Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

“İtiraf ediyorum” yazısına gelen okur cevabı

 Geçenlerde yazdığım “İtiraf ediyorum” yazıma çok fazla cevap geldi. Kimisi kimselere söyleyemediği şeyleri bana itiraf etmiş, kimisi yazıyı eleştirmiş. Hepsini okudum, öptüm, “başımla beraber” dedim.


Yalnız e-postalardan biri beni hem çok etkiledi hem de çok güldürdü. Erkan Altaca isimli okurumun bana yazdıklarını aynen yayınlıyorum.
Erkan Amca siz çok yaşayın e mi, yazdıklarınızla beni çok güldürdünüz, özellikle de sütlü çay olayı süper. Sağ olun var olun...
¡¡¡
Sevgili Ayşe Aral kızım... Siz bana evvelce “Amca” diye hitap etmiştiniz. Bundan cesaret alarak ben de size “Kızım” diye hitap ediyorum. Zaten sizin yaşınızda ikiz kızım var.
“İtiraflarım” yazınızı, her zamanki gibi keyifle, zevkle okudum. Ve size yazmaya karar verdim.
Geçen pazar bizim Beyoğlu Atatürk Erkek Lisesi’nin pilav günü vardı. 1955 mezunuyum ya, dinozor (!) sıfatım dolayısıyla bana da söz verildi.
Ama ben kendimden değil, bir başka okuldaşımdan söz ettim.
“O”nun “huysuz ihtiyar” başlığıyla 17 Ocak 1999 tarihli Hürriyet’te yazdıklarını anlattım.
Anladınız tabii; çok değerli sanatkar, yazar, karikatürist ve (nurlar içinde yatsın) sizin de amcanız Oğuz Aral...
Mektebe yetişmek için acelesi var. Tramvayda birinci mevki paso 5, ikinci mevki 3 kuruş. Ama tramvay gelmiyor. Mecburen otobüse biniyor. Otobüs 25 kuruş. Paso geçmiyor. 25 kuruş ise üstünde yok...
Şoför bilet deyince (çok değerli merhume İngilizce hocalarımız Sabiha ve Firuzan Demirden kardeşlere gönderme yaparak) “Did ay go? Did yu go? Did hi/şi/it go?” diyor. Oturanlardan biri şoföre “Bırak geçsin. Baksana bu herif turist. Türk’ün konukseverliğini göster” diyor.
Çakma turist devam ediyor: “Ay hev gon. Yu hev gon. Şi, hi, it hev gone.” Şoför “Geç bakalım mister. Bu da bizden olsun” diyor.
Bizimki devam ediyor: “Vi vent. Yu vent. Dey vent.”
Yazınızı okuyunca, merhum amcanızın yukarıdaki satırlarını bir kez daha anımsadım.
O, beleş gitmek için (tabirimi lütfen mazur görün) yaptığı hergeleliği açıkça anlatmıştı. Hiçbir mecburiyeti olmadığı halde... Kimse sormadığı halde.
Bu davranış ise kesinlikle özgüven, beton gibi karakter ve kişilik sahibi insanlara özgü bir haslettir. Öyle herkeslerde kolay kolay pek rastlanmaz...
“İşte” dedim kendi kendime... “Yeğen Ayşe de amcasına çekmiş. O da kişilik ve özgüven sahibi... Nasıl da anlatıyor hiçbir mecburiyeti olmadığı halde (tekrar tabirimi mazur görünüz) yediği haltları... Helal olsun...”
Bu vesile ile hem şoföre İngilizce döktüreni ve hem de “Salacak Öyküleri”nin sahibi, onun çok değerli sanatkar merhum kardeşini biz kez daha saygı, sevgi ve rahmetle anıyorum. Onlar yattıkça yüce Yaradan size sağlıklı, mutlu, uzun ömürler versin.
Ve sonra aklıma bir şey daha geldi. (Kendimden bahsedeceğim için peşinen özür dilerim)... Evliliğim sırasında (sonradan boşanmış olduğum) eşime sık sık şöyle derdim:
“Ben varım ya ben. İşte kendi kusurlarımı açıkça söylemeyi, hatta kendi kendimle dalga geçmeyi İngilizlerden öğrendim...”
Kim bilir kaç kez dinlediği bu laflara karşı da saygıdeğer ve sevgili eski eşim şöyle derdi: “Öff be öff. Bıktım senin kendi kendimle dalga geçmeyi İngilizlerden öğrendim demenden. İyi ki üç sene Londra’da kalmışsın. 30 senedir anlatıyorsun... İllallah yahu...”
Sizin de uzun süre İngiltere’de kaldığınızı biliyorum. Genetik özellikler elbette etkili de... Bunun yanı sıra bu huyunuz bir miktar İngilizlerden mi geçti acaba? Malum, bir arada yaşayan insanlar birbirlerini çok etkiler, hatta neredeyse asimile eder. Sonra o iki grup, bir bakarsınız neredeyse homojen olmuş. Neredeyse aralarında hemen hemen hiçbir fark kalmamış. (Tıpkı bizimle Yunanlılar gibi...)
Ancak asla etkilenmediğim, kabullenmediğim, benimseyemediğim özellikleri de var tabii.
Bilmem siz de katılır mısınız... O güzelim çayın içine o billur gibi sütü katarak yaratmayı başardıkları (!) o iğrenç sıvıyı nasıl içerler yarabbi? Öööğğğğğ!
WC’de su kullanmaktan bihaberler. O işi tuvalet kağıdı ile nasıl yaparlar? Öööğğğğğ!
“Continental breakfast” deyince nasıl da burun kıvırırlar ve o vıcık vıcık yağ yığını “bacon” denen evlerden ırak şeyi kahvaltıda nasıl yerler? Öööğğğğğ!
Ve de Shakespeare lafı telaffuz etmedikleri, “Victorian age” demedikleri bir tek günleri olabilir mi acaba, Allah rızası için?
Ama... Yine de...
Ölmeden önce bir kerecik daha “Ne yapmak istersin? Neleri yaşamak istersin?” diye sorsalar, cevabım nedir bilir misiniz?
- Richmond Park’taki geyiklerin kafasını okşamak. Keza Richmond’da nehir kenarındaki Three Pigeons Inn adlı teraslı kafede, bir taraftan Tom Jones’un “The green green green grass of home” şarkısını dinlerken, bir taraftan da önümde uzanan o eşsiz, o uçsuz bucaksız yeşili seyretmek.
- East End’in en ucundaki Wapping Station’daki William Shakespeare’in dahi bira içtiği rivayet edilen Prospect of Whitby’de şöyle kocaman bir pint “Double Diamond” höpürdetmek!
- Hyde Park’taki havuzda nazlı nazlı yüzen kuğulara, ördeklere ekmek ufalayıp atmak.
- Covent Garden’da bir kez daha “My Fair Lady”yi seyretmek.
Hey gidi günler hey... Çok uzattım. Kusura bakmayın. Gözlerinizden öperim...

X