"Ateş Yalazan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ateş Yalazan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Ateş Yalazan

Tahrir’in bana düşündürdükleri

18 Şubat 2011
Tüm dünyanın gözü uzunca bir süre takıldı kaldı.
Tahrir Meydanı, Mısır’ı değiştirdi.
Bu değişimin siyasal veya toplumsal çözümlemeleri yapılıyor, zaman içinde de tarihsel sonuçlarını göreceğiz.
Ama bir de şehircilik tarafı var işin.
Bir yandan gözümüzün önündeki Tahrir, diğer yandan dünyadaki tüm diğer meydanlar, yine Ankara’nın agora fobisini hatırlattı bana.
Bırakın meydanları, Başkent’te yürüyecek kaldırım, insanların dolaşırken karşılaşıp iki satır sohbet edeceği bir güzergah kalmazken dünyanın bütün önemli şehirleri meydanlara sahip.
Moskova’nın Kızıl Meydan’ı, Saint Petersburg’un Saray Meydanı, Londra’nın Trafalgar Meydanı, Tahran’ın Özgürlük Meydanı, Madrid’in Mayor Meydanı, Paris’in Concorde, Berlin’in Paris Meydanı...
Bu liste uzayıp gider.
Ya Çin’in Tiananmen Meydanı? 1990’ların başında tanıdığımız bu meydanı unutmak kolay mı?
New York’un Times Meydanı, tüm yeni yıl kutlamalarının en gözde merkezlerindendir.
Ya Ankara’daki meydanlar, sayabilir miyiz onları?
Kızılay, Tandoğan...
...
Bunlara da meydan denilebilir mi?
Olsa olsa çok şeritli dört yol ağzı.
İnsanların biraraya gelmesinden, etkileşmesinden korkan bir devlet yapısı var Türkiye’de.
Mevcut iktidarın “görünür” tüm özgürlükçü söylemlerine karşın, Ankara’daki kent iktidarı meydanların oluşumuna izin vermiyor.
Kendisi yapmadığı gibi başka belediyelerin yapmaması için de elinden geleni ardına koymuyor.
Tahrir’in bir anlamı özgürlük, diğeri ise yazma, kitabet.
Her ikisi de bu fobiye yakışıyor.
Ama meydansızlık Cumhuriyet’in başkentine yakışmıyor.

Bu kent daha da çoraklaşmadan

BAŞKENT’te bir süredir televizyon sektöründe bir hareketlilik yaşanıyor.
Star TV’de rüştünü ispat eden Behzat Ç. başta geliyor bunlar arasında. Reyting listelerine inat, dilden dile dolaşarak, Ankaralılığıyla pazar akşamları insanları ekrana bağladı karşı karakter Behzat Ç.
Onun yanısıra Fox TV’de yayınlanan Focus Yapım’ın Deniz Yıldızı dizisi, reyting sıralamalarında ilk beşin gediklisi oldu.
Aynı firmanın Unutma Beni isimli dizisi de Ankara yapımlarından.
Şimdi de Deniz Yıldızı’nın başarılı yazar kadrosunun yeni dizisi Derin Sular hafta başında gece kuşağında yayına girdi. İzmir’de çekilen bu diziyle birlikte, İstanbul’un dizi hakimiyeti sallanmasa bile hafif sarsılacak.
Zaman zaman dile getiriyoruz, Başkent’in geriye giden toplumsal ve kültürel yapısı, Ankara’da bir de bu açılardan çoraklık yaratıyor. Bu kentte geçinemeyen sanatçılar için İstanbul vazgeçilmez istikamet haline geliyor.
Oysa bu dizilerin Ankara’da çekilmesi bir çok oyuncunun, sanatçının, set işçisinin bu kentten ayrılmadan para kazanmalarını sağlıyor.
O kazandıkları paralar, yine bu kentte sanat üretmelerinin imkanlarını yaratıyor. Yani yine bu kente dönüyor kazanılar.
Keşke daha çok dizi filmin, sinema filminin adresi olsa yine Ankara.
Merkez Bankası veya başka kurumların taşınması tartışılırken, başkanının bile arka çıkmadığı bu kente yine sanatçılar sahip çıkıyor.
Tüm İstanbul dışı yapımların yolu açık olsun.
Yazının devamı...

İyi uykular Coşkun Bey

11 Şubat 2011

Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in 17.görev yılında yapmayı kabul ettiği sahipsiz hayvan barınağının adresi Kızılcahamam olarak açıklanınca bu ilçenin Belediye Başkanı Coşkun Ünal bağıra çağıra itirazlara başlamış.
İlçesine barınak yapılmasını istemiyormuş Coşkun Bey.
Çamlıdere Belediye Başkanı Caner Can ise barınağa talip olduğunu açıkladı. Haberini bugün Ankara Hürriyet’te okudunuz.
Bu sahipsiz hayvan konusu nedense hep rahatsız eder bazılarını.
İnsanoğlu devekuşu misali.
Başımızı çevirdiğimiz, gözümüzle görmediğimiz, şahit olmadığımız zaman yaşanmamış gibi gelir ya bazı şeyler...
Eğer biz arabanın köpeğe çarptığını görmezsek, köpeğe araba hiç çarpmamış gibi yapar, durumla ilgili bir sorumluluk hissi de duymayız.

Yazının devamı...

Sanatın ayakta kalması zordur

4 Şubat 2011
Erdoğan, Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ı tekzip ettiği konuşmasında ne demişti hatırlamakta -hatta hiç unutmamakta- fayda var:
“Heykelin ne olduğunu az çok bilirim. Heykel ile ilgili takdir yetkisi kullanmak için illa güzel sanatlar mezunu olmak şart değil. Şarkı türkü için yoldan geçen vatandaşa ‘Beğendin mi?’ diye soruyorlar. Konservatuar mezunu musun diye sormuyorlar. O arkadaş (Kars Ak Parti eski Belediye Başkanı) neden yeniden aday yapılmadı? Çünkü aradığımız vasıflar o arkadaşta yoktu. Muhafazakâr demokrat anlayışımıza uymadığı için bir daha aday gösterilmedi.”
* * *
Hemen söylemek gerek.
Bir şarkıyı beğenmezseniz, ya eseri satın almazsınız ya dinlemezsiniz. Radyoda karşınıza çıkarsa kanalı değiştirirsiniz olur biter. Ama o şarkının çalmasını yasaklamazsınız. En azından demokratik rejimlerde.
Ama bir heykeli, sergilenmesi için hazırlandığı yerinden kaldırırsanız bırakın heykeltıraşına saygısızlığı, en azından benim, diğerlerinin, o esere bakmak isteyenlerin hakkını gasp etmektir.
Erdoğan’ın eski belediye başkanında bulamadığı “vasıfları” özetlerken kullandığı iki ifadeden (muhafazakar ve demokrat) vurgunun muhafazakar kelimesinde olduğu çok açık.
Aslında bu heykel tartışmaları, bazılarına yeni geliyor olabilir. Ama bir Ankaralı olarak biz bu yaklaşımlara karşı şerbetliyiz.
Hatırlatmakta -hatta hiç unutmamakta- fayda var. Erdoğan’ın Belediye Başkanı Melih Gökçek de kendisinde takdir yetkisi görmüş, görevindeki ilk icraatlarından biri olarak “Ahlaksızlığın adını sanat koymuşlar” diyerek bir heykele tükürüp ortadan kaldırmıştı. O heykel ancak yargı kararıyla yerine dönebildi.
Su perilerilerinin gördüğü zulümü ise çok taze olduğu için detaylı anlatmaya gerek yok.
* * *
Erdoğan ile Gökçek’i aynı noktalarda buluşturan en önemli örnekler sanata yaklaşımlar konusunda.
Çok genç olanlar belki hatırlamaz ama Erdoğan da 1994’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğunda baleye “belden aşağı” diyerek sanatla ilgili takdir yetkisini kullanmıştı.
Gökçek de 1994’te sözlerini savunurken, kalabalık halk kitlelerini arkasına alabilmek için popülist cümleler kurmuştu.
Sanata yönelik “kolaycı saldırıların” temelinde genelde müstehcenlik, muhafazakarlık kavramları yatar. Basittir çünkü bu düzeyde tartışmak, asgari sanatsal beğeni oluşturmak gerekmez.
Bilgi veya sanat okurluğuna da ihtiyaç duymaz bu yaklaşım.
Sanata saldırı en kolayıdır.
Çıplak, savunmasız, korumasızdır sanat. Hele bir de heykel gibi geniş kitlelerle irtibatı yüzyıllarca hiç kurulmamış, ardından kurulan kısmi bağ da yıllar öncesinde kopartılmış, üst düzey sanatsal beğeni gerektiren bir alansa söz konusu olan, “ayakta kalması” çok güçtür.
Muhfazakar yönetimlerin gereken savunmayı yapmasının mümkün olmadığını bilmek için de alim olmaya gerek yoktur.
Umarım Kültür Bakanı Ertuğrul Günay da bunu farkındadır.
Yazının devamı...

Yeni rüzgara kadar Nazım’a veda edin

28 Ocak 2011
Hatırlatayım.
Meclis’e Nazım Hikmet’in isminin bir caddeye verilmesine ilişkin önerge sunulmuştu.
Gökçek, kendisinin bulunmadığı bir Meclis oturumunda bu kararı onaylattı.
Çünkü o dönemde, hükümet demokratikleşme rüzgarından sıklıkla faydalanıyordu. Bu nedenle, “komünist” kelimesini neredeyse hakaret gibi kullanan Gökçek de, bu rüzgarın önünde duramamış, komünist şairin adının bir caddeye verilmesine ilişkin kararın geçişini engellememiş ama o toplantıya da katılmamıştı.
Bu karar seçimler nedeniyle ertelendi sonra da bir daha hiç uygulanmadı.
Belli ki zaten o karar uygulanmak için değil, “uygulanmamak” için geçirilmişti Meclis’ten.
Yani Gökçek bu kararla ilgili gizli niyetini hiç açığa vurmamıştı.
Konu bir soru önergesiyle Meclis’e geldiğinde de Gökçek, Ankara Hürriyet muhabirinin sorusu üzerine, “Bu konuyu yazılı soru önergesiyle yanıtlayacağım” diyerek kaçamak yanıtlar vermişti.

Şimdi Gökçek, Gökkuşağı’nın Twitter Sokağı yapmaya hazırlanıyor. Bu konudaki haberi geçen hafta Ankara Hürriyet’te “Twitter’a var Nazım’a yok” başlığıyla okudunuz.
Bu haberin ardından yine geçen hafta gazetemizi ziyaret eden Gökçek’e bu konuyu bir daha sorduk.
“Karar nerede?” diye karşı soru yöneltti hemen.
Meclis’te seçimlerden önce Nazım Hikmet ile ilgili karar alındığını hatırlattık.
Gökçek, çok geniş bir gülümseme eşliğinde şu yanıtı verdi:
“Seçim öncesi alınan o karar kadük olmuştur. Yeniden bir teklif gelirse değerlendiririz.”
Siyasetin, rüzgarlara açık olduğunu, bu rüzgarların sindirilmesi zor çarklara neden olduğunu bilmeyen yok.
Gökçek’in rüzgarlara karşı durmayacak kadar tecrübe edindiği bir siyasi yaşamı olduğunu da...
Siyasette genel kabul, rüzgara direnmektense, çark etmek yönünde olur hep.

Peki Nazım Hikmet’in isminin bir caddeye veya sokağa verilmesi bu kadar önemli mi?
Ki bunca yıldır bunun peşindeyiz?
Nazım’ın itibar için Gökçek’in manevralarla dolu yönetim anlayışı sonucu bahşedilecek bir sokak ismine ihtiyacı yok.
Nitekim, tarih politikacıları ne kadar hatırlar bilinmez ama Nazım’ı hiç unatmayacak.
Buradaki sorun, kendisini eleştirenleri her fırsatta “ideolojik” davranmakla suçlayan Gökçek’in kent yönetimine yansıyan kendi ideolojisi...
Bilelim ki, Gökçek çok mecbur kalmazsa Nazım Hikmet’in ismini bir caddeye verdirmeyecek.
Biz de yazmaktan vazgeçmeyeceğiz.
Yazının devamı...

2031 yılına kadar Gökçek

14 Ocak 2011

Daha önceleri belli belirsiz açıklamalarla kamuoyunu alıştırmaya çalışan Gökçek, dün Lübnanlı gazetecilerin sorularını yanıtlarken, “Bir beş yıl daha yapacağım. Bu son, yaşım yetmiyor ondan sonra” demiş.
Gökçek’in “yaşım yetmiyor” sözü, belediye kaynaklarına göre, bir doygunluğu ifade ediyor.
Gökçek şu anda 62 yaşında. Seçimlere kadar üç yıl daha bu görevi sürdürecek. Yaşı 65 olacak. Bir dönem daha seçilirse, beşinci başkanlık görevini 70 yaşında tamamlayacak.
Sanırım “yaşım yetmiyor” ifadesinin altında ulaşacağı yaş yatıyor. Gökçek 70 yaşından sonra belediye başkanlığı yapmayı uygun görmüyor demek ki.
Artık Gökçek’in “yerel siyaset aktörü” olduğu gerçeğini pekiştiriyor bu açıklama.
Eskişehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen, 1936 doğumlu. Yani 74 yaşında. Dönem sonunda 77 yaşına ulaşacak. Bir daha aday olur ve kazanırsa 82 yaşına kadar başkanlık görevini sürdürecek.
Bu tabloya bakınca bence Gökçek’in kendisine başkanlığı bırakma yaşı olarak 70’i seçmesine gerek yok.

Yazının devamı...

Ötenel’den Vian’ı yudumlayabilsek

31 Aralık 2010
Çocukluk yaşlarından itibaren, sürekli yaşamının sonlanacağı anın zilini çalacak bir saat gibi taşıdı kalbini göğsünde.
Sahip olduğu kalp hastalığı yavaşlatmadı, tam tersi hep daha hızlandırdı onu.
Mühendislik eğitimi aldı ama yanısıra trompet çaldı, romanlar yazdı, tiyatro oyunları kaleme aldı, şiirden uzak duramadı, kaberelerde şarkı söyledi...
2.Dünya Savaşı’nın sonrasındaki bohem atmosferi soludu.
Bu köşenin de isim babası durumundaki Vian, Günlerin Köpüğü romanında hırçın bir nilüfer çiçeği yerleştirdi Chloe’nin göğsüne ve Colin ile arasına. Suda yaşayan bir nilüfer çiçeği için su gerekliydi. Ve Chloe’nin yaşaması için susuzluk ve yüzlerce başka çiçek...
Ya da Pekin’de Sonbahar’da aşık olduğu kadın, bir başka arkadaşıyla sevişince yavaş yavaş soldurdu genç kadını.
Duke Ellington kokteyli yapan bir piyano koydu romanına. Hangi müziği çalarsanız onun lezzetinde içki kokteylleri üretiyordu piyano.
Vian, absürt akıma yakındı ama onun bile sınırlarını zorladı.
Hayatının her anını doldurdu, renklendirdi, heyecanlandırdı.
Vernon Sullivan takma adıyla yazdığı ilk romanlarından olan Mezarlarınıza Tüküreceğim’den uyarlanan bir filmin galasında, 1959’da, 39 yaşında çaldı göğsündeki saat.
Vian, hep beklediği o kalp krizine yenildi, veda etti yaşama.
Öldükten sonra çok daha meşhur oldu.
Hala kitapları en iyi satan yazarlar arasında.

Cazın Türkiye’deki en önemli isimlerinden Tuna Ötenel’in kalbindeki delik büyüdüğünde 2008’in Şubat ayıydı.
İki kez ameliyat oldu Ötenel kalbinden. Ameliyatın hemen ardından geçirdiği felç onu çok sevdiği müzikten kopardı bir müddet.
Ötenel’in Türkiye’de çok az bilinen bir albümü 1998 yılında Paris’te kaydedildi.
Vian Köpüğü / L’Ecume De Vian adını taşıyordu albüm.
Çok uzun yıllar arayıp bulamadığım bu albüme geçen hafta internette rastladım.
Ertesi gün elimdeydi albüm.
Aynı günlerde Tuna Ötenel’e Koru Rotary ve Rotaract Kulüpleri’nin 2010 yılı Meslek Hizmet Ödülü verildi.
Törende kornetiyle, Sibel Köse ve Selçuk Sun gibi müzisyenlerle doğaçlama da yapmış Ötenel.
Rahatsızlık geçirdiği günlerde eşi Berin Ötenel’in sözlerini okumuştum Umut Erdem’in Hürriyet’teki haberinden.
Sol elini kullanamayan Tuna Ötenel için “Müzik tanrısı ona yardım edecektir mutlaka” diyordu eşi.
Müzik tanrısı yardım etti Ötenel’e. Ve profesyonel olarak sürdüremese de müzik yaşamını Ötenel müzikten kopmadı.
Berin Ötenel ile dün telefonda konuştuk.
Sol elini kullanamadığını ancak kornet çalabildiğini anlattı. İleride konserlerde de çalabileceğini söyledi.
Vian’ın hayalindeki gibi bir piyanomuz olsaydı da keşke, Ötenel’in L’Ecume De Vian’ının kokteylini müzik tanrısının şerefine kaldırabilseydik bu gece.
Yeni yıl umarım Tuna Ötenel’e de, tüm dünyaya da yeni umutların kapısını aralar.
Yazının devamı...

Güzel bir pazardı dün

20 Aralık 2010
Kapalı ve soğuk havaya rağmen, güzeldi.
CerModern İcra Kurulu Üyesi Zihni Tümer ile sohbet ettik.
CerModern’in sıcak atmosferinde, Divan’ın kafesinde konuştuk uzun uzun.
Gözümün bir ucu ilerideki heykeldeydi.
Bundan 2.5 yıl önce 14 Temmuz 2008’de eski gazeteci Halil Soyuer’in “Ankara Kabadayıları” kitabında anlatılıyordu.
Tandoğan’dan kaybolana kadar 1924’ten beri Başkent’in bir çok noktasını gezmişti.
Yazının üstüne Ankaralılar sahip çıkmış, gönderdikleri elektronik postalarla bir depoda çürümekte olduğunu söylemişlerdi. Kentlilik bilincinin gurur veren bir yansımasıydı bu.
İhbarlar üzerine, Ankara Hürriyet Yenimahalle’de belediyeye ait bir açık hava deposunda muşambaya sarılmış halde görüntülemişti.
Su Perileri heykeliydi o.
Ağustos başında heykel için, “genç cumhuriyetin batıya dönük yüzünün gülümseyen bir sureti” diye yazmıştım.
Kızılay adını henüz almamış bozkırın ortasında yere “Tospağa Yatağı” deniliyordu o zamanlar.
Şehremini Asaf Bey, 1924 yılında Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Çankaya Yolu üzerine yerleştirmişti heykeli.
Tospağa Yatağı’nda 1930’lara kadar Ankaralılar, Riyaset-i Cumhur Mızıkası’nın melodileri eşliğinde, Kızılay maden suyunu yudumluyordu Su Perileri’nin serinliğinin gölgesinde. Atatürk’ün bile bu havuzun etrafında oturup müzik dinlediği söylenir.
Heykel, Güvenpark yapılınca önce bugünkü Gençlik Parkı’nın bulunduğu Ulus kapısındaki çukurluğa, daha sonra Hacettepe Parkı’na taşındı. Park, Hacettepe Hastanesi olunca da bu kez Tandoğan Meydanı’na. Ankaray inşaatı nedeniyle 1992’de “geçici” olarak kaldırılan heykel, Melih Gökçek yönetimi sırasında 2008 yılına kadar da bir depoda çürümeye terk edildi.
Su perilerinin yeniden hayat bulmasındaki en önemli isim Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay.
Bundan 2.5 yıl önce Ankara Hürriyet’in ısrarlı yayınları sırasında, “Su perileri heykelini bulup ortaya çıkardığınız için teşekkür ediyorum” diyerek başladığı telefon konuşmamızda şöyle demişti:
“O heykelin bulunup çıkarılması ve bir meydanda teşhir edilmesi uygun olur diye düşünüyorum. Ankara’da meydanların ve heykellerin az olması katlanabilir olduğumuz bir durum değil. Bu durum ağır bir ihmal. Sanırım belediye de sizin yayınlarınızdan etkilenir ve güzel bir yerde sergilenesi konusunda adım atar. Belediyenin yayınınızı uyarı olarak almasını temenni ediyorum.”
Günay daha o günlerde 2001 yılında Milli Komite’nin Su Perileri ile ilgili aldığı karara işaret ediyordu. O yazı Günay’ın şu sözleriyle noktalanıyordu:
“CER atölyelerinde müze ve çağdaş sanatlar merkezi uygulamalarımız var. Eğer Büyükşehir bize verirse uygun bir yerde değerlendirebiliriz.”
Üzerinden geçen 2.5 yıl içinde Günay’ın konuyu hiç unutmadığı ortaya çıktı.
Günay ve Tümer’in çabalarıyla Su Perileri CerModern’deki yeni yerini aldı geçen gün.
Büyükşehir Belediyesi, komite kararı çerçevesinde, heykeltıraş Metin Yurdanur’un gözetimi ve çalışmalarına emanet etti heykeli.
Yurdanur, heykelin 80-90 yıllık eskimişliğini, depoda geçirdiği 18 yılın izlerini sildi heykelden.
“Ankara hepimizin, sanatçı duyarlılığıyla sahip çıkıyoruz” diyor Yurdanur.
Tümer, Su Perileri’nin bulunduğu yeni alanın bir güvercin parkı haline getirileceğini ve çevresinin yeşillendirileceğini anlattı.
Gönül isterdi ki Su Perileri tekrar Tandoğan’a dönseydi.
Olmadı ama kent, kentliler bu heykeli yeniden kazandı.
Günay ile Tümer’in çok ciddi, alkışlanması gereken çabalarının sonucu bu.
İki ismin, uzun süredir devam eden, sessiz ama bir o kadar kararlı tavrının Başkent’e hediyesi.
Ankara Hürriyet’in birinci sayfadaki “Hoşgeldin Su Perisi” manşeti bir miladdır. Dilerim güzel gelişmelerin de habercisi.
Dün güzel bir pazardı.
Baktım, su perileri, hazırlanan yeni havuzunun içinde, Başkent’in ortasında bulutlu bir Ankara öğleden sonrasının, cılız, nazlı ışığında duruyordu.
Yazının devamı...

O çocuklar büyüyecek

17 Aralık 2010

Kurgulanmaya kuruluyoruz.
Çocukluktan ileriye taşıdığımız genetik bir düş gibi, “mukaddes” yaşamları arzuluyoruz.
O mukaddes yaşamlar, bize gerçek adı altında başkalarının rüyalarını öğretiyor.
Oysa yıllar geçiyor ve bu kez de bize dayatılan “minimalizm”in esaretinde küçültüyoruz hayallerimizin tripleks rüyalarını.
Çocukluktaki saf hayallerimiz, geleceğin ahlaksız hedefleri oluveriyor.
Kalemin ucundaki sır
Yarattığı metaforlarıyla, söylemediği “gibi” klişesini bir girdapta boğulmaktan kurtaran Edip Cansever’in mendilindeki kan “gibi”:

Yazının devamı...