"Ayşegül Domaniç Yelçe" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşegül Domaniç Yelçe" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşegül Domaniç Yelçe

Ölmeden ölmek…

Merhabalar sevgili okurlar.İnsanın çok sevdiği bir kişiyi henüz yaşarken kaybetmesi çok acı bir durum. Ben, ne yazık ki bu acı verici durumu bir değil, iki kez yaşadım. 

 

Sevgili babamda habis olmayan bir beyin tümörü teşhis edildiğinde 1991 yılındaydık. Önceleri her şeyi aklında tutan babam, o günlerde çok unutkan olmuştu. Özellikle yeni olayları hatırlamakta çok zorlanıyordu. Babamı bir nöroloji uzmanına götürdük. Uzman doktorun isteği üzerine çekilen tomografi babamın beyninde oldukça büyük bir tümör olduğunu gösteriyordu. Uzman doktor, tümörün habis olmadığını düşünüyordu. Ama yine de babamın belli bir süre ışın tedavisi görmesini istedi. Ancak babamın unutkanlığı değil azalmak, katlanarak artmayı sürdürdü. Hiç unutmuyorum, bir akşam küçük kardeşim Feyza’ nın evinde yemek yiyorduk. Artık iyice durgunlaşmış olan babam, “Neşe gelecek demiştiniz, nerede?” diyerek ortanca kardeşimizi sordu. Oysaki Neşe babamın tam karşısında oturuyordu. O zaman anladık ki; babam Neşe’yi hâlâ çocuk sanıyordu… 

 

Tek kardeşi olan amcama çok düşkündü babam. Amcamın sık sık kendisini görmeye geliyor olmasına karşın, “Hani Hasan gelecekti, neden gelmedi?” diye sorup duruyordu bizlere. Zira babam amcamın da çocukluğunu hatırlıyordu. Sonrası silinmişti hafızasından. 

 

Babam rahatsızlandıktan sonra yaşadığı kısa süre içinde herkesi unuttu. Unutmadığı tek kişi ben oldum. Ama ne yazık ki bu durum fazla uzun sürmedi ve babam doktorların ışın tedavisinin yan etkisi olduğunu düşündükleri alerjik bir hastalığa yakalandı. Stevens-Johnson sendromu denilen bu ciddi rahatsızlık babamın bilincini tamamen kaybetmesine neden oldu. Babam, bundan sonra, ancak üç ay daha yaşayabildi. Yatağa bağımlı olarak yaşadığı bu üç ay süresince burnundan beslendi ve sürekli kilo verdi. Bu süreçte ben her gün iş çıkışında O’nu görmeye gittim. Muhtemelen benim geldiğimi hissetmiyordu. Ama ben yine de hep O’nunla konuştum ve O’na bakıp yüzünde eski günlerden kalan bir iz bulmaya çalıştım. Babam hâlâ hayattaydı, ama yaşamıyordu. Daha nefesi kesilmeden kaybetmiştim O’nu…

 

Köşe yazarlığına başlamadan önce Türkiye Şişe ve Cam Fabrikaları A.Ş. ve bağlı şirketlerinde görev yaptığımı pek çok kez dile getirdim. O yıllarda tanıyıp çok sevdiğim, hattâ bir süre asistanlığını yaptığım iş arkadaşım Hatay Arkayın ve eşi ile ailece görüşüyorduk. Eşim de onları benim sevdiğim kadar seviyor, dostluklarından büyük zevk alıyordu. 

 

Hatay Bey’in eşi yaşamımda her zaman beni çok sevdiğine emin olduğum kişiler arasında yer aldı. Tanıştığımız günden itibaren hiçbir doğum günümü unutmadı. Öyle ki, yıllar içinde her doğum günümü onun getirdiği pasta ile kutlamak gelenek oldu. 

 

Bu hem kendi hem yüreği güzel kadın, bir gün elinde küçük bir porselen kutu ile geldi. Kutunun içinde bir kaç parça takı vardı. “Bunları senin takmanı istiyorum, her zaman tak ve taktıkça da beni hatırla.” dedi bana ve kutuyu ellerime bıraktı. Bu olaydan bir süre sonra bu tatlı kadının, getirdiği kaçınılmaz sonuç unutkanlık olan Alzheimer hastalığına yakalandığını öğrendim. Anladım ki bir şeyleri unutmaya başlamadan önce bana vermek istemişti kendince kıymetli olan ne varsa. 

 

Böylesi bir sevgiyi yakalayabilmiş olmak çok büyük bir şans bence. Ancak o sevgiyi size hiçbir karşılık beklemeden sunan kişiyi ölümünden çok önce kaybetmiş olmak dayanılmaz bir acı veriyor.

 

Umarım hiçbiriniz, hiç bir zaman yaşamazsınız böyle bir acıyı...

 

Engellerimizi hissettirmeyecek engelsiz bir yaşam dileği ile

 

 

 

 

 

 

 

 

X