"Bahar Akıncı - Kelebek" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Bahar Akıncı - Kelebek" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Bahar Akıncı - Kelebek

Galata’ya Alman gelmiş, öyle coştu deli gönül!

 Hayatımda ilk çektirdiğim ecnebi selfie’si 13 yaşımda. Yer Foça, mekan Anzak Koyu. Tesis mesis yok. Havlu üzeri salçalı ekmek, az biraz da zeytinyağlı, takılıyoruz.

 Galata’ya Alman gelmiş, öyle coştu deli gönül

 

Bagajda bir koca buzluk. İki de portatif şezlong. Derken Finli bir aile geliyor koya. Televizyon izler gibi izlemeye başlıyoruz 3-5 Türk aile. Bir de kızları var ben yaşlarda. Finli Milla bikinisiyle, ben yüzücü mayomla.

 

İngilizce’yi yeni sökmeye başlamışım. Annem diyor ki, ¨Git kızım tanış, iki kelime İngilizce konuşursun.¨ Günübirlikçi komşumuz Hatice Teyze diyor ki, ¨Kalk kız, fotoğraf da çekilirsin.¨

 

Facebook yok, instagram hiç icat olmamış, neyleyim Milla ile fotoğrafı?

 

Zaten İngilizcem de Yes ile No’dan hallice. Kız ¨how are you¨dan başka cümle kursa, mala bağlayacağım. Babam ¨O kadar parayı boşuna mı döküyorum ben koleje?¨ diye kafama kafama vuracak (sonraki yıllarda sınıfta kala kala devlet okuluna geçtim).

 

İstemeye istemeye gidiyorum yanına. Sen bizim how are you ile başlayan muhabbet, annemin kızın ağzına dolma tıkıştırması, Hatice Teyze’nin kızın annesine Boşnak böreği tarifi vermeye kalkışması ile doruğa tırmanıyor. Ayrılırken sarılmalar, ağlaşmalar, adres alıp vermeler.

 

Milla, hayatımdaki ilk ecnebi mektup arkadaşım.

 

Sonra İstanbul. Yerebatan’daki kuyrukta, Galata Kulesi’nin önünde, Topkapı Sarayı’nda, Eminönü’nde, Kapalıçarşı’da, İstiklal’de... Sanırsın Birleşmiş Milletler toplaşmış İstanbul’un en güzel zamanı olan Eylül’de bize gelmiş. Biz de öyle sanıyoruz, epey bir süre.

 

Geliyorlar da geliyorlar. Özal döneminde geliyorlar. Mesut Yılmaz’da geliyorlar. Demirel’de, Çiller’de geliyorlar. AKP döneminde de geliyorlar, sorun yok. Son 3 yıl öncesine kadar da gelmeye devam ettiler.

 

Biz de kazıklamaya, taksilerde dolandırmaya, iki ayrandan Dolmabahçe tapusu istemeye, tacize, devam ettik Elhamdülillah. Ama temiz bir tarafımız da vardı hep. Yol sorana el kol işareti ile adres anlatan, anlatamayınca gideceği yerin yakınına kadar bırakan.

 

O temiz ruh yetmedi tabii, kala kala Araplarla kalakaldık elimizde.

 

İki acı tecrübe ile anladım ki, onların da yakındır gitmesi.

 

İlki; yaklaşık 2 sene önce.

 

İzmir’den İstanbul’a yeni taşınmışım. Havalimanına indim, Selanik’teki bir turizm konferansından dönüyorum. Cebimde 20 Euro. Diyorum ki, ¨Otobüste bozdururum, bu saatte para çekmekle uğraşmayayım.¨

 

Havalimanı otobüsünde 20 Euro versem, (1 Euro 3 TL, o zamanlar hey gidi!), eder sana 60 TL.  12 TL’sini kesse, geriye kalır 48 TL. Hadi 40 kalsın. Onunla da Taksim’de inip taksiye binip paşa paşa evime gelirim.

 

Uzatıyorum 20 avroyu. Muavin şöyle bir bakıp bana 20 TL geri veriyor. ¨Why?¨ diye bir kelime çıkıyor ağzımdan istemsizce. Aslında hiç turist ayağına yatmak değil niyetim. O anda kendisi beni turist sanıp ¨komişın komişın¨ diyor.

 

¨What the komişın?¨ diye soruyorum daha yüksek sesle. Ön ve arkadaki yolcular kulak kabartıyor. Paramdan komisyon alamazsın diyorum İngizce, bu absürd durumun sonu nereye varacak bilmeden.

 

Bir kaç yolcu müdahil oluyor duruma. Adam diyor ki, ¨Havalimanında da bozdursa komisyon alınıyor, ben komisyon almak durumundayım.¨ Bir kaç yolcunun itirazı duyuluyor o kadar.

 

Ben elimde 20 TL ile yerime geçip ¨This is Turkey, it’s normal¨ diyebiliyorum sadece. İspanyol turist ayağına yatıp geri dönemediğime mi yanayım, otobüste kimsenin itiraz etmediğine mi?

 

Hırs içinde elimde 20 TL ile iniyorum Taksim’de. Durakta taksi gani. Hisarüstü’ne gideceğim nereden baksan 35 TL’lik yol. Hiç bir araç almak istemiyor. Delireceğim. Birisi diyor ki, ¨Karşıdan durdur. Neden?¨ ¨Duraktan hiç kimse almaz seni bu saatte.¨ (tavır siz değil, sen) ¨İyi de neden?¨ Cevap vermiyor adam.

 

Karşıya geçip el kaldırıyorum, bir taksi duruyor. Biniyorum, diyorum ki, ¨Beni kimse almak istemedi duraktan.¨ ¨Eee, diyor şoför gevrek gevrek gülerek, ¨Arapların geliş saatine denk gelmişsin. Ben de almazdım da az önce 100 dolarlık iş yaptım.¨

 

¨Nasıl yahu?¨ diyorum. ¨Şöyle¨ diyor; ¨Biz artık Türk müşteri almak istemiyoruz. Araplara ya taksimetre açmıyoruz ya da taksimetrenin 10 katını söylüyoruz. Hiç itiraz etmeden veriyorlar. Ben neden alayım seni kardeşim?¨

 

Söylenerek evin önünde iniyorum. Şoförün yılışık yılışık ¨Valizini eve taşıyayım mı, taşıyacak kimsen var mı?¨ sorularına aldırış etmeden (gerçek yardımla, amacı başka olanı ayırt etmeyi de öğrendik bu ülkede çok şükür).

 

Diyeceğim şu ki; ben en çok Almanı, İsviçreliyi, Japonu, Finliyi değil; Finli kızın ağzına dolma tıkıştıran zihniyeti özlüyorum.

 

2 gün önce Galata’da yan masada duyduğumuz Almanca ve İtalyanca konuşmalara yeğenim Berkay ile birlikte gözlerimizin dolması bundandır.

 

O beğenmediğimiz Araplar var ya o Araplar. Onların da elinin ayağının kesilmesi yakındır. Ah İstanbul, İstanbul olalı...

 

X