanı olmayan fakat çok yetenekli bir grup kadının da verdiği cesaret ve aralarında kurulan dostluk ile başarırız demişler ve onların el emeği ile yaptıkları ürünler, kuzenlere ANTEBİES bebeklerini oluşturmak için ilham vermiş.

ANTEBİES bebekleri de ne?

Yazının devamı...

Tullaa dünya markası olma yolunda

23 Ocak 2016

“Bombalar patlıyor tepemizde, bir tane mi güzel haber olmaz bu memlekette?” Sonra da demiştim ki, “bundan böyle bir kaç hafta boyunca size umut veren hikayeler yazacağım, başaran kadınların hikayelerini”. “Olmaz, yapamazsın, bu erkek işi, altından kalkamazsın” diyenlere inat; etrafına umut olan, ilham veren, istihdam yaratan, yılmayan, çalışan, sabahın 6’sında dükkan açan, üretimin başına geçen, hayal gücüyle sınırları zorlayan kadınlar. Ve ilk hikaye geçtiğimiz hafta, bütün o parlak kariyerini bir tarafa itip eşi-çocuğu İstanbul’da yaşarken, İzmir’e dönüp babasının boyoz fırınını devralıp kepenk kapatmayan Berrin Akar Rasuli’nin hikayesi ile başlamıştı.

O kadar çok paylaşıldı, o kadar güzel mailler, yorumlar geldi ki... Berrin’in hikayesi umut oldu, ilham verdi bir çok kadına. Bugün bir başka ilham veren “başaran kadın” hikayesi var sırada... 2011’de kızlarına ördüğü battaniyelerden yola çıkıp bugün Türkiye’nin en ünlü mağazalarında satılan çantaları ile atölyelerinde 70 küsur kadına istihdam sağlayan bir anne-kızın hikayesi... Çünkü, kadın isterse her şeyi yapar. Her zorluğun üstesinden gelir. Sizin de varsa etrafınızda böyle kadınlar, yazın bana hikayelerini. Birlikte umutlanalım bu ülke için.

 

 

El örgüsü battaniyeden, arzu nesnesi çantalara

 

Tülay Arslan 29 yıllık mutlu bir evliliği olan, hayatı boyunca çalışmış, çabalamış, yılmamış, vazgeçmemiş girişimci bir kadın. Foça doğumlu, çocukluğu anneannesinin kendisine aldığı ip ve tığlarla bir şeyler örmeye çalışarak geçmiş. Liseden sonra 2 yıl resim seramik okumuş. 2011’e dek, kızlarına, kızlarının arkadaşlarına, kendi arkadaşlarına, koltuğunda oturduğu yerden battaniyeler, şallar, örmüş. O kadar beğenilmeye başlamış ki, renkler, desenler, modeller, etrafındaki herkes ister olmuş. Zaman içinde ip aldığı dükkanlarda, toptancılarda örgü örüp para kazanmaya çalışan kadınlarla tanışmış. Gide gele ilişkileri güçlenmiş, yavaş yavaş yetişemediği işleri bu emekçi kadınlara vermeye başlamış. Onun başladığı, rengini, modelini belirlediği işleri emekçi dostları bitirmeye başlamış. Her biri, yakınını komşusunu getirmeye başlamış, komşuma da iş var mı diye. Onlar kazanmış, Tülay Hanım’ın evi örgü ve kadınlarla dolmuş. Onlar Tülay Arslan’a, o da tüm o kadınlara yardım etmiş.

Yazının devamı...

Başaran kadınların ilham veren hikayeleri

16 Ocak 2016

Başaran kadınların hikayelerini. “Olmaz, yapamazsın, bu erkek işi, altından kalkamazsın” diyenlere inat, etrafına umut olan, ilham veren, istihdam yaratan, yılmayan, çalışan, sabahın 6’sında dükkan açan, üretimin başına geçen veya hayal gücüyle sınırları zorlayan kadınlar. Çünkü, ben de o kadınlardan biriyim. Tek başıma koca bir hayata karşı duruyorum. Çalışıyorum, üretiyorum ve hiç vazgeçmiyorum. Kadın isterse her şeyi yapar. Her zorluğun üstesinden gelir. Sizin de varsa etrafınızda böyle kadınlar, yazın bana hikayelerini - baharakinci@hurriyet.com.tr - birlikte umutlanalım bu ülke için.

Boyoz’un hikayesi

Bilmeyenler için kısaca anlatalım; boyoz 1492’de İspanya’dan Türkiye’ye yerleşen Sefaradlar tarafından Anadolu ve özellikle İzmir mutfağına katılmış, damak tadı ile özdeşleşmiş, mayasız bir hamur işi. İzmirlileri ve kente gelenleri sabah kahvaltılarında delirten, sokak işi, şahane lezzet. Buraya kadar bir numara yok. Hikaye bundan sonra başlıyor.

Mustafa Akar’ın hikayesi

Hikaye; 1957 yılında İkiçeşmelik yokuşunda, Agora’nın arka sokağında Yako Usta’nın fırınını işleten Avram Usta’nın kendi gibi ustalar yetiştirme hevesiyle başlıyor. Ki, o zamanlar Berrin henüz vitaminde portakal. Henüz 13 yaşında olan, Bulgaristan’dan göç edip İzmir’e gelen kocaman lakaplı Mustafa Akar, (Berrin’in babası) fırına çırak olarak giriyor. Çıraklık, ustalık derken artık Yako Usta’nın bir araya getirdiği bir “dostlar” grubu oluşuyor. Bu grup yıllarca birbirinden ayrılmıyor ve kendileri gibi boyoz ustaları yetiştirmek için büyük emekler veriyor. Bu arada yıl oluyor 1983! 1957’de Yako Usta’nın fırınına çırak olarak giren Mustafa Akar, boyozu herkesle buluşturmak adına sahip olduğu tek mülkü satarak Kıbrıs Şehitleri’nde fırın satın alıyor. 1957’de başladığı boyozun hikâyesini 1983’te Alsancak Dostlar Fırını ile yeni bir noktaya taşıyor.

Berrin’in hikayesi

Yazının devamı...

Jenifır’cığım bu yaz muhakkak bekliyoruz!

9 Ocak 2016

Çeşme yarımadası, bu 100 maddelik listeye, 14. sıradan girdi. Gerçekten büyük başarı. Ben de boş durmadım; Amerikalı Jenifer ile sevdiceği Bob, bu yaz Çeşme’ye gelsinler diye oturdum bir mektup yazdım.

“Sevgili Jen;
Duydum ki, sizin New York Times, bizim memleketi 2016’da gidilecekler listesinde 14. sıraya koymuş. Öncelikle Allah bin kere razı olsun. İnşallah sen, Bob, Jeyk, Maykıl, Hale, Jale bütün mahalle toplaşıp gelirsiniz. Ancak maazallah, temmuz–ağustos aylarını tercih edersiniz diye arkadaşın olarak bir kaç uyarı yazmam şart! Kural 1; gözünüzü seveyim araç kiralayın. Mümkünse 5 ay önceden rezerve edin, parasını da peşin ödeyin. Yoksa sezon ortası, büyük kazıklanırsınız. Çeşme’de arabasız sen bir hiçsin Jenifır. Olur da orta sınıf bir araç kiralarsan yine hiçsin. Trafik kurallarına uyarsan da hiçsin. Diyelim ki uydun, Çeşme Merkez’den Alaçatı’ya ulaşman yaklaşık 1.5 saatini alacağından en yakın bakkaldan Türk ehliyetini al ve kendini yollara at. Zira biz hepimiz Çeşme’ye gelirken ehliyeti bakkaldan alıp geliyoruz.

Lüks arabanı kiraladın, otellerde zar zor bir yer buldun, zannetme ki, Çeşme’nin serin suları seni bekliyor. Önce soyadlı bir arkadaş bulman gerekiyor. Soyadı tanınan arkadaşın yoksa ailecek hiçsiniz. Bizim buralarda denize girip serinleyebilmek için soyadının iyi biliniyor olması şart.

Yazının devamı...

Sen istiyor marka ülke olmak, uzatacak sezon!

2 Ocak 2016

Ki, ilişkimiz zaten epeydir pamuk ipliğine bağlı gidiyordu. Başlangıçta her evlilik gibi, her şey toz pembeydi. Rus komşular akın akın Bodrum’a, Antalya’ya geliyor, bacağı 2 metro kızlar plajlardan, burnu votka kırmızısı erkekler barlardan fışkırıyordu. Abromoviç, Çeşme’den biiç satın alıyor, teknesiyle ve verdiği partilerle ilgili efsanelerin biri bitip biri başlıyordu. Hatta iş daha o kadar ilerledi ki, bu aşk uğruna Marmaris’te, Antalya’da sadece Ruslara hizmet veren oteller açıldı. Gidiyorsun otele diyor ki, Türk müşteri kabul edemiyoruz. Neden? Otelimiz sadece Rus müşterilerimize hizmet veriyor. Ama otel Antalya’da. Sırtımızı her türlü vermişiz Ruslara; yerli turizmi, haydi geçtim Avrupalı kaliteli turisti hiç kaale almamışız, hizmet standartlarımızı yükseltmek yerine Rus arkadaşlara votkayı dayamak işmize gelmiş, şimdi ağlayana sormazlar mı “alçaklara kar yağıyor üşümedin mi? Sen bu işin sonunu hiç düşünmedin mi?” Ben sorarım arkadaş.




Pastan küçüldüyse pazarını büyüt

Hep İtalya’dan örnek veriyorum biliyorum, ama tutamayacağım kendimi. Arkadaş, bir ülke yılın 12 ayı, yaz-kış-çamur kıyamet demeden bu kadar mı güzel pazarlanır? Tamam. Tarihtir, gustodur, yemektir hepsinin toplamı İtalya. Ama İtalyan turizmi aynı zamanda müthiş bir pazarlama projesi. Köyleri bile birer arzu nesnesi. En büyük numarası da yaş aralığına ve milletine bakmadan bütün dünyaya oynaması. Pastada bir kaç ülkeden pay almak yerine, pazarı büyütüp dünya üzerindeki her seyahat severin zihninde ortak bir İtalya algısı oluşturmak bunu, dünya çapında görsellikle pekiştirmek.


Yazının devamı...