"Ateş Yalazan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ateş Yalazan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Ateş Yalazan

Yağmur Ankara’ya boyun eğdiriyor

18 Haziran 2011
Önceki günkü şiddetli yağışlarda, bir alt geçitte araçlar mahsur kaldı, insanlar canlarını zor kurtardı.
Çok değil, daha üç hafta önce, tüm kent yarım saatlik yağmura teslim oldu.
Üstelik bu yaşananlar yeni değil.
Başkent yağmura hep boyun eğiyor.
Her yağmur felaketinin ardından da Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, “eşi benzeri görülmemiş” yağış oranlarından söz ediyor, hiçbir altyapının böyle yağışlara dayanamayacağını öne sürüyor.
Gökçek, önceki günkü yağışlarla ilgili de “Her ana caddeye kanallar mı yapacağız? Üç senede bir yağacak yağmur için bütün tesisatımızı buna göre mi yapalım?” demiş.
Uzun lafın kısası Gökçek, bu yağışların istisna olduğunu, böyle istisna durumlar için altyapı inşa edilemeyeceğini savunuyor.
Ankara, son yıllarda ilkbahardan yaza, yazdan sonbahara sürekli ağır yağış koşullarıyla karşı karşıya.
Bu kadar sık yaşanan felakete istisna denilebilir mi?

İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Afet Yönetimi Uygulama Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu geçen haftalarda çok önemli uyarılarda bulundu.
Kadıoğlu, yaşanan iklim değişikliğiyle birlikte dünyada artan en büyük sorunlardan birinin kısa süreli sağanak yağışların yol açtığı “şehir selleri” olduğunu söylüyor.
Kadıoğlu’nun anlattığına göre, tüm dünyada kısa süreli, şiddetli olduğu için mazgallar yağışları kaldırmıyor.
Dünyada mazgallar büyütülüyor, sayıları arttırılıyor. Örneğin, Japonlar Tokyo’da şehrin altında büyük kanallar açıyor.
Kadıoğlu, eski yağış verilerine göre yapılmış mazgal dizaynlarının yeni veriler ışığında yenilenmesinin önemini vurguluyor.
Ve Kadıoğlu en önemli uyarısını yapıyor:
“Türkiye buna hazır değil!”
Ankara’nın da yeni iklim koşullarına hazır olmadığı zaten ortada.
Nasıl olsun ki?
Her yağıştan sonra suçu yağmura bulan bir belediye başkanına sahibiz.

Bundan 16 sene önce, Hürriyet’in manşeti “Neden uyuduk” idi.
Tüm Türkiye’yi etkileyen yağışlar İzmir’de 55 kişinin yaşamına mal olmuştu.
O dönemde Devlet Meteroloji İşleri’nin hava olaylarını daha erken tahmin etmesini sağlayacak radar projesinin bir türlü hayata geçirilemediği ortaya çıkmıştı.
Yani yağışlar sürpriz olmuş, herkesi hazırlıksız yakalamıştı.
Başkent’in karşı karşıya olduğu şiddetli yağışları öngörebilmek için çok bilinmeyenli denklem çözmek gerekmiyor. Sokaktaki çocuğa sorsanız, yoğun yağışları size haber verir.
Yapılması gereken, “hukukun etrafından dolanmak için” 35 günde, 70 günde alelacele bitirilen mühendislik faciası alt geçitlerin yeni koşullar ışığında yeniden gözden geçirilmesi.
Önceki günkü alt geçit faciasında kimsenin hayatını kaybetmemiş olması sadece şans.
Ancak şans her zaman yanımızda olmayabilir.

Hukukun fazla mesaisi

ÖZÜRLÜLER Kanunu altı yıl önce değişti.
Kanunda, kamusal alanda engellilerin yaşamını kolaylaştıracak önlemleri almaları için kamu kurum ve kuruluşlarına yedi yıllık bir geçiş süreci tanındı.
Bu yedi yıl içinde belediyelerin tüm yol, kaldırım, yaya geçidi, açık ve yeşil alanlar ile toplu taşıma araçlarında engellilerin rahat kullanımı için gerekli düzenlemeleri yapmaları gerekiyor.
Artık belediyelere tanınan sürenin sonuna geldik.
Gelecek yıl Temmuz ayında belediyelerin hazırlıklarını tamamlamış olmaları şart.
Zaman su gibi akıyor. Bazen de aleyhte işliyor.
Biliyoruz ki hiçbir belediye üzerine düşeni yapmadı.
Ve hatta tahmin edebiliriz ki, gelecek yıl da yapmış olmayacaklar.
İşte o zaman, engellilerin dava açma hakkı doğuyor.
Gözüken o ki, belediyelerin hukuk birimleri 2012’nin son aylarını fazla mesai yaparak geçirecekler.
Yazının devamı...

Dereler doğada bulanık akmasın

11 Haziran 2011
Gala, Hopa’daki olaylar sırasında polisin sıktığı biber gazının tetiklediği kalp krizi sonucu yaşamını yitiren Metin Lokumcu anısına düzenlendi.
Filmi ikinci kez izledim. Bu sefer daha da dikkatle...
Filmin en çok dikkat çeken kısımlarından birisi direkt olarak bölge halklarının sesine kulak vermesi.
Film boyunca, Kastamonu’dan Muğla’ya, Trabzon’dan Rize’ye, Dersim’den Antalya’ya, HES inşaatlarından en çok etkilenen ve yürütülen mücadelenin baş aktörleri, yani halk konuşuyor.
Anlatıcı kullanılmamış. Ya da uzun ağdalı cümlelerle süslenmiş bir estetik kaygı yok. Sadece halk var.
Gencinden yaşlısına, sağcısından solcusuna, tüm bölge halkları yerini, yurdunu, suyunu nasıl savunduğunu anlatıyor filmde.
Örneğin bazı kişilerin gelip kendilerini HES’lerle ilgili “bilinçlendirmek” için konuşmalar yaptığını anlatan bir çiftçinin karşı çıkışı duyuluyor:
“Sen benim damarıma şırıngayı takmışsın, gel ben seni bilinçlendireyim be cahil adam.”
Bir diğer ses Artvin’den geliyor:
“Kuş dalında özgürdür, dere de yatağında özgürdür, HES tribünlerinde değil. Biz bunu böyle biliyoruz. Dere özgür aktıkça biz de böyle yaşayacağız.”
Filmi izleyince Başbakan’ın, çevre bakanının HES’lerle suyun doğadan koparılmadığına ilişkin sözlerinin nasıl havada kaldığını bizzat görüyorsunuz.
Borulara, kanallara sıkıştırılan derelerin artık o bölgeye hiçbir faydası olmayacağını anlıyorsunuz.
Bu noktada enerji ihtiyacı tartışması tüm anlamını yitiriyor.
İnsanlığın vahşetinin doğayı getirdiği nokta zaten ortada. Suyundan koparılmış toprakta otun bile bitmeyeceği gayet açıkken, artık laf cambazlığına tahammül gösterilmemesi gerektiği de yüzünüze çarpıyor.
Film, Dilan Öztoprak’ın sesinden “Dere akar bulanık” türküsüyle son buluyor:
“Dere akar bulanık, köpüğünden alalık / Ha bu ışıklı dünya, oldu bize karanlık.”
Bu coğrafyanın sularının karanlıklardan akmaması için bir duruş gerekiyor. Bu duruş, doğanın yanındaki duruştur.
Doğaya “rağmen” yapılan işlerin insanı tekerlek içinde dönen hamsterdan başka bir şey haline getirmediğini görmek gerekiyor. Yoksa doğa zaten bunu gösteriyor.

Sözün üçü beşi

KÜLTÜR ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın “hayali”ndeki proje.
Günay bu hayalini, göreve geldiği ilk günlerde -ki bu dört yıl öncesine tekabül ediyor- seslendirmeye başlamıştı.
Bu hayalin hayata geçmesi bekleme hala sürüyor.
Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürü Murat Süslü yeni bir açıklama yapmış.
Süslü, Uygarlıklar Müzesi’nin “bir iki yıl içinde” hizmete gireceğini söylemiş.
Bu ülkede ben bu tür zaman yuvarlamalarından hep korkarım.
Bir-iki yıl.
İkisinin arasında koca bir tam yıl var.
Üstüne üstlük, bu ülkenin geçmişinde, tarih telaffuz edilip, garantiler verildiğinde bile bir türlü tamamlanamayan onlarca yatırım var.
(Yeri gelmişken Gökçek’in tamamlanamayan metrolarını hatırlamak gerekir.)
Durum böyle olunca “bir iki yıl gibi muğlak bir ifade” beni şüphelere gark etti.
Umarım bu “bir-iki yıl” daha sonra “iki-üç yıl”, ardından “üç-beş” yıla dönüşmez.
Yazının devamı...

15 yıllık fatura bir bardak su

4 Haziran 2011

Dikici’nin davası, Melih Gökçek yönetiminin su faturalarını 45 günde bir kesmesiyle vatandaşların uzun yıllar boyunca haksız ödemeler yaptığının kanıtı oldu.
İki yılı aşkın süre önce Ankara Hürriyet ilk olarak su faturalarının 45 günde bir kesilmesini gündeme getirdiğinde Gökçek yönetimi uzunca bir süre haksızlığını kabul etmemişti.
Uygulamayı normale döndürmemek için de direnmişti.
Ancak toplumsal muhalefetin rüzgarı önünde duramamıştı Gökçek. Gerçi yaklaşan yerel seçimlerin de Gökçek’in 15 yıllık hatasından dönmesinde etkili olduğunu söylemek mümkün.
Dikici’nin kazandığı dava 15 yıl boyunca Ankara’da su faturası ödeyen herkesin haksızlığa uğradığının hukuki kanıtıdır.
Yani Ankaralılar 15 yıl boyunca sürekli fazla para ödediler su için. 15 yıl içinde bu fazla ödenen paraların toplam meblağı nedir bilemiyorum, ama her hanenin fazladan ödediği paraların çok ciddi bir yekûn tuttuğuna eminim.
Peki bu meblağların hesabını kim verecek?

Yazının devamı...

Buyrun cenaze namazına

28 Mayıs 2011
Önce, şehir içinde yolcu taşıyan minibüslerin, ayakta yolcu almaları durumunda ödeyecekleri cezada indirim yapıldı.
Lafın kısası, ayakta yolcu taşımalarının önü açıldı.
Suça teşvik edildi.
Bunun yanlışlığı anlatılmaya çalışılırken, bu sefer de ulaşımın güvenliğini sağlamakla yükümlü koordinasyon kurulu olan UKOME, ilçeleriyle Başkent arasında çalışan araçların ayakta yolcu taşımalarına izin verdi.
Bu karara itiraz da yüksekti.
Ve haklıydı.
Ama UKOME dinlemedi.
Bir kaç kuruş fazla kazanç için ölüme davetiye çıkarıldı.
O günlerde yazdığım yazıda, “Peki ya bir kaza yaşanır da, ayaktaki yolculara bir şey olursa bunun sorumluluğu kimde olacak?” demiştim.
Hatta emniyet kemeri takmadan özel aracınızla bakkala gitmenin bile suç olduğunu hatırlatıp “Acaba bu midibüslerde ayaktaki yolcular için hava yastığı mı var?” diye sormuştum.
Akyurt’ta çoğunlukla üniversite öğrencilerinin bulunduğu ve ayakta yolcu taşıyan bir midibüs önceki gün kaza yaptı.
Kazada 38 kişi yaralandı, 20 yaşındaki Elif Nur Ateş yaşamını yitirdi.
UKOME kararının çıktığı günlerde Elmadağ Otobüs İşletmeleri Kooperatif Başkanı Özgür Durak, kararla ilgili olarak “UKOME ayakta yolcu taşıma için bir güzellik yaptı” demişti.
UKOME’nin güzelliğinin sonucunu önceki gün kanlı bir biçimde gördük.
O kararın altında imzası bulunanlar, bugün “o güzelliğin” faturasını 20 yaşında gencecik bir kıza ödettiler.
Kanunla, yönetmelikle, kısacası hukukla adam öldürmenin nasıl olduğunu sadece Başkent değil tüm Türkiye dün canlı canlı yaşadı.
Ölüm göz göre göre geldi.
Bu karar uygulanmaya devam ederse, daha niceleri de kapıda bekliyor.
O halde söyleyecek tek söz kalıyor:
Buyrun cenaze namazına.
Yazının devamı...

Hukukun etrafı

21 Mayıs 2011
Bir süredir ağırlığını sürdüren son krizlerden birisi de sokaklara park eden araçlardan otopark ücreti alınması.
Kente çağdaş otoparklar yapmayıp sokakları rant alanına çevirmek üstelik bunları da modern otomatlar yerine, fosforlu yelekler giymiş kişilere yaptırmak tam Türk usulü bir iş.
İşlemlerinin hukuk tarafından durdurulmasından şikayet eden Büyükşehir Belediyesi yönetimi otopark konusunda da yine hukuk duvarına çarptı.
Buna karşılık yeni bir karara imza atan belediye, artık sokaklarda akşam 20.00 ile sabah 08.00 arasında araçlardan otopark ücreti almayacak.
İlk başta kulağa makul gibi gelen bu uygulama bir çok pratik sıkıntıyı da taşıyor.
Bu karara göre evinize akşam 20.00’dan önce gelmemelisiniz.
Ya da sabah 08.00 olmadan hemen evinizden çıkın.
Çünkü otoparkın taksimetresi işlemeye başlayabilir.
Otopark görevlileri ile vatandaşları karşı karşıya getirmesi çok muhtemel bu sistemin hukuka uygunluğu bilinmez ama akla uygunluğu konusunda ciddi endişeler var.
Ama şöyle bir gerçek de var ki, bu karar da mahkemeden dönse ne olacak?
Bu sefer de saati değiştirip yeni bir karar alınacak.
Yani yine hukukun etrafından dolaşılacak.
Bizde hukukun etrafı da etrafmış, dolan dolan bitmiyor.

Şampiyonların kursağında kaldı

TÜRKİYE’de üniversite giriş sınavı 37 yıldır yapılıyor.
Hiçkimse bu sistemin ideal olduğunu söyleyemez.
Ama en azından 37 yıldır süregelen ve işleyen bir sistemdi.
Hatırlıyorum, bizler sınava girdiğimiz yıllarda Türkiye genelinde dereceye girmeyi bırakın, yaşadığımız şehirlerde ilk sıralarda yer alanlara gıptayla bakılırdı.
Bu yıl ise yeni bir durum var.
Eğer geçmişte sınavda derece kazanan arkadaşlarımız bu yıl sınava girmiş olsaydı, savcılığın soruşturmasına konu olacaklardı.
İşte bu yıl, tüm sınava girenlerin yaşadığı şüphe ve güvensizliğin yanında böyle bir gerçek de var.
Şüphe ve endişe çemberinin içinde kaybolan öğrencilerin yanısıra mevcut ÖSYM yönetimi yüksek başarı derecesine sahip gençlerin de bu zevki doya doya yaşamasına engel oldu.
Sonuçlar şampiyonların kursaklarında kaldı.
Yazının devamı...

Gökçek Avrupa’ya hukuku şikayet etti

14 Mayıs 2011
Muhalefetin, kendi kararları ve uygulamalarıyla ilgili mahkemelere başvurmasını eleştirmiş ve “Mahkemelerde 100 davanın 98’ini ben kaybederim” demiş.
Bir belediye başkanının, “bağımsız mahkemelerde” açılan davaların yüzde 98’ini kaybettiğini söylemesi ve bundan şikayet etmesi biraz garip değil mi?
Mahkeme iptal ettiğine göre demek ki yapılan işlemlerde bir hukuksuzluk var.
Eğer işlemler hukuka uygun olsa, mahkemeler de iptal etmezdi.
Gökçek’in bu durumdan sıkıntı duyması gerekirken, muhalefeti, mahkemeleri eleştirmesi doğru mu?
Üstelik Gökçek bu rahatsızlığı bir de muhalefete ve mahkemelere yüklemeye çalışıyor. “Sizin yüzünüzden iş yapamıyorum” demeye getiriyor.
Gökçek bununla da kalmamış, hukukun etrafından nasıl dolandığının formülünü anlatmış Avrupalılara:
“Baktım ki bana alt geçit, üst geçit yaptırmayacaklar. Üst geçitleri önce altı sonra üç ayda bitirdim. En son 35 günde bitirdik. Çünkü mahkeme karar verinceye kadar bitirirsek mahkeme bir şey yapamıyor. Biz karardan önce yetişmeye çalışıyoruz.”
Acaba Avrupalılar ne düşünmüştür bu sözler karşısında?
Gökçek’in mahkemelerde şikayet etmek yerine, yapması gereken, hukukun el verdiği işlemleri hayata geçirmek.

Bu sahne çok konuşulacak

ARTIK bir marka haline geldi.
Doğduğu günden bu yana istikrarlı gelişimini sürdürdü ve bugün dört yaşına ulaştı.
Genç Nota, Ankara Hürriyet’in önemli bir markası. Son yıllarda Ankara sınırlarını da aşarak Ege, Akdeniz ve Eskişehir’e kadar genişletti alanını.
Yarışmanın dün final provaları vardı. Bu yıl ATO Kongre Merkezi’nde düzenlenecek yarışmanın provalarını izledim.
Gençlerin coşkusu, dinamizmi bir yana...
Bu yıl müziğin yeni bir sahnede yeni armonilerle yükselecek olması heyecan verici.
Başkent’in ATO Kongre Merkezi gibi bir yeri kazanmış olması çok mutlu edici.
Merkezde, Genç Nota’nın da yapılacağı salon Ankara’daki çok önemli bir eksikliği gidereceğe benziyor.
Salonun kapasitesinin yüksekliği etkileyici. 3 bin 100 kişilik seyir yerine sahip.
Bütün bunların ötesinde sahnesi çok amaçlı kullanım için çok uygun.
Akustiği çok iyi.
Tiyatro, müzikal, hatta opera ve bale bile sahnelenebilir.
Sahnenin yüksekliği 9, sahne ağzı genişliği 22, derinliği ise 30 metre.
Başkent’in yıllardır yaşadığı eksikliğin bu salonla giderilebileceğini gördüm.
Açılışını Genç Nota ile yapacak bugün.
Umarım Ankara’nın kültür sanat yaşamına beklediğimiz katkıyı sunar.
Şu kesin ki, bu sahne hem Ankara’da hem de Türkiye’de çok konuşulacak.
Yazının devamı...

Ankara’nın prestiji ve yok olan dereler

7 Mayıs 2011

BAŞBAKAN Tayyip Erdoğan’ın “çılgın” proje vaadinin ardından bu kelime hemen herkesin diline pelesenk oldu.
İstanbul’un Avrupa yakasını bir adaya çevirecek meşhur kanal projesi yeni tartışma konumuz.
Şehrimizin Belediye Başkanı Melih Gökçek de hemen “prestij projeleri”ni açıklayacağını duyurdu.
Biz Gökçek’ten proje duymaya alışkınız. Sadece duymaya değil, tamamlanmamasına da alışığız.
Çok bilinen bir yakıştırma vardır.
“Türk gibi başla, Alman gibi bitir” derler.
Gökçek de bu özlü sözün ancak ilk kısmını temsil edebiliyor.

Yazının devamı...

Kara kaplı vicdanlar

30 Nisan 2011

BAŞKENT’in sahipsiz hayvanlar konusundaki katliam sicili, siyah kalın ciltlere ancak sığar.
Tabi bu ciltler bir yana, vicdanlara sığıp sığmaması daha önemli bir mesele.
Kabul etmemiz gerekir ki, gazeteler, sağduyulu vatandaşlar ve hepsinden önemlisi hayvansever aktivistler, bu kentte kafalara vura vura hayvan katliamlarının “bir nebze de olsa” önüne geçebildi.
Ancak sahipsiz hayvanların katledilmesinin hemen paralel yolunda ilerleyen bir başka vicdansızlık var ki, hemen herkesin bu konuda eli kolu bağlı:
Köpek dövüşleri.
Bir süredir Ankara Hürriyet bürosuna Başkent’te sürekli yer değiştiren bir köpek dövüşü çetesinin varlığıyla ilgili ihbarlar geliyordu.
İddialara göre bu kişiler köpek dövüşleri yapılmadan önce -her nasıl oluyorsa- yerlerinin öğrenildiğinden haberdar oluyor ve hemen başka bir ilçeye geçiyorlardı.

Yazının devamı...