"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

Yönetmen Türk, hikâye Türk, oyuncular Türk ama Oscar’da Fransa’yı temsil edecek

Alya ile birlikte izledik, bayıldı.

Bütün arkadaşlarına “‘Mustang’e gidin” diyor.

İlk andan itibaren insanı içine alan bir film.
Ondan sonra da zaten
elinizden tutup,
sürükleyip götürüyor.
Bir kadın filmi.
Pek çok kadın meselesine değiniyor ama ‘dan dan’ değil. Sakin, yumuşak,
okşar gibi ama yumruğunu da atıveriyor.
Müthiş güzel çekilmiş, tempolu, enerjik.
Biraz da masalsı.
‘Mustang’ bu ülkedeki genç kızların büyüme sancılarını anlatıyor. Onlara ‘ahlak’ adına nasıl baskılar uyguladığımızı, özgürlüklerini
kısıtladığımızı...
‘Mustang’ çünkü onlar da o yaşta hırçın atlar gibiler, bitmez tükenmez enerjileri ve yaşam sevinçleri var.
O kadar güzel oyuncular seçmiş ki ve birlikte o kadar ahenkli hareket ediyorlar ki, onları izlerken doğada özgürce dolaşan genç tayları görmüş gibi oluyorsunuz.
Farklı bir gözü ve hikâye anlatma tekniği var
Deniz Gamze Ergüven’in. Senaryo da ona ait.
Fransızlar da çok beğenmiş olmalı ki bu filmi, onları Oscar’da temsil edecek.
Sizi Deniz Ergüven’le baş başa bırakıyorum. Ben onun büyük bir yönetmen
olacağına, adını daha çok
duyacağımıza inanıyorum.

 

Yönetmen Türk, hikâye Türk, oyuncular Türk ama Oscar’da Fransa’yı temsil edecek

 

 

Sen kimsin, nereden çıktın?
- Ben Deniz Gamze Ergüven. ‘Mustang’in yönetmeniyim. Ankara doğumluyum. Ama hep Paris’te yaşadım. Eğitimimi Fransa’da aldım. Edebiyat okudum. Üzerine Güney Afrika’ya gidip, Afrika tarihi okudum. Yetmedi, bir de
yönetmenlik okudum.
Ne münasebetle hep Paris’teydin?
- Babam dışişlerinde diplomattı. Annemse yüzlerce iş yaptı. Dünyanın en renkli kadınıdır. Aşk hayatı da renkliydi. Hep tutkulu aşklar yaşadı. Bir sürü yere gitti, geldi. Sıradışı bir ailem var. Rahmetli babam da müthiş bir adamdı.
Ne kadar Türkiye’de yaşadınız?
- Toplasan üç sene. Ama yazları hep gittik, geldik.
Fransızcan Türkçenden daha mı iyi?
- Evet. Ne yazık ki İngilizcem de Türkçemden iyi. Ben hiç Türk okuluna gitmedim. Bütün eğitimimi Fransızca ve
İngilizce aldım. Bu Türkçeyle idare
ediyorum işte.
Yoo, çok iyi konuşuyorsun. Fransa’nın en iyi sinema okullarından birinden mezunmuşsun: La Femis...
- Evet. Senede altı yönetmen mezun ediyor. Fransızların önemsediği bir okul.
Girmesi zor mu?
- Hem de nasıl! Oran, yüzde 1. Nasıl girdiğimi ben de bilmiyorum. Şuna inanıyorum: İnsanlar oyuncu ya da yönetmen olarak doğuyor zaten. Yönetmenliğim, benim içimde olan bir şey. Hepimiz bir şekilde kendimizi ifade etmeye çalışıyoruz, bana kolay gelen dil de sinema dili.
Filmin ‘Mustang’, Karadeniz’de geçiyor, ailende Karadenizli var mı?
- Babaannem Merzifonluydu. Babam çok genç yaşta ailesini kaybediyor, zor şartlarda yetişiyor. Baba tarafım edebiyata, müziğe önem veren, aşırı çalışkan insanlar. Anne tarafımda da sanatçı özellikleri var. Ben kendimi onların diktiği ağacın meyvesi gibi hissediyorum. Çünkü onlar çok çabalamışlar, bütün ortamı oluşturmuşlar, bense sonra gelen ve her şeyin üzerine konan nesilim. Ben de çabaladım gerçi ama ortam hazırdı, bu yüzden onlara
müteşekkirim.
Kaç kardeşsiniz?
- İki kardeşiz ama tıpkı ‘Mustang’deki gibi kalabalık bir kız grubu içinde büyüdüm. Bir sürü kuzendik biz. Her tatil buradaydım. Kadın enerjisi ve kadın hikâyeleri içinde yetiştim. Ama Ege’de. Daha masalsı bir estetiğe sahip olmasını istediğim için, filmde hikâyenin geçtiği yeri Karadeniz yaptım. İnebolu’da bulduğumuz o köy, gerçekten dünyanın ucu gibi gözüküyor.
Filmin iddialı bir film. Ama sen nerdeyse Türkiye’de hiç yaşamamışsın. Türkiye’nin gerçeklerine ne kadar hakimsin?
- Valla, aile hayatım tamamen Türk. Aile içi dinamiklerim de öyle. E okuyorum haberleri, gelişmeleri takip ediyorum. Bu ülkede yaşanan kadın meselesine az-çok hâkimim. Hayatımın ağırlık olarak Fransa’da geçmesi de bana perspektif kazandırıyor. Sadece burada yaşamış olsaydım, belki birtakım şeyler bana olağan ve sıradan gelecekti. Oysa şimdi, olayların dışına çıkıp ‘zoom’layabiliyorum, sonra içeri giriyorum. Ama bu sadece Avrupa’dan Türkiye’ye bakmak değil. Ben Avrupa’ya da bir Türk gibi bakabiliyorum. İki ülkeyi de içimde taşıyor olmak, sanki bir tık daha geniş açı getiriyor.
Uyandığımda
film aklımdaydı
İçindeki film aşkı nasıl ve ne zaman doğdu?
- Çok saçma ama tarihini bile biliyorum. 13 Haziran 1998’de biraz kestirdim. Uyudum yani...
Eeee?
- Uyandığımda bir film vardı aklımda. İlk defa o gün, bir hikâyeyi film olarak anlatmak istediğimi fark ettim. Senaryom hazırdı, sahneler halinde gözümde canlanmıştı. Üstelik o zaman sinema bile okumuyordum. Ama çok sinemaya gidiyordum. Hayatım Paris’te sinemalarda geçiyordu. O güne kadar film yapmak aklımın ucundan bile geçmemişti. Ama o gün, o uykudan yönetmen olarak
uyandım. Sonra her şey çok doğal bir şekilde gelişti.
İlk filmin için niye böyle bir konu
seçtin?
- Türkiye’de her şey cinselleştiriliyor. Bu çok tuhaf geliyor bana. Marilyn Monroe’nun hayatı da böyle...
Nasıl yani?
- Marilyn Monroe hakkında yazılmış bütün kitapları okudum ben. Herkes onunla ilgili her şeyi, hayatını, kariyerini, oyunculuğunu, aklınıza gelecek her şeyi cinselleştirmiş. Sadece öyle bakmış. Başka türlü bakamamış. Türkiye’deki kadınlar da biraz Marilyn Monroe’nun kaderini yaşıyor. Açığı, kapalısı. Çünkü erkekler tarafından hep bir cinsel obje olarak görülme, değerlendirilme durumu var.
Filminde, bu ülkede yaşayan bütün kadınların çok iyi bildiği, “İşte bu!” dediği bir duyguyu çok iyi anlatmışsın. Ama taklalar atmadan, en doğal ve sahici halinle. Filmin içinde cinsel istismar da var. Oysa bir çocuk gelin filmi de yapabilirdin, bu ülkedeki bir sürü rezilliğin altını fosforlu kalemle çizebilirdin. Ama sen dolaylı anlatmışsın. Okşar gibi yapıp, feci bir yumruk atmışsın...
- Ne güzel böyle düşünmen! Bence sinemanın gücü de bu. Teorik bir şey yapmadan de birinin hikâyesini, duygusunu, ne yaşadığını anlatabiliyor olman. Ben tam da senin söylediğin gibi, duygusu yüksek ama akademik olmayan bir şey çekmek istedim. Bu film, ‘Türk kadınlarının durumu’ gibi bir başlıkla konumlandırılacak bir film değil. Bu, Güneş’in, Lale’nin ve diğer kızların hikâyesi...

 

Ne? Deve güreşi mi? Bacak aranızı erkeklerin ensesine sürtmüşsünüz, iğrençsiniz!

 

Kadınlar eşitlik istiyor ama filminde kadınlar da kadınlara eşit davranmıyor...

- Evet, doğru tespit. Bu da anlatmak istediğim şeylerden biriydi. Erkeklerin yaptığı baskıları bazen biz de birbirimize uyguluyoruz. Bu konuda da bir farkındalık yaratmak istedim. Filmlerimin derinliğinde beni çok etkileyen, içimde çok hassas bir noktaya dokunan bir şey oluyor.
Tabii ki gerçek hikâyelerden, yaşadıklarımdan süzdüğüm bir şey...
Filmin en küçük kahramanı Lale, ne kadar sensin?
- Lale, benim içimdeki kahraman! Mesela filmin başındaki o deve güreşi sahnesini ben de birebir onun gibi yaşadım. Çok doğal bir şekilde, denizde, güle oynaya, erkeklerin sırtına çıktık. Sonra tabii kıyamet koptu. Benzer şeyler söylendi: “Bacak aranızı erkeklerin ensesine sürtmüşsünüz, iğrençsiniz. Ahlaksızlık bu!” Ben 12 yaşındaydım, kuzenlerim biraz daha büyüktü. Hayatım boyunca unutmadım o suçlamaları. Uzaylı görmüş gibi, bize ahlaksız olduğumuzu söyleyenlere baktım. Ama işte böyle hastalıklı bir ahlak anlayışı vardı, hâlâ var. Oysa biz, içi içine sığmayan çocuklardık. Bir sürü saçma sapan şey konuşuldu hakkımızda, belki de ben insanların yüzüne söylemeye cesaret edemediğim şeylerin, yıllar sonra filmini yaptım.
Yani ‘Mustang’ kurgu değil...
- Büyük bir kısmı gerçek. O elma bahçesine girdiklerinde kızların tüfekle kovalanması sahnesi de gerçek, erkeklerle deve güreşi yaptıkları için dayak yemeleri de, Selma’nın evlendiği akşam bekâret testi için hastaneye götürülmesi de. Türkiye’de yetişmiş bir kadın için olağan gerçekler bunlar. Oysa 2015 yılında, dünyanın hiçbir yerinde bekâret meselesi diye bir şey yok. 30-40 sene önce vardı, artık yok.
Ancak Arap ülkelerinde ve çok geri
kalmış ülkelerde vardır.

 

Sinema da bugüne kadar erkeklerin tekelinde olmuş

 

Yönetmen Türk, hikâye Türk, oyuncular Türk ama Oscar’da Fransa’yı temsil edecek


Bundan sonraki filmler de kadın filmi mi olacak?
- Bilmiyorum. Eskiden bana, “Sence erkek sineması, kadın sineması diye bir şey var mı” diye sorduklarında bu soru pek bir şey ifade etmezdi. Ama zaman içinde etmeye başladı. Çok acı ki koskoca sinema tarihinde, kadın bakışı yok. Bizler, dünyayı erkeklerin gözünden görmeye alışmışız. Bir şekilde erkeklik New York gibi geliyor bana.
Nasıl yani?
- New York’a ilk indiğinizde taksisi, caddesi, gökdeleni çok tanıdık gelir. Çünkü New York’u binlerce filmde gördük. Erkeklik de New York gibi. Kadınlık ise tepenin, ormanın arkasındaki köy gibi. Birçok şeyi yaşayınca, “Aaaa bir dakika, bunu bugüne kadar hiç kimse anlatmamıştı!” gibi hissediyorum. Bir kadının bir erkeği arzulaması nasıl bir şey? Sinemada asla yok! Bu sene anne oldum. Emzirmek nasıl bir şey? Sinemada nerede var? Hiçbir yerde yok. Oysa çok doğal, hep var olan şeyler. Ama işte sinema da bugüne kadar erkeklerin tekelinde olmuş. Belki kadın filmlerine, kadın
duygularına ağırlık veririm, kim bilir.
‘Mustang’ o kadar çok ödül aldı ki
şu ana kadar...
- Evet, gerçekten de çok ödül
aldı. Oscar çok özel tabii. Bakalım,
heyecanlıyız!

 

 

BİR YÖNETMEN VE BEŞ MUSTANG BİR ARADA

 

Yönetmen Türk, hikâye Türk, oyuncular Türk ama Oscar’da Fransa’yı temsil edecek


Yönetmen Deniz Gamze Ergüven ile filmin genç oyuncuları (saat yönünde) İlayda Akdoğan (Sonay), Tuğba Sunguroğlu (Selma), Elit İşcan (Ece), Güneş Şensoy (Lale) ve Doğa Zeynep Doğuşlu (Nur).

 


Herkes bana bunu soruyor: Ne kadar Türksün? Galiba “Sen Türk değilsin!” demek istiyorlar

 

Ne kadar Fransız, ne kadar Türk, ne kadar dünya vatandaşısın?
- Bu aralar herkes bana bunu soruyor. “Ne kadar Türksün?” Galiba “Sen Türk değilsin!” demek istiyorlar. Türkiye’de de bir gıdım ötekileştirme yaşıyorum. Filmi izleyip, “Bu kız ne kadar Türk ki!” diyenler oldu.
Fransa’da ötekileştirme daha mı az?
- Yooo, orada da var. “Marjinal bir film yaptı diye Oscar’a seçildi” diyenler var. Ama Fransızlar en başından beri sarıldılar bu filme. İlginç bir şekilde, film Türkçe ve Türkiye’de geçiyor, Türk oyuncular çoğunlukta ve Türk yönetmen çekti. Ama onlar tam bir Türk filmi olarak kabul etmiyorlar. Bu film kendi ülkelerini Oscar’da temsil edecek diye de pek gururlular.
O zaman soruyorum, ‘Mustang’ neden Türkiye’nin Oscar adayı değil de Fransa’nın Oscar adayı oldu?
- Öyle gelişti. Benim herhangi bir dahlim olmadı. Olamaz da zaten. Sadece şunu söyleyebilirim: Fransa, bu filme Oscar adaylığı söz konusu olmadan önce de sarıldı, bana da aslında. Çünkü beni eğittikleri için ve ben gözlerinin önünde büyüdüğüm için beni sahipleniyorlar. Cannes Film Festivali’nde zaten kısa filmimle Fransa’yı temsil etmiştim. Benim yönetmenlik anlayışım, onların değişik kültürlere, çeşitliliğe ve farklılığa duydukları saygıyla örtüşüyor.
Yapımcılar peki?
- Filmin üç yapımcısı var. Temel yapımcı Fransız. Ama Türkiye isteseydi ‘Mustang’i seçebilirdi, ‘Sivas’ı seçti. Fransızlar bu filmin eşitlik, özgürlük gibi değerlerinin arkasında duruyorlar. Zaten Fransa olmasaydı, bu film de olmazdı. 1 milyon 300 bin Euro’luk film, sadece 60 bin Euro’su
Türkiye’den çıktı, gerisi Fransa’dan...

 


Hem muhafazakâr olduklarını söylüyorlar hem her şeyi cinselleştiriyorlar

 

Yönetmen Türk, hikâye Türk, oyuncular Türk ama Oscar’da Fransa’yı temsil edecek

 


Bülent Arınç’ın kadınların kahkaha atmamaları gerektiğine dair o sözlerini de almışsın... Bu, aynı zamanda AKP hükümetlerinin kadın politikalarına da bir eleştiri mi?
- Elbette. Ben o lafları duyduğumda inanamamıştım. Gerçekten bu çağdan mı, başka bir çağdan mı? Bülent Arınç’ın anlattıkları, bir kızın, bir erkek gördüğü zaman yere bakması, kızarması filan bunlar zamanımıza yakışmıyor. Bir de acıklı. Tamam Türkiye’de siz böyle korkunç söylemlere alıştınız belki ama biraz dışarı çıkıp, oradan Türkiye’ye bakınca, manzara felaket. Zamanımıza da yakışmıyor. 2000’li yılların söylemleri değil bunlar. Çok çok geri. Dünyadan kopuk. Eski ortaçağ edebiyatına ait sözler gibi. İşin acayip yanı da her yerde bir AKP’li konuşuyor, bu zihniyet artık her yerde. Ve her siyaset, kadınlar üzerinden yapılıyor. Bütün soruların dibinde bir şekilde kadınlara dönen bir şey var. Hem çok muhafazakâr olduklarını söylüyorlar hem de her şeyi cinselleştiriyorlar.
Marilyn Monroe örneğinde olduğu gibi, değil mi?
- Evet. Ve bütün kadınları bir derece de Marilyn Monroe’laştırıyorlar. Nasıl olur da bir okul müdürü, “Kızlar ve erkekler değişik merdivenlerden çıkacak” diyebilir? Bu adamın zihninde neler vardır? Cinsel problemleri vardır, cinsel travmaları vardır! Başka bir açıklaması olabilir mi? Demek ki sabah 8’de kızların ve erkeklerin aynı merdivenlerden matematik dersine çıkmasını erotik buluyor. Kafası öyle işliyor.
Evlenmek, anne olmak, yufka açmak, bedene oturmayan bej ve b.k rengi elbiseler giymek, edepli hanım olmak...
Hep bunlar mı empoze ediliyor?
- Kadınlıkla ilgili böyle acayip bir durum var. Mesela bu sene anne olduğumda fark ettim ki bir şekilde Fransa’da da kadınlara, kadınlığa, anneliğe, hatta süt vermeye dair herkesin bir fikri var. Ne kadar emzireceksin? Nasıl emzireceksin? İnsanlar, kendilerinde, çok özel konularda bile, kadınların özel hayatına dair söz söyleme hakkı buluyorlar. Bu çok rahatsız edici bir şey. Kadınlara “Üç çocuk yapın” nasıl denilebilir mesela? “İlk çocuğa şu kadar para verilecek, ikinci çocuğa şu kadar...” İnanılır gibi değil! Evde oturmalarını tavsiye etmek filan da korkunç. Ben hamileyken ilk filmimi çektim. Eee? Hamilelik bir hastalık değil ki. Niye üretmeyelim, çalışmayalım?
Evlere tıkılalım?

 


Aslında o kızlar beş kafalı tek bir karakter

 

 

Oyuncuları neye ve hangi ölçüye göre seçtin?
- Fiziksel bir ölçüm vardı ama oyunculuk yeteneği de gerekiyordu. Daha önce oyunculuk yapıp yapmadıkları önemli değildi. Çünkü kimisi aktris doğuyor, kimi yönetmen... Ben öyle olduğuna inanıyorum. İstekli olmaları ve bu projeyi sahiplenmeleri benim için esastı. Tuba’yı havaalanında gördüm. Ailesiyle bir yere gidiyordu. Aynı uçaktaydık. Kendi kendime dedim ki, “Aaa yanımdan bir Mustang geçiyor!” O arada cast ajansım Harika Uygur’la bir sürü oyuncu bakıyorduk. Dokuz ayda Harika binlerce kız gördü, ben yüzlerce. Sonunda karar verdik. Ama o gün uçakta Tuba’nın annesiyle de tanıştım, Tuba’ya da sordum filmimde rol almak isteyip istemeyeceğini. “Tabii” deyince onu da kadroya dahil ettik.
Kızların hepsi birbiriyle çok uyumlu...
- Evet. Beş kafalı tek bir karakter onlar aslında. Hepsi müthiş uyum sağladı. Ve tek bir insan gibi oldular. Büyülü bir andı, tık diye oturdu kafalar ve hep beraber nefes almaya başladılar. Çok güzel bir deneyim yaşadık birlikte.
Ne kadar zamanda çektiniz?
- Yedi haftada.

 


Hırçın tay gibiler, o yüzden ‘Mustang’

 

Neden Mustang? Bu şahane benzetme nereden aklına geldi?
- Senaryonun ilk cümlesi şu: “Lale’de vahşi bir hayvan edası vardı!” Ondan sonra da Lale’nin o ruhunu anlatmaya başlıyorum. Onun ve diğer kızların. O yaşlarda kız çocuğunuz varsa bilirsiniz, uzun saçlarıyla ve boyun eğmeyen, her şeyi sorgulayan halleriyle, bitmez tükenmez enerjileriyle hırçın tay gibidirler. Mustang işte! Marilyn Monroe’nun ‘Uygunsuzlar’ filminde delirdiği bir sahne vardır, atları yakaladıkları sahne. İşte öyle bir çatışma var filmin içerisinde.
Baskı altında yetişen genç kızları, doğadaki hırçın taylarla kıyaslamak bence müthiş. Söylediğin, Türkiye’de genç kızların özgür büyüyemediği mi?
- Elbette. Bir de kızların içinde müthiş bir özgürlük arzusu var, hayat dolular ve olağanüstü bir enerjileri var. Ben çok seviyorum o enerjiyi. Gezi gençlerinde de vardı. “Toplumu nasıl değiştiririz?” diye düşünen, gerektiğinde hareketlenen bir gençlik!

X