"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

Yuh olsun... Yuh, yuh!

ALLAH’ım sen aklımızı koru!

Öyle şeyler oluyor ki bu ülkede, insan gerçekten aklını yitirir.
Nasıl bir geriliktir bu.
Nasıl bir ilkelliktir.
Üstelik benim memleketim Adana’da yaşanıyor.
“Uslu Adana Platformu” diye birileri, bir bildiri yayınlayarak, 23-26 Ekim tarihlerinde gerçekleşecek uluslararası Adana Tango Festivali’nin iptalini istiyor. Dahası, Adana Büyükşehir Belediyesi ve ASKİ’yi de uyararak, desteklerini çekmelerini talep ediyor.
Ve şöyle akıllara ziyan bir metin yayınlıyor:
“Ey Adana, Ey Adanalı, Ey Adana’yı yönetenler. Allah’tan (c.c) korkun! Açık günaha, zinaya izin vermeyin. Zina festivaline hayır deyin. Müzik eşliğinde kadın-erkek arasında bedensel yakınlaşma/yapışma sağlanarak sahnede zinanın sergileneceği bir festivalin ne dinimizde ne de milli kültürümüzde yeri vardır, olamaz...”

TANGO, ZİNANIN AYAKTA YAPILAN HALİYMİŞ!

Yok efendim, tango zinanın ayakta, müzikle yapılan şekliymiş!
Yok efendim, insanları günaha davet eden erotik bir dansmış!
Dinimize göre sadece karı-koca arasında olabilecek ilişkilerin, yani açıkça haram olan bir eylem biçiminin festivale dönüştürülüp bütün halka açık olarak düzenlenmesi; zinanın, haramın yaygınlaşmasına önayak olmakmış.
Zırva böyle devam ediyor.
Alıntı yaptıkça benim sinirim daha çok bozuluyor.
Çüş diyesim var, çüş!
Başınıza, yeryüzünde bütün sevişen insanlar kadar taş düşsün diyesim var!
Nedir sizin derdiniz?
İyice zıvanadan çıktınız.
Evrensel bir danstan söz ediyoruz.
Bıktık sizin gibilerden!
Utanın halinizden!
Siz kadınlara düşmansınız!
Onları eve kapatmak filan yetmiyor size, kadınları toptan öldürmek, ortadan kaldırmak, gömmek filan istiyorsunuz.
Yazıklar olsun, ne hallere düştük!

Yuh olsun... Yuh, yuh

68 RUHU

PAZAR günü başlayan Ali Kırca röportajı bugün de devam ediyor. Doğan Kitap’tan çıkan “Öteki Bahçe”, 68 ruhunu anlatan bir roman. Sırrı, arka kapağa doğru çözülen bir kurgu. Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını vurguluyor. Hayat da öyle değil mi zaten. Romanda da tıpkı hayatta olduğu gibi şaşırtıcı sürprizler var. Hele finali çok etkileyici! Ali Kırca’nın kendisi de kısmen bu kurgunun parçası, “Metin” olarak. Gerçekten Bahriye’de okurken o dönem takma adı “Metin”miş. Üç arkadaş aynı kıza âşık oluyorlar. Gençler, 60’lı yılların sonunda Heybeliada’dalar ve 68 ruhundan etkileniyorlar. Gerisini romandan okuyun...

BEDELİNİ ÖDEDİK

Biz o dönem, 60’lı yılların sonuna doğru Deniz Harp Okulu’nda okuyan çocuklar olarak, dışarıda esen 68 rüzgârlarından etkilendik. İçimizde de onu yaşamaya başladık. Hep söylerim, 68 rüzgârları çok güçlüydü, dünyada ulaşamayacağı kara parçası yoktu, bizim adaya da ulaştı. Biz onu yaşadık aslında. Ve arkadan gelen 12 Mart darbesinde de mağdur olarak bedelini ödedik.

BİREBİR YAŞADIM

1 Mayıs 77’yi yaşamadım, Ankara’daydım. Haberleri Uğur Mumcu’nun evinde izledik. Ama ‘Kanlı Pazar’ı birebir yaşadım. Kitapta, Kazancı Yokuşu’nda anlattıklarım gördüklerimdir aslında.

TEMEL MESELE, EMPATİ YAPAMAMAK

- Türkiye’nin temel meselesinin empati yapamamak olduğunu düşünüyorum. Başkalarını anlayamamak. Kendini başkalarının yerine koyamamak.
- Evet, azınlıklar Türkiye çoğunluğunun öteki bahçesi ama herkes birbirinin öteki bahçesinde yaşıyor aslında. Her birimiz, bize çizilen sınırların öteki bahçelerinde yaşıyoruz. Empati her iki taraf için de yapılması gereken bir zorunluluk.

SELAM GÖNDERDİM

Romanda Bahriyelilerle Fenerbahçe maç yapıyor. Böyle oynanmış bir maç var mı? Yoksa hayalinizde mi oynattınız maçı?
- Olmaz mı!? Ben kanıtlarla ve delillerle konuşurum! Bak, o tarihlere ait bir gazete. Oku, gerçekten de böyle bir maç oynanmış. Bu romandaki pek çok olay aslında yaşanmış olayların bir parça değiştirilerek, kurgu haline dönüştürülmesi. Bu maçı özellikle koydum. Okuyucuların, “Bu gerçekse, öteki anlattıkları da gerçektir!” hissini yaşamalarını istedim. Bir de selam gönderdim birçok insana. Mesela oraya Mehmet Ali Birand’ı özellikle koydum, ona bir selam gönderdim. Erkut Taçkın’a gönderdim. Eski arkadaşlarıma, sanatçılara, şarkıcılara, sevdiğim insanlara hep selam gönderdim. Gerçek isimleri ve gerçek olayları kullanarak selam gönderdim.

SADECE 1 KİŞİ BİLE İZLİYORSA YAPTIĞIM İŞE DEĞMİŞTİR!

Ben Jülide Gülizar’ın öğrencisiyim. Jülide Gülizar, TRT’nin ilk kadın haber sunucusudur. Türkiye’nin ilk ‘anchorwomanı’dır aslında. Muazzam bir kadındı. Ben ona “Cesaret Ana” derdim. Çünkü Türkiye’nin o çok zor dönemlerinde, 12 Eylül öncesinde, tek başına başkaldıran bir kadındı o. O yüzden de işten atıldı. O benim öğretmenimdi. Her şeyi ondan öğrendim. Sadece haberciliği ve haber sunmayı değil, cesareti de ondan öğrendim. TRT’den atıldıktan sonra, Ankara Belediyesi’nin desteğiyle Ankara Gençlik Parkı’nda Türkiye’nin ilk özel radyosunu kuran ekipteydi. Biz ilk özel radyolar 90’larda kuruldu diye biliriz ama aslında 70’lerdedir, haber merkezinin başında da Jülide Gülizar vardı. Merak ettim gittim bir gün, n’apıyorlar diye. Çeşitli hoparlörlerden parka haber yayını yapıyorlardı. Baktım, muhabirler ellerinde teyplerle habere gidiyorlar. izliyorlar, geliyorlar, yazıyorlar. Harıl harıl herkes daktilo başında. Jülide’ye, “Sen çatlak mısın?” dedim, “Tamam sen ‘Cesaret Ana’sın da bu çaba niye? Altı üstü bir park burası!” dedim. Banklarda oturan sevgililere, havuz başında dolaşan insanlara yayın yapıyorlar. Dedim ki, “Kimse sizi dinlemiyor olabilir! Gürültü var dışarıda. Olacak da, burası bir park...” Hiç unutmam şöyle bir baktı suratıma, “Bak Ali, şunu kafana iyice koy!” dedi, “Sadece bir kişi bile beni dinliyorsa, yaptığım işe değmiştir”. Bu bana çok iyi bir ders oldu, o günden sonra reyting aritmetiğine hiç bakmadım. Başkalarınınkiyle de ilgilenmedim. Haberde birinci olduğumuz dönemler de oldu, dördüncü olduğumuz dönemlerde ama bir şekilde hep olduk, çünkü insanlara bir şey anlatalım, bu ülkeye dair bir şeyler söyleyelim istedik.

ORALARA GİTMEDEN KALEM OYNATMAK DOĞRU DEĞİL

Güneydoğu ve Kürt meselesine gelince, medyanın son 30 yıllık yaşanan süreçte hem sevapları hem de günahları oldu. Oralara gitmeden, orayı tanımadan kalem oynatmanın çok doğru olmadığını söyledim hep. Önce tanımak ve anlamak gerekir. Tanımak için de gitmek gerekir. Gidince görülür, görünce anlaşılır, anlaşılınca hissedilir ve başka türlü bakılmaya başlanabilir. Birçok insanın oralara hiç adım atmadan, kalem oynattığını, yazıp çizdiğini hepimiz biliriz. Kendi adıma şunu söyleyebilirim: Siyaset Meydanı’nı 90’lardan bugünlere gelinceye kadar şehir şehir dolaştırdık. Diyarbakır, Mardin, Batman, Şırnak, Van, Hakkâri... Gitmediğimiz yer kalmadı. Siyaset Meydanı’nı oralardan yaptık, üstelik o zor dönemlerde. Bazen soruyorlar, bütün o 20 yıllık süreçte sizce en etkili program hangisiydi diye. Belki birden fazla çıkabilir ama bir tanesini farklı yere koyarım: Şırnak’tan yaptığımız program! Yaşları 8 ila 15 arasında gençlerle yaptık. Güvenlik kuvvetleri, “Işıkları söndürelim, çünkü karşı tepelerden ateş gelebilir!” demişti. O koşullarda yaptık.

X