"Ata Nirun" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ata Nirun" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Ata Nirun

Bir Reenkarnasyon Geyiği...

8 Kasım 2007

Biraz gecikti ama yine de literatürde yerini alması gerekiyor. Geçtiğimiz haftalarda unutulmaz sanatçı Barış Manço'nun küçük bir çocuk olarak dünyaya döndüğü haberi (Reenkarnasyon), medyada yer aldı. Aslında yeni bir haber değildi yani taze değildi, daha önce de kullanılmıştı ama bir nedenle yeniden ısıtılmış ve balık bellekli denilen tv izleyicilerine reenkarnasyon olayı olarak tekrar sunulmuştu. Bilinmez ama nedense UFO haberleri ya da reenkarnasyon gibi konular medyada şaşırtıcıdır, olaylar bir türlü ciddi olarak tartışılamaz, haberin oluştuğu dönemde kim popülerse ya da o aralar kimler tv program yapımcılarının hatta asistanların portföylerinde varsalar, onlar ekrana çıkarlar ve kendilerince görüşlerini belirtirler. Hiçbir zaman daha birçok konuda olduğu gibi, o konunun uzmanı kimdir, neler yapılmıştır... gibisinden araştırmalara asla girilmez...

Ve yine aynı şey oldu ve konuyla ilgili tv programlarında güya reenkarnasyon tartışıldı. Benim izlediğim bunların bir tanesiydi, programı Yasemin adlı bir hanım sunuyordu (Özür diliyorum, soyadını yakalayamadım) pardon sunmanın ötesinde yorumluyordu. Aslında zaman zaman küçük oğlunun ille de Barış Manço olduğunu iddia eden adama dönüyor, tıbbi bir tedavinin gerekli olduğunu ve mutlaka yaptırması gerektiğini de öneriyordu. Programdan anlaşıldığına göre, aynı adam daha önce de medyada yer almıştı ama görüldüğü kadarıyla yine kullanılıyordu. Konuklar ya da yorumcular ise, çocuğun babasının yanısıra yine hemen her zaman, her yerde olduğu gibi İlahiyatçı Zekeriya Beyaz, Gazeteci yazar Berrin Türkoğlu ve yine adını yakalayamadığım bir psikiyatrdan oluşmaktaydı... Konu ölüm veya ölümle ilgili birşeyse muhakkak dine veya din otoritelerine başvuruluyor oysa ölümün ya da benzer konuların bilimsel, sosyal ve psikolojik yönleri de var. Zaten güncel sorun da burada, konu ne olursa olsun hemen bir din görevlisi karşımızda, hemen yoruma başlıyorlar ve tüm dünyevi konular din potasında eritiliyor, sonunda da geriye birşey kalmıyor. Oysa dinin temeli inanç ama her insanın inancı da aynı değil, o zaman ortaya farklı görüşler ve sayısız yorumlar çıkıyor. O zaman konu da, kaybolup gidiyor, tartışılmaz hale geliyor ve izleyici veya okuyucu maçı kimin kazandığına bakar gibi bakarak kendi bireysel inancına yakın bir yerde kalıyor...

Bu programda da aynı şeyler yaşandı, Barış Manço'nun ruhunu  taşıdığı iddia edilen çocuğun babası ile Zekeriya Beyaz arasında görüldüğü kadarıyla geçmişten gelen bir sorun vardı, zaman zaman birbirlerine sataşıp durdular ama ekranların ustası olan Zekeriya Beyaz için bu rakip, çok hafif kalıyordu. Bu arada Zekeriya Beyaz, konuyu bir ara mezhep ayrımına götürmeye niyetlendi ama Yasemin Hanım tarafından engellendi, ayrıca psikiyatr uzman da sert bir dille benim üstte vurguladığım gibi, dini her konuya karıştırmamasını söyleyince Zekeriya Beyaz geri çekildi. Ama Zekeriya Beyaz, bu konuyu iyi bildiğini iddia ediyor, yeterince incelediğini ve kendisiyle tartışılamayacağını belirtiyordu ama birçok İslami yorumcu gibi tekrarlayıp durduğu Hindu Tenasüh inancı ile Spiritüalizm kökenli Modern Reenkarnasyon inancı arasındaki farktan habersizdi. Bilmesi gereken şey, bu iki inancın temelden farklı olduklarıydı, Tenasüh kısacası ruhun yaşam performansına göre yeniden doğuşlarda geriye de dönebilmesi inancıdır yani birey bir sonraki yaşamında insan olmayabilir, ruh yaşamın her formunu denemelidir ve sonunda bir sonsuzluk anlayışında (Nirvana) kaybolacak ya da bütünleşecektir, bu inançta ruhlar alemi, yeniden doğuş kuralları, özel seçimler ve sonunda bilge veya öğretici rehber ruh olmak gibisinden ayrıntılar yoktur. Oysa Modern Reenkarnasyon inancında, tüm yeniden doğuşlar ileriye yani evrimleşmeye (Tekamül) yöneliktir, ruh öldükten sonra oturur düşünür ve nasıl bir yeni yaşam seçeceğine karar verir, ona göre de bedenlenecektir. Rehber ruhsal varlıklar, bu aşamada ona yardımcı olurlar hatta yön verirler vs... Ruhun Nirvana'ya erişmesi yani karmanın tamamlanması ve ruhun artık tüm dünyevi arzulardan kurtulması ve dünyevi bilgilere ihtiyacı kalmaması demektir. Yaşam planı bir önceki yaşamda bireyin eylemlerine göre yapılır ve ruh bedenlendikten sonra çeşitli dini ritüellerle kendisini eğiterek karma bilgisini algılamaya çalışır, bunu başardığında da artık bedenlenmekten kurtulur. Bütün bunlar özgün inançlar yani Uzak Doğu dinlerinin birer parçasıdır ama aslında Uzak Doğu sözü bir genellemedir çünkü Çin Budizmi'nde ve Japon Şintoizm'inde böyle bir inanç yoktur. Reenkarnasyona karşı çıkan tüm büyük dinlerin ama özellikle de İslami araştırmacıların önemli bir kısmının bir türlü kurtulamadıkları çok ciddi yanlış buradadır. Kısacası Hindistan ve Tibet yöresindeki reenkarnasyon inancının temeli "Tenasüh" kavramına dayanır yani ruh yaşam karnesinin sonuçlarına göre geriye de gidebilir hatta bitki veya hayvan olarak da tekrar dünyaya gelebilir. Oysa, spritülizme dayanan modern reenkarnasyon inancında ruh tekamül eder yani sürekli ilerler, gelişir. İkisi çok farklı yerlere, uygulamalara ve sonuçlara giderler, bilinmesi gereken şey, reenkarnasyonla tenasühün apayrı birer inanç olduğudur. Ve yine bazı İslami kesimlerde sık sık; "Reenkarnasyona inanan hıristiyanlar..." tanımına raslanır oysa hıristiyanlık reenkarnasyona şiddetle karşıdır ve kesinlikle reddeder. Zekeriya Beyaz'ın elbette ki bunları bilmesi gerekmiyor hatta eminim ki genel olarak, "Geçiniz, bunlar saçmalıklar..." diyecektir ama bir otorite olarak konuştuğuna inanıyorsa iş değişir çünkü o zaman gerçekten konuyu iyi bilmeli ve ona göre yorumlamalıdır. Ya da, dinin bu konuda görüşü bu kadardır diyerek, ötesini bilmediğini, hatta ilgilenmediğini belirterek sözünü noktalamalıdır. Ama bunu hiçbir konuda yapamıyor, her konuda konuşuyor oysa Zekeriya Beyaz bizler için önemlidir çünkü popüler bir din görevlisi olarak, özellikle irticaya yönelik konularda vurucu şeyler söylüyor, seveni çok olduğu için de dinleniyor. Aynı şey olmasa da, Yaşar Nuri Öztürk gibi din konularında çok saygın ve etkin bir ismi ne yazık ki siyaset uğruna yitirdiğimizden beri, bu yaklaşım çok daha önemli...

Öteki konuk olan yazar Berrin Türkoğlu ise, program süresince, Reenkarnasyon iddialarının sık yaşandığı Hatay yöresinde yıllardır araştırmalar yaptığını ve bir de kitap yazdığını anlattı, zaten Yasemin Hanım da elinde onun kitabını referans olarak gösterip duruyordu. Fakat Yasemin Hanım'ın, Reenkarnasyon'un dünyadaki bir numaralı ismi Prof. Dr. Ian Stevenson'la beraber çalışan Reşat Bayer'in kitabından, konunun önde gelen isimleri olan Biyolog Dr. Can Polat'tan, Prof. Dr. Recep Doksat'tan (yaşama veda etti), Dr. Ertan Kura'dan ve Dr. Bedri Ruhselman'ın çalışmalarından haberi yoktu. Tabii ki bunları bilmek zorunda değil ve sonuçta o bir sunucu, verilen malzemeyi kullanıyor ama yorum yapmak ayrı birşey, çünkü o zaman herşey değişiyor. Berrin Türkoğlu çalışkan ve yetenekli bir gazeteci, yazdığı kitap ise bir tür gezi kitabı veya bir belgesel gibi, gördüklerini ve kaynaklardan okuduklarını toparlamış ve görevini yerine getirmiş. O da; "Buraya kadar... Yorum benim işim değil, işte şu kaynaklar, şu uzmanlar var..." diyebilir ve psikiyatri ile din arasında sıkışıp kalmazdı. Programın bir yerinde Türkoğlu, Yasemin Hanım'ın; "Siz inanıyor musunuz?" sorusuna ise; "Başıma gelmedi, bilmiyorum..." diyordu. Bu da yanılgıydı çünkü tüm pşisik olaylarda, olayı yaşayan bireylerin inançları, bilgi demek değildir, olaylar yaşanırlar ve geçip giderler, bazıları sık hatırlanır izler bırakırlar ama bunun anlamı farklıdır. Türkoğlu'nun Parapsikoloji'yi bir bilim olarak, bir psikiyatra karşı savunmaya kalkışması da, başka bir hataydı çünkü psikolojiyi dahi sevmeyen psikiyatrlar parapsikolojinin adını dahi duymak istememekteler ve bunda da haksız değiller. Zira parapsikoloji uzun zamandan beri yok yani ömrünü bitirdi, işlevini yitirdi. Şimdi bilimin sınırlarını merak eden uzmanlar var yani programdaki psikiyatr uzmanın dediği gibi, günümüzde sadece belli konularda uzmanlaşmış bilim insanlarının bazı çalışmaları var...

Psikiyatr uzmanımız, genelde doğru şeyler söyledi yani konumun gereğini yerine getirerek, Barış Manço'nun ruhunu  taşıdığı iddia edilen çocuğun babasını da fena halde azarladı. Bir ara da, bilimin sınırsızlığını dile getirerek, her gün yeni şeyler öğrenebiliriz imasını yaptı fakat bu ima diğer konuklar tarafından yeterince algılanamadı ve kullanılmadı. Orada Reenkarnasyon konusunun parlak isimleri olan Colombia ve Yale'den Psikofarmalog Prof. Dr. Brian Weiss'ın, Hipnoterapist ve Çok Kişilik Düzensizliği Uzmanı Steven Warner'ın, Melvin Harris'in, Kuantum'ya ilgili olarak Astrofizikçi Michael Scott'un, fizikçi Prof. Fred Alan Wolf'un çalışmalarından birkaç cümle ile söz edilebilirdi ya da en azından bir tanesinin... Peki, bunlar gerekli mi? Hayır çünkü işimiz magazin ama gelin görün ki konu ciddi yani herşeyi magazin yapamayız... Dersimiz bu...

Reenkarnasyon inanç ve bilgisi, dünyanın en eski inanç ve bilgisi olarak tüm milletlerde, dinsel öğretilerde, kutsal yazılarda karşımıza çıkmaktadır. Bunu doğal karşılamalıdır. Çünkü insan içgüdüsel bir eğilimle varoluşuna ilgi duymaktadır ve onu aramaktadır. Her şeyin üstünde parıldayan tek değer insandır. O varoluşunun, yaradılışının yazgısını taşıyan özgür istem gücü dolu bir yaratıktır. Kendi değerini anlayıncaya kadar, değer sandığı şeylerle bir süre daha oynayıp duracaktır. Hiç kuşkusuz gerekli evrimleri yaşadıktan sonra varacağı son, iyi, güzel ve doğrunun dünyasıdır. Bu dünya, her çeşit sorunların çözümleneceği bir arayış ve arınma yeridir, insan hazır olan için değil, hazırlanmak için yaratılmıştır. Dinlerin sembolik anlatımlarla örülüşü bundandır. 20. Yüzyıl'dan 2l. Yüzyıl'a geçildiğinde, insan ne zaman akılsal yeteneklerinin, güçlerinin. beyinsel yapısının bilinmeyen, gizli kalmış yönlerinin insan mutluluğunun yaratılması için kullanılması gerektiğini anlarsa, bunları saplantılardan ve bilimsel ya da dinsel tutuculukktan uzakta ele alırsa, benlik gururuna, kaba kuvvete kapılmadan alçak gönüllülükle; "Bildiğim tek şey var, o da hiçbir şey bilmediğimdir" diyebiliyorsa ve insan ne zamanki başkaları ve başka kuvvetlerle tamamlanma açlığı duymayacak kadar yükselirse o zaman varoluşunun anlamı ve amacı ile karşı karşıya kalacaktır. İşte bu nedenle reenkarnasyon olayı önemlidir...

Diğer taraftan reenkarnasyon, UFO, ruhlarla ilişki gibi konularda, araştırmaların bir türlü istenilen düzeye yani akademik platforma yeterince taşınamaması, önemli zaaflar yaratmaktadır. Tarikat benzeri ortamlarda veya şurada ya da burada birilerinin bu konuları sahiplenmeleri, kendilerini otorite zannetmeleri ya da onlara özellikle medya tarafından bu tür payelerin verilmesi büyük zararlar getirmekte ve bu nedenle de bu konulara yönlenmeyi düşünen birçok bilimciyi, gerçek araştırmacıyı ortamdan soğutmaktadır. Bazen de gerekli birikime sahip olmuş olanları da kaçırmaktadır çünkü onlar da şarlatanlarla bir tutulacaklarından korkmaktadırlar. Tekrar doğuşa inanmak, bir sürü soytarılık yaparak, kimin geçmişte kim olarak yaşadığını öğrenmek, sıradan insanların, bugüne kadar bir iş sahibi olamadığından bu yoldan çıkar sağlamaya çalışan sahtekarların yaptıkları hipnozlara inanmak ve bütün bunların bir meziyet, bir ayrıcalık olduğunu zannetmek çok ciddi boyutlardaki zihinsel hastalıkların belirtileridir. Sanılmasın ki, bunlar sadece Türkiye'de böyledir, batıda çok daha kötü tablolar vardır ve bu boşluklardan yararlanılarak çok uzak olmayan geçmişte belli bir ciddiyeti koruyan bu tür konuların cılkı çıkarılmıştır. Elbette ki Türkiye'de hemen her konuda olduğu gibi, bu alanda da batıyı taklit etmiş ve hemen hemen aynı kötü sonuçlara ulaşmıştır. Bu nedenle, ortalık, yeniden doğan Kennedy'lerle, Kleopatra'larla, Mevlana'larla, Yunus Emre'lerle ve Barış Manço'larla dolmuştur, bu konular zavallılaştırılmakta ve sonuna kadar sömürülmektedir...

Ciddi Reenkarnasyon iddiaları bizlere küçücük bir umut ışığı sunuyorlar. Ama bu ışığın kaynağı ölümsüzlükle veya sanıldığı gibi öteki aleme gidip gelerek yanlışları düzeltmekle ilgili değildir. En korkutucu olan da budur, şimdiki yaşamında her tür kötülüğü yapıp, her yolu geçerli sayıp, ondan sonra da nasıl olsa gelecek yaşamımda işleri yoluna koyarım zihniyeti çok daha ürkütücü sonuçlar getirebilir. Çünkü bir tür özenti inancın oluşturduğu bu yaklaşımın temelinde ciddi, oturmuş ve disipline edilmiş bir öğreti veya deneyim henüz yoktur. Aksine birey, nasıl olsa önceki yaşamından habersiz olacağı için, sonraki yaşamında vereceği hesapla ilgilenmemekte veya endişelenmemektedir. O zaman da, Hitler'in veya Saddam'ın korkacakları birşey yoktur, nasıl olsa sonraki yaşamlarında en fazla sıradan insanlar olarak yaşayacaklar ve sadece güçsüz olacaklardır ama bundan da haberleri olmayacak ve vicdan azabı duymayacaklardır... Reenkarnasyon henüz temelsiz bir prototiptir, ta ki ciddiye alınıncaya kadar...

Yazının devamı...

Türk usulü Ayurveda

19 Ekim 2007

Enteresan olan ise böylesine zorlu hayat sartlari içerisinde psikolojimizi kontrol edebilmemiz ve hayatimiza yön verebilmemiz için saglanan imkanlar çok kisitli. Kisitli derken sunu kastediyorum. Çok degerli psikologlarimiz, aile danismanlarimiz elbette var ama anlayamadigim bir sekilde oldukça pahalilar ve terapileri bitirmek için gerekli olan bütçeleri saglayabilen insanlar oldukça az.

Bunun yaninda, saglik sigortalarinin psikolojik hastaliklari hiçe saydigi ve toplum psikolojisinde her terapi almak isteyen insanlarin "deli" olarak algilandigi bir ortamda insanlar gittikçe daha da mutsuz bir sekildeyasiyorlar ve sonuçlar vahimlesiyor. Her geçen gün gülmek daha ciddi bir sorun haline geliyor. Oysa gerçekten basarili bir hayat geçirmenin tek anahtari mutlu olmaktir.

Hepimizin korkunç hatalar yaptigi, çok önemli kararlari yanlis zamanda aldigi için pismanlik duydugu veya istemeden de olsa sevdiklerini kirdigi anlar olmustur.

Olmamasi mümkün degil zaten. Aslinda yeni çag akimlarinda olmasi da gerekiyor. Ruhun gelismesi için hata yapmamiz ve bu hatanin sonuçlarina katlanmamiz gerekiyor. Fakat tam bu noktada bilinç ikiye ayriliyor. Bu hatalardan ders alanlar ve almayanlar. Ders almak derken ayni hatayi bir daha yapmamayi da kastetmiyorum aslinda. Bazen bir hatayi bir kaç kez üstüste yapinca ögrenebiliyoruz veya hata kendini tekrar ediyor. Aslinda insanoglunun en zorlandigi nokta hata yaptigini kabul etmesi. Inançlar beyinlere çok derin kazindigi anlarda objektif bakis açisi yok oluyor ve insan hatali oldugunu asla kabul etmez hale geliyor.

Yazının devamı...

Astrolojik yorumlardan ne öğreniriz?

1 Ekim 2007

Ama yorumlara uzun bir süre kendinizi adamanız, kişisel bilginin ötesinde birçok şey keşfetmektir…    Astrolojik haritalar bize başka şeyler de öğretirler. Bize nelere dikkatli olmamız gerektiğini gösterirler. İnsanların bize nasıl davrandıklarını ve dünyanın onlara karşı nasıl davrandığını öğrenmeye başladıkça, başkalarının ve kendimizin yaptıkları şeyleri sürekli olarak daha çok farketme alışkanlığına sahip oluruz. Diyelim ki, ne zaman bir tatil dönemi yaklaşsa o kişi hastalanıyor ya da başka bir kalıcı ve tekrarlanan bir etki var. Kişi tüm etkilerin yinelenen olaya bağlı olan bir sorundan ya da korkudan kaçınmak için bilinçaltının oynadığı bir oyun olduğunu görmezse, bu etki yıllar boyunca sürebilir. Yorum, kişinin sorunun bilincine varmasını sağlayabilir. Astrolojik haritaları iyi okumak, hem kendi içimizde, hem de diğerlerinde bulunan davranış bozukluklarını gözlemlememize de yardımcı olur.    Ne yaptığımıza, ne yapacağımıza ve sonunda ne olduğuna dikkat etmeye başladığımız zaman, günlük hayattaki birçok şeyi de farkederiz.

Kızgınlık, güven, ümit ve korku dönemlerinde, gösterdiğimiz tepkilerin olayın kendisinden değil de, kendi içimizden nasıl kaynaklandığı anlarız. İşimiz ve sevdiklerimizle ilgilenme tarzımızı ve sorumluluğumuzun düzeyini farkedebiliriz. Ya  da olayı 'Bu haksızlık' veya 'Bunu bana yapan sensin' diye itmeyi veya çekmeyi amaçlayan eğilimlerimizin bilincine varırız. Örneğin, 'Bütün bunlar benim yüzümden' demenin de çoğu zaman, gerçekten ne yaptığımızı görmememiz için yaptığımız bir hile olduğunu görebiliriz. Aslında ya herşeyi yaparak ya da hiçbir şey yapmayarak, durumun gerçek bir değerlendirmesini yapmaktan kaçınmaktayız. İnsanların ağlamalarının, kızmalarının veya diğerlerini suçlamalarının belirgin olmayan nedenlerini gözlemlemeye başlarsak, bu şeyleri kendimiz yaptığımızda en azından kendimiz hakkında biraz bilgi sahibi oluruz.   Astrolojik yorumlar, insan doğasının inanılmaz çeşitliliğinin bilincine varmamızı da sağlarlar. Sonsuz ve farklı ilişkiler, insanların hep yeni şeyler üretebileceğini kanıtlarlar. Aynı zamanda, bu şekilde temelde yatan kalıpların hep üstüne çıkarız. Ve genelde geçmişin insanları nasıl etkilediğini, onların ümitlerinin ve korkularının gelecekteki yolları nasıl oluşturduklarını öğreniriz. Çoğu zaman unutulmuş geçmişteki olaylar ve yaşananların gelecekteki beklentileri bizi şaşırtırlar.   

Burada dikkat verme alışkanlığını da öğreniriz. Çünkü, yorumları otomatik olarak yetkili kitaplara ya da geçmiş yorumlara dayandırarak yaparsak gerçeği, gözden kaçırabiliriz ve yorumlar  yüzeyselleşip karmaşıklaşırlar. Geçmişteki davranışlarımızın çeşitliliğini ve sürekli yenilendiğimizi hiç aklımızdan çıkarmamalı ve geçmişi her an anımsamalıyız ama hayıflanmak için değil sadece ne yaptığımızı anımsamak için. İnsanların astrolojik yorumlardan aldıkları bilgilerle ne yaptıklarını izlemek, bize bazı önemli şeyler öğretir. Çoğu kişi için istek, kesin bir şeydir. Ya değişmez, seçimler yaparız ya da inandığımız bir kadere göre hareket ederiz. Buna daha çağdaş bir açıdan bakarsak, yaptıklarımızı ya o an yaptığımız bilinçli bir seçimin sonucunda, ya da koşullanmalardan yola çıkarak yaparız. Ama bu da bir sorundur. Her an özgür bir şekilde hareket edersek, ne yapacağımızı astrolojik yorumlar nasıl tahmin edebilirler? Bizim seçimimiz, bir şeyler yaptığımız ana kadar belirsiz ise, yorumun nasıl bir anlamı olabilir? Ya da, belli bir güç, yorumların tahmin ettikleri şekilde davranmamıza mı yol açıyor?    Bu soruna, herşey ya da hiçbir şey yaklaşımıyla yaklaşmaktan vazgeçersek iş kolaylaşabilir. Böylece evet diyebilir, kendi seçimimizi koruruz ama onu nadiren kullanırız.

Koşullanmalarımız, deneyimlerimiz önemli ve önceliklidir ama karar verirken bunların farkında olmayız. Astrologlar genelde, belli oluşumların ve süreçlerin yorumlara egemen olmalarını isterler ve farklı şeyler belirirse, karşılarındakilere genelde hayal kırıklığına uğrayacaklarını söylerler. Örneğin Jüpiter, çok büyük bir güçtür ama tek başına bir hiçtir, diğerleri olmadan anlamsız kalır. Ama bilgeliği, gücü, zenginliği ve varoluşu etkili bir şekilde betimlemesi yüzünden diğerlerinden ayrı olarak incelenir. Ama, uygulamada yani astrolojik yorumlarda, ruhsal olanı dünyevi olanı, mutluyla mutsuzu, sevgiyle  öfkeyi birarada yorumlamak ve anlamak gerekir. Acaba geçmiş, gelecekteki olasılıklara nasıl bağlanır? Kendi kararlarımız için gereken etkileri, dış dünyanın etkileriyle nasıl birleştiririz? Hayatımızın sorumluluğunu üstleniyoruz derken ne demek istiyoruz? Bu, bize olan herşeyi kendimizin yarattığı ya da kontrol ettiği anlamına mı geliyor? Cevap yukarıdadır, koşullanmalarımız bize zarar verirler, onları aşmamız gerekir.

Yazının devamı...

Satürn'le Eşikte Kalmak...

17 Eylül 2007

Yeni Çağ'ın baharında başlayan hazırlık okulu sürecinde umut ve dualarla sulanan tarla sürülmüş ve hasat beklentisine girilmişti. Bu gün ise artık hasat zamanıdır, ürün olgunlaşmıştır, şimdi insan ürününü biçecek ve ektiği tohumların karşılığını alacaktır..."

Sir Isaac Newton ise, ünlü Üçüncü Yasa'sında; "Her eylem, eşit düzeyde zıt tepki getirir..." der. Bizler sembolik anlamda görülür ve bilinir evrenin bir Terazi tarafından ya da denge ile yöneltildiğini düşünebiliriz yani ne ekersek onu biçeriz. Astrolojik haritada yani horoskopta yer alan 12. Ev'in eylemlerimizi ve sonuçlarını gösterdiği ve bunun limitinin olmadığı da birçok önemli astrolog ve düşünür tarafından iddia edilmektedir. Buraya çok dikkat etmek gerekir. Bir diğer düşünceye göre ise, Natal yani Doğum Horoskop'u bizim tüm yaşamımızın hatta yaşamlarımızın sentezidir, orada yaşamımızın tüm enerjisi toplanmıştır ve bize nasıl kullanmamız gerektiğini gösterir...

Ruh merkezli astrolojide Satürn'ün bir temsilci veya bir yönetici olduğunu görürüz. Satürn, bireysel anlamda irade ve insiyatifin kapısında bekler, çaba ve ümitlerini belli bir amaca yönelten bireyin üst düzeydeki bilinç alanında verdiği sınavın sonuçlarını izler. Bunu Cennetin Kapıları'nda bekleyen büyük meleğe benzetebiliriz, Cennet'e yaklaşan bireyin tüm eylemleri İlahi Yargı Terazisi tarafından tartılır. Endişe etmemeliyiz çünkü Satürn burada coşku ve sevinç içersindedir hele bir de Terazi'de ise...

Satürn, bize uzak gezegenlerden birisidir, buna rağmen uygun koşullarda Satürn'ü ve halkalarını çıplak gözle farkedilebiliriz. Satürn'ün halkaları Ezoterik sembolizmada, yaşamımızdaki sınırları ya da limitleri gösterirler. Yani Satürn'ün halkalarından geçmeden Uranüs, Neptün ve Pluto'nun simgeledikleri daha ileri bilinç düzeylerine ulaşmamız mümkün değildir. Bunun bir diğer anlamı, yaşamımız boyunca varolan sorumluluklarımızı yeterince yerine getirmediğimiz takdirde, aynı istasyonda kalacağımız veya kısır bir döngü içinde dönerek, daha ileriye asla gidemeyeceğimiz şeklindedir. Başarmanın en belirgin yolu ise, bireysel yaşam kürelerimizi egonun ağır ve acımasız baskısından kurtararak, diğer yaşam küreleriyle bütünleştirerek olumlu eylemlerde bulunabilmektir...

Astrolojinin Ezoterik Doktrini'ne göre bir diğer düşündürücü yaklaşım veya tanımlama Satürn'ün fonksiyonel olarak "Eşikte çok düşünerek yaşamak ya da ikamet etmek" anlamında olduğudur. Çok düşünerek hep aynı yerde yaşamak yani aynı çizgiyi ya da döngüyü sürekli yaşamak, kişiliğimizin veya davranışlarımızın bir parçasıdır. Ama bu şekilde hatalardan kurtulamayız, bir bedel ödemeksizin buradan ayrılamayız. Burası ruhun derinlerindedir, ta içindedir ve kristalize olmuş enerjimizle eşiğin ötesine geçemeyiz çünkü bilincimiz eşiğin önünde sınırlandırılmıştır. Ve Satürn'ün pozisyonu yani bulunduğu yer, tam anlamıyla bir fırsattır, Satürn'le beraberken geçmişte yaptıklarımızı dengeleyebilir, kartları yeniden dağıtabilir yani yeni bir oyuna başlayabilir ve ilerleme fırsatını yakalayabiliriz, o zaman yaşadığımız olumsuz şeyler yinelenmeyecektir...

Şu ana kadar arzularımız, hayallerimiz hatta mutluluklarımız engellenmiş olabilir, üzmüş ve üzülmüş, kırmış, zarar vermiş ya da vermemiş olabiliriz ve daha çok şeyi sayabiliriz ama tüm bunların toplam adı deneyimdir yani yaşamın ta kendisidir. Satürn simgesel olarak bunları ve benzerlerini yönetir yani olgunlaşmamız, anlamamız ve değişmemiz için gerekenleri yapar. İşte bu nedenle Natal yani Doğum Haritanız çok önemlidir yani Doğum Haritanız'da Satürn'ün nerede ve ne durumda olduğunu kesinlikle bilmemiz gerekir. Şu dakikaya kadar eşiğin neresinde, nasıl ikamet ettiğimizi bilmeliyiz. Bu bilgi bize, Satürn'ün doğasını açıklayacaktır, pozitif konumdaysa ne konularda başarılı olacağımızı, negatif konumda ve sert etkiler altındaysa nelerin değişmesi gerektiğini yani bize ne yapmamız gerektiğinin yolunu gösterecektir...

Satürn ve Dünya astrolojik anlamda yakın ilişkide olduklarında (Başak burada önemlidir çünkü olgunluğu ifade eder), aktif zekayı simgelerler, elbette ki Başak Burcu'nun gezegeni olan Merkür düşüncelerimizi nasıl ileteceğimizi yani iletişimi ve düşüncelerimizin ne şekilde eyleme dönüşeceklerini simgeler. Fakat Satürn, bize şablonları veya kalıpları gösterir yani düşüncelerimizin ve eylemlerimizin kaynaklarını ve doğasını açıklar. Bir diğer anlamda Kozmik Arzu karşısında, düşünce ve eylemlerimizin uyum sağlamasını ve güçlenmesini ister. Satürn süreci, bir tür arınmak ve sonuç olarak da coşkuyla yeniden yola çıkmak demektir. Buna Tibet'te "Düşünüp taşınma dönemi..." denir.

Doğal olarak Satürn'ün bulunduğu burcun özelliklerine göre davrandığını düşünebiliriz, örneğin İkizler'i aşk ve bilgelik, Boğa'yı finansal, Yengeç'i duygusal yönlerden sınayacaktır. Ama bunlar genel etkilerdir ve her insan aynı etkilerle karşılaşmayacaktır. Geçen haftadan sonra Aslan'dan ayrılıp Başak Burcu'na geçen Satürn, yine genel anlamda bu burcu önce simgesel anlamda annelik alanında yani saf sevgi konusunda sınayacak, daha ötede adet yerini bulsun, bu da benim mecburi sorumluluğum diye yüzeysel sevgi gösterenlerin karşısına dikilecektir. Satürn'ün bu konumu bireysel öğrenime yöneliktir, gerekli ve verilmiş sözlerin yerine getirilmemesinin, zorunlu diye yapılan ayrımların, ayrıntıların ve farkların  iyi görülmemesinin, bireysel çabaların yetersizliğinin veya mazeretlerle geçiştirilmesinin, lüzumsuz ve abartılmış eylem israflarının hesabını soracaktır. Başak'taki Satürn eğer Doğum anında iyi etkiler altındaysa, birey zaten başarılıdır ama sezgi yeteneğini daha iyi kullanması ve anlaması hatta bilmesi gerekir yani sezgisini iyi kullanarak, mantık hatalarından kaçınmalıdır. Fakat eksi etkiler varsa, varolan önemli sorunların hemen ve öncelikle üzerinde durulmalı, hoşa gitmese de evrensel doğrulara hiç zaman kaybetmeksizin yönelinmelidir, aksi halde Satürn sizi sınıfta bırakmaktan öte, okuldan dışarı bile çıkarabilecektir...

Yazının devamı...

Endişeleniyorum...

27 Ağustos 2007

İnternet yaşamımıza öylesine hızlı girdi ki, neredeyse çoğumuz neyin nasıl yapılması gerektiğini ne anlayabildik, ne de öğrenebildik. Sadece bizde değil, her yerde ve her konuda herkes artık aklına eseni yazıp duruyor. Buna kötü demek istemiyorum ama sadece bana gelen maillerin bazılarının içeriği gerçekten hem can sıkıcı, hem de ürkütücü. Hakaretten de söz etmiyorum, anlatmak istediğim şey bölünmüşlüğün, düşmanlığın ve nefretin ta kendisi. Hatta daha da ötesi...

Çok doğal olarak her insan düşüncelerini anlatmalı ve tartışmalı fakat bunun da bir adabı ve mantığı olmalı. Düşünceleri ve inancı uygarca anlatabilmek aslında hiç de zor bir iş değil ve normal bir insan bunu kolayca yapabilir... Ama ne yazık ki en kötüsü de, bu tür gerçekten çok saldırgan ve adapsız maillerin hemen hemen tümünün dini inançları körükörüne savunan insanlardan geliyor olmaları. Acaba hangisi? Acaba bu uslübu her önüne gelenin din hocası ya da mürşid kesildiği ortama mı borçluyuz? Veya bir başka neden/sonuç ilişkisi mi var? Hangisiyse...

İşte bir örnek; (imlayı düzeltmek zorunda kaldım)... "Hastiroloji (kusura bakmayın, astroloji, İblisten alınan bilgileri içerdiği için hastiroloji diyorum, sizinle direkt alakası yok) yazılarını yazanlardansınız... Siz ölümden sonrasının nasıl bir şey olduğunu ruh bazında eğitim görmediğiniz için bilemezsiniz. Onun için insanları yanlış bilgilendiriyorsunuz... Eğer genel anlamıyla mürşid olarak bilinen Allah'ın insanları eğitmek için görevlendirdiği bir kişiye tabi olmazsanız, bu bilinç düzeyine asla ulaşamazsınız... Bilgilerinize, kendinizi iblisin tahakkumundan kurtarmanız dileğiyle sunulur."  Bu maili yollayan kişi, en azından hitap ettiği insan hakkında birşey öğrenme zahmetine bile katlanmamış. Ama bununla da yetinmeyip, öğreti vermek istiyor, derdi ille de İslam ise, İslam tarihinde astrolojinin ne kadar önemli bir yer işgal ettiğinden de habersiz. En önemli İslam bilginleri, yaşamları boyunca Astroloji'den yararlandılar ve ciddi ve de önemli çalışmaları bizlere ilettiler, yıllarca bunların üzerinde çalıştık. Ama bu arkadaş bunlardan da bihaber çünkü kendince Allah'ın insanları eğitmek için gönderdiği birilerini tanıdığından emin, ona öyle öğretilmiş, üstelik İblis'i de tanıyor. Bir başka tanımla bir ayrıcalık, bir üstünlük ihtiyacı ve arayışında...

Oysa biz tüm çalışmalarımızda, dini yaklaşımların özellikle uzağında kalmaya özen gösteriyoruz. Kaldı ki bildiğimiz kadarıyla inanç, yaşamış, yaşayacak hiç kimsenin tekelinde de değil. Örneğin bir Kıyamet yazısı yazmışsak, sözünü ettiğimiz Kıyamet'in dini kaynaklarda kasdedilen kavramla hiçbir ilgisi yok. Kasdedilen şey, dönemsel olaylar. Eğer Küresel Isınma'yı vurguluyorsak, henüz ucunu görmeye başladığımız devasa buzdağının nelere neden olabileceğini ve ciddiye alınmasını amaçlıyoruz. Ve ötesini...

Dedim ya, bu üslup gerçekten üzücü, 35 yıllık medya geçmişimde hiç raslamadığım bir karakter bu. Birbirimize nasıl ve neden böylesine düşman olabildiğimizi araştırmamız ve anlamamız artık kaçınılmaz bir zorunluluk. Niçin dinimizin ve kutsal kitabımızın bireye yönelik ahlaki değer ve öğretilerine öncelik tanımıyor da, bunları tümüyle öğrenmiş ve uygulamış gibi üstünlük ve ayrıcalık taslayarak başkalarının yaşamlarına dil ve hatta el uzatıyoruz? İslam'ın insana sunduğu yüce ahlakı ve edebi ne zaman öğrenip, örnek olabildik ki? Allah'ın bizlere en büyük nimet olarak sunduğu doğayı bile biz mahvetmedik mi?

Yukarıdaki örnekleri buraya alırken yazanları hedef almış değilim, onlar önemsiz. Önemli olan şey, nefretin ve bölünmenin örneklenmesi. Geçmişin büyük İslam düşünürlerinin, Ali Ragıp Var'ın, Hasan Lütfü Şüşud Efendi'nin ve Şeyh Muzaffer Özak'ın yanlarındayken asla böylesine kötü öğreti ve yönlendirmelerde bulunduklarını hiç duymadım... Hep birlikten ve hoşgörüden söz ettiler...

Yine 24 Ağustos 2007 tarihli Hürriyet'e Eski Diyanet Başkanımız Sn. Mehmet Nuri Yılmaz Hoca'mız çok yararlı bir yazı yazmış. Dinle ilim arasında çelişkinin olmadığını vurgulamış. Ve sonunda demiş ki; "Batı ilim bayrağını İslam bilginlerinden alıp kendi burcuna dikme başarısını göstermiştir..." Evet, böyle denilebilir ama batıyı bilim ve teknolojinin zirvesine taşıyan bir diğer önemli olay, Rönesans ve Reform sonrasında bilimin üslubunun dini kavram ve terminolojiden ama daha ötesi Kilise'nin bilimi sahiplenmesinden arındırılmış olması değil miydi? Yani ilimle, bilim arasında çizginin belirginleşmesiydi. Ve Hoca'mızın adlarını verdiği önemli İslam alimleri ne yazık ki, yaşadıkları dönemlerde bilimle inancı karıştıranlardan çok çekmiş ve çok zülum görmüşlerdi...

Özetle, başta dediğim gibi yurdum insanlarının bölünmesinden çok korkuyorum... Beni çok endişelendiriyor...

Yazının devamı...

Geçmişten gelen sesler…

17 Ağustos 2007

"İnsanlar kendilerini birşey sandılar…
Yaralarıyla beni her gün bunaltıyorlar…
Sayılamayacak kadar çoğaldılar ve zorbalaştılar…
Kazanma düşüncesiyle yerlerinde duramıyorlar…
Akıldan yoksun insanoğlunun ayakları altında titriyor…
Kendi kendime 'insan bana ne yapacak' diye soruyorum..."
Toprak konuşuyor "Mahabbharata"

Her konuda ahkam kesenlere…

Yazının devamı...

2012 yılı son mu yoksa başlangıç mı?

7 Ağustos 2007

Çünkü bu dönemde içinde yaşadığımız çağ sona erecek ve yeni bir çağ başlayacak. Büyük bir tufanla gelecek olan bu yeni çağın ipuçlarını ise bilim adamlarına göre iklimsel değişimler sayesinde şimdiden gözlemleyebiliyoruz. Beşinci kutupsal kayma olarak adlandırılan bu değişimde daha önceki değişimlerde olduğu gibi yine kutupların manyetik alanının değişmesi iddiaları ileri sürülüyor ve dünyadaki iklimlerin değişimi de buna bağlanıyor. "Kutuplar yer veya açı değiştirdiğinde kutuplarda buzlar eriyor. Kaldı ki, küresel ısınma sonucu şu anda Kuzey Kutbu'ndaki buzullar zaten erimeye başlamış durumda. Mayalar'a göre de daha önce yaşanan dört çağda tıpkı bu şekilde sona erdi" deniyor. Acaba bunlar bilimsel olarak kanıtlandı mı? Bu soruya cevap olarak da, Dünyanın en az dört kez kutupsal kayma (Kuzey ve Güney Kutbu) yaşadığı bilimsel verilerle kanıtlandı deniyor. Bazı belgesellerde dünyanın manyetik alanının belirli periyotlarla nasıl değiştiğini bilimsel olarak açıklanıyor. Şu anda dünyanın manyetik alanında muazzam bir değişim var deniyor. Bunun da en büyük nedeni güneşte meydana gelen değişimler. İlginç olan şey Mayalar'ın bunu bilmeleri ya da gerçekten bilip, bilmedikleri... İddianın bir diğer yanı da Mayalar'ın bununla da yetinmeyip, gelecekte tüm insanlığı etkileyecek trajediyi bizlere şifreli bir şekilde duyurmuş olmaları ve bu şifreye göre dünya için 2012 yılı çok önemli. Ama neden şifre? Bu cevap verilemiyor....

Peki bu görüşe göre 2012 yılında dünya yok mu olacak? Mayalar 2012'yi insanlığın yeniden yukarı çıkışının yaşanacağı bir çağ olarak tanımlıyor. Hatta farklı inançlarda yer alan Altın Çağ'a böyle ulaşılacağı da iler isürülüyor. Yani 2012'nin önemi burada. Düşen insanlık tekrar yukarı çıkacak ve bu çıkış 2012'de  başlayacak. Yine iddialara göre çıkış süreci başladı, belki de 2012 bir final olabilir. Ancak tufanla kıyameti birbirine karıştırmamak lazım da deniyor. Yani kıyamet ruhsal bir değişim, tufan ise fiziksel bir değişim demek. Ayrıca kıyamet tasavvufi ve ezoterik anlamda ayağa kalmak ve uyanmak demek. Ve bu uyanıştan kastedilen şey ruhsal aydınlanma... Bu nedenle verilen tarih çok önemli. Ancak bu tarihlemede iki yıllık bir hata payı bulunabileceği de belirtiliyor nedeni ise Maya Takvimi'nin bizim kullandığımız Gregoryen Takvim arasındaki farktan kaynaklanıyor yani MÖ 1'den MS 1'e geçilmiş olması, aradaki 0 atlanmış. Astrofizikçi Cotterel de bu konuya dikkat çekiyor. Şu anda bilimsel olarak ispat edilen dünyanın dört kez kutup değişimi geçirdiği iddiası Mayalar'a referans olarak veriliyor. Deniyor ki, insanları bunu yeni keşfetse de, Mayalar bunun farkındaydılar.

Medyada Dilek Sancılı imzalı bir habere göre, bu iddiaların kaynağı ünlü astro fizikçi Coterelli... Onun bilgilerini bir BBC muhabiri Adrian Gilbert'in derlemesi sonucunda dünya kamuoyuna duyurdu. En önemli buluş da eski Maya kenti Palanque'deki Yazıt Tapınağı'nda bululan mezar taşının kapağındaki şifrenin  çözülmesiyle oldu. Kapağın üzerindeki şerit motiflerini simetrik bir şekilde yan yana getirildiğinde ortaya bir Jaguarun ve bunun üzerinde de bir Yarasa sembolünün ortaya çıktığını gördüler. Mayalar'ın sakladıkları bu sembollerin bir anda belirmesi Cotterel'i şaşkına çevirmişti. Çünkü Mayalar'ın mitolojik yazıtlarında Jaguar beşinci yani bizim çağımızı, yarasa ise ölümü sembolize etmekteydi... Kapağın üzerinde açık bir şekilde görülen Güneş Haçı'nın üzerindeki delikler ise Güneş'in manyetik hareketlerini temsil etmekteydi. İşte bu Mayalar'ın gizli mesajıydı. Yani yaşanacak trajedinin sebebi Güneş'te meydana gelecek olan manyetik değişimlerdir.. İlginçtir ki şu andaki iklim değişiminin nedenlerini Güneş'e bağlayan bilim adamları da çok sayıda... Yalnız Mayalar'ın değil Sümer takvimlerinin de aynı tarihleri işaret etmekte olduğu da söyleniyor.

Astrolojik pencereden bakarsak...

Balık Burcu Çağı'na?inançlara göre aşağı yukarı milattan önce 6. Yüzyıl civarlarında girmiş olmalıyız. Bu dönem dünya üzerinde Antik Yunan Felsefesi'nin en etkin olduğu bir dönem. Aynı zamanda İbraniler'de de peygamberliklerin başladığı bir dönem. Doğuda ise Zerdüşt, Laotse, Buddha, Konfüçyüs, Jaina ve diğer öğretilerle birlikte yeni felsefeler ortaya çıkmış. Yani düşünce ve inanç akımlarında büyük bir gelişimin yaşandığı bir dönem.?Yine iddialara göre, daha da gerilerde Mayalar'da de altın çağlarını yaşamaktaydılar. MÖ 2000'lerde başlayan Koç Burcu çağının girişinde Meksika'da ve Mısır'da piramitler inşa ediliyordu. Daha önceki tarihlere inebilmek için yeterli bilgi olmadığından genel bilgiler vermekten öteye geçilemiyor. Yaklaşık MÖ 8400-8000 arasında Aslan Burcu'ndan çıkıp Yengeç Burcu'na girmiş olabiliriz. Astronomik hesaplara göre ise, Kova Burcu'na girilen tarihten tam 11.027 sene öncesini kabul etmeniz gerekir. Fakat bu sayı sadece matematik bir çözümlemedir. Çünkü bu kadar uzun bir zaman periyodu içinde dünyanın beklenmedik değişmelere maruz kalmış olması her zaman mümkündür hatta kesindir.?Efsanevi Atlantis kıtasında da, bilgelerin kıtanın batacağını anlayıp aşağı yukarı bu tarihte ayrılmak ihtiyacını hissettikleri söyleniyor. Ama bunlar da birer iddia... Acaba yararlı mı? Hayır, aksine çöküşün yaşanacağını haber veriyorlar yani kötümserler, ötesi ise iyi olacak... Ama kimlere..?

Ya da kimler onlar..? Cevabı bilemiyoruz ama bizlerin olmayacağını sanırım biliyoruz...

Yazının devamı...

Türkiye'nin önemli dönemsel evreleri

27 Temmuz 2007

Prometheus ruhunun gelişimini yaşamıştık yani otoriteye karşı isyanı ve egoizmi, bu anahtar evre veya buluşma, serbest pazar ekonomisinin de göstergesiydi. Barbault'a göre bu evre üst düzeydeki kapitalizmi de simgeler ama yöntem doğu etkisi altındadır yani Asya ve Orta Doğu etkisinde statükolara karşı isyanlar başlamıştır, güçler, ihtiraslar, küstahlık, pervasızlık, riskler, aşırı bireysel davranışlar çok sık oluşmuş ve oluşacaktır. Ve 2000 başlarında değişimler için çok uygun bir dönem başlamıştır, toplumda ciddiyetsizlik, hafifmeşreplik ve avam davranışlar adeta patlayacak ve tansiyon çok yükselecektir. Bu konum ciddi ve tehlikelidir çünkü savaş tüccarları ve yapımcıları için çok uygun bir konumdur.  

1997'de Jüpiter-Neptün efektinin Türkiye için çok önemli bir idealizm virajı olduğunu söylemiştim. İdeolojiler her zamankinden daha etkin olurken dinsel inançlar›n ve gerici akımlar›n etkileri sistematik olarak çok artacak ve sert etkiler yaşanacaktı. Politik ayrımlar uçurumlara dönüşürken dinsel çatışmalar ölümlere neden olacaktı, 90'lık sert etkiler kısmi savaş aksiyonlarını ve ülkenin tamamının katılmadığı ideolojik inançların çatışmasını gösteriyordu. Aynı konum Franco'nun yönettiği İspanya iç Savaşı'nda, son Portekiz devriminde ve Atatürk Türkiyesi'nde görülmüştü.

"Kaynak: Charles Harvey-Michael Baigent ve Nicholas Campion/Mundane Astrology". Ekonomide aldatıcı patlamalar oluşurken yanıltıcı iyimserlikler zarar verecekti. Uçuk ekonomi hayalleri artık enflasyona dahi gidecek yer bırakmayabilirdi.

Barbault bu dönemi "değişimlerin çağrısı" olarak değerlendiriyor, uzun ve sancılı bir dönemin ardından gelen bir lider krizini vurguluyordu. Benzer bir dönem, SSCB'de Stalin'in ölümünden sonra yaşanmıştı.

Daha ötesi nedir? Polisiye olayların çok yoğunlaşacağı bir dönemden söz edilebilir, polislerin yaşamlarına çok daha fazla dikkat edilmelidir, yasalar iyice sarsılacak, hiyerarşiler geçerliliğini daha çok yitirirken yasaklar ve eskiye özlem artacaktır. Bu etki aynı zamanda da tepki odaklarının eylemlerini de gösterir. Özetle bu dönemin karakterinde, otoritenin artan baskısı ve geleneklerin etkinliği vardır. Jüpiter'in yükseliş eğrileri özellikle tutucu ve muhafazar iddiaların yanısıra taleplerin artışı da demektir. Fundemalist emperyalizm şiddetle yayılacaktır. Satürn kısıtlamaları ise, toleranssızlığı, izolasyonu ve yurdumuzda bir tür demir perde oluşumunu getirebilir. Savaş rüzgarları artabilir, ekonomide ise olumlu ve yararlı adımlar beklemek için gezegenlere bakmaya gerek yoktur çünkü ekonomi artık ulusal değil, bireysel etkilerle yön almaktadır ve daha çok yabancı etkenler altındadır.

Ama asıl önemli olan, Türkiye'nin kuruluş haritasıdır (29 Ekim 1923-Saat 20:30). 1923'de Jüpiter/Neptün arasında sert ilişki  yani kare açı vardı (Savunma, ordu, halk), şimdi ise Jüpiter/Uranüs (Din, inançlar, ticaret, entellektüalizm, yargı, ulusal imaj) karesi var. Bu konular sancılı ve sıkıntılı konular. 1960'da Jüpiter (Din, yargı, finans) yükselişte, 1980'de ise düşüşteydi, şimdi de yine yükselişte yani koşullara bakarken 1980'in değil, 1960'ın koşullarını anımsamak gerekiyor. Merkür (Ticaret, medya, tanıtım), Ay (Toplum, ulusal düşünce)  ve Güneş'in (Devlet) İkizler'de olmaları ve Pluto'nun (Fanatizm, doğal enerji, gizli suçlar) Ay ve Güneş'i etkilemesi kısaca seçimlerin sonucunu gösteriyor. Mars (Ordu, savaş, şiddet, sosyal değişim, vergi)  ile Neptün'ün (Azınlıklar, bunalım, petrol, gizli inanç ve örgütler, ulusal sırlar ve terör) zıtlaşması çok dikkat çekici. Beni asıl düşündüren şey bu... Kısacası 30 Ağustos sonrası çok düşündürücü olabilir...

 

Yazının devamı...