"Ali Atıf Bir" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ali Atıf Bir" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Ali Atıf Bir

İçimdeki iflah olmaz oyunculuk tutkusu galip geldi

10 Ağustos 2006
Hatta, "Adam şaşırdı, yakında albüm bile çıkarır" diye düşünenleriniz vardır.

Orada bir durun...

Henüz tam bir albüm yapacak hale gelmedim. Ama niye bir single olmasın değil mi?

Önce bir şan derslerine başlayayım, kısmetse önce single’ı çıkarır, peşinden bomba gibi bir albüm yaparım...

Üstelik benim sesim de gerçekten iyidir biliyor musunuz?

Aslında doğduğumda sesimi hemşire fark etmiş ama ana-baba "okuyacak büyük adam olacak" sevdasıyla üstüne düşmemiş, öyle körelip gitmişim.

Gerçi bir başlasam şu anda Ferhat Göçer’e bile rakip olurum.

Biraz daha sabır. Halkımın beni sahnelerde, ekstralarda görmesi için henüz erken olduğunu düşünüyorum.

Dizi macerası Sinan Çetin’in, "İşin yoksa bir uğrasana, seni star yapacağım" diye aramasıyla başladı. Şimdi diyeceksiniz ki, "Vaayy nereden çıktı Sinan Çetin’le bu muhabbet..."

Sizi de anlamak mümkün değil. Eleştirdiğim, hakkında yazı yadığım ya da hakkımda yazı yazan, eleştiren herkesle dostluğumu arkadaşlığımı kessem, dünyada arkadaşım kalmaz.

Örneğin bazıları sanıyor ki Ali Saydam’ı eleştirdiğim için ona aynı zaman da düşmanım... Ya da o beni eleştirdiği için onunla konuşmuyorum, ortak proje yapmıyorum, birlikte tatile geziye gitmiyorum.

Yok böyle bir şey.

Sinan Çetin de Ali Saydam da birçok reklamcı da, televziyoncu da, siyasetçi de, bürokrat da çok iyi arkadaşım, dostum... Ama eleştirmek, eleştirilmek başka bi rşey, dostluk arkadaşlık başka bir şey...

Sevmek başka, düşünce farklılıklarını, hataları eleştirmek başka. Bu nedenle "klasik" düşüncelerden vazgeçip biraz medeni olursanız çok sevineceğim...

Neyse Sinan Çetin telefonda, "Seni star yapacağım" diye dalgasını geçince önce şaka yapıyor sandım... Akşam Plato’da, "Ah Polis Olsam"ın ekibiyle senaryoyu konuşunca işin ciddiyetini anladım...

"Dur dedim, bu gece bu teklifin üzerinde uyuyayım, yarın sana dönerim..."

Gece epeyce düşündüm... Eğrisini doğrusunu... Artısını eksisini... Pusudaki fırsatçı "geçirme" avcılarının göz bebeklerindeki parıltıyı... Her zaman, böyle kritik kararlarda yaptığım gibi yüreğimin sesini dinledim...

İçimdeki iflah olmaz oyunculuk isteğini doyurmaya karar verdim. Ertesi gün, "Evet" dedim Sinan’a ve "Ah Polis Olsam"la dizi yolculuğum başladı...

Yapacak bir şey yok.

Seviyorum bu işi... Bu akşam Kanal D’de izleyin bakalım.

Salı günü dizi anıları hızla devam edecek. Tüm ayrıntılarıyla...

Geleceği satın alabilecek tek şey bugündür (Samuel Johnson)

Yazının devamı...

Ahmet Hakan’a itirazım var

8 Ağustos 2006
"Bu yaza damga vuran ve Ankaralı Turgut türkülerini andıran Kenan Doğulu’nun ’Çakkıdı’ adlı yüksek sanat eserinin, Sezen’in evindeki yaratılış sürecine tanıklık etmek isterdim. Özellikle şarkının ’Aman hadi kalk kaynaşalım kız / Çakkıdı çakkıdı oynaşalım kız / Azıcık alttan azıcık üstten / Hoppidi hoppidi hoplatalım kız’ bölümünün kimden çıktığını saptamak için..."

Ben ise tam da "Çakkıdı"nın sözlerindeki anlamın ne kadar büyük olduğunu yazmak üzereydim. "Çakkıdı"da Sezen Aksu sıkı bir popüler kültür eleştirisi yapmış. Modernleşen, sanayileşen, kapitalistleşen zamanlardaki insanın kendisiyle hesaplaşmasını, bile bile popüler kültür malzemesi olmasının verdiği iç sıkıntısı anlatmaya çalışmış.

Kim şu zamanlarda her şeyi bırakmak istemiyor ki, ya da herşeye yendien başlamak.

Ne diyor Sezen Aksu:

Buralardan hemen gidesim var

Yeniden başlamak hevesim var

Ne varsa attım içime

Cart diye gülesim var

Bazıları "katlanıyoruz işte" deyip kendilerini ikna etmiyor mu? Açıklarını ve kaçıklarını bilip onlarla yaşamayı öğrenmiyor mu? Açıklarımızı ve kaçıklarımızı, kendi açıklarına bakmadan eleştirenleri yiyip yutmak istemiyor mu?

Ne diyor Sezen Aksu:

Katlanıyoruz herkes gibi malum

Ee açıklarımız kaçıklarımız var

Ama hem kel hem fodul takımını

Hart diye yiyesim var

Düzenin parçası olmak, çarklar arasında sıkışmak, iki arada bir derede kalmak, istemediği şeyleri yapmak bazılarına daral getirmiyor mu? Düzelmek isteyip çaresizlik içinden neresinden başlayacaklarını bilmedikleri zamanlar olmuyor mu? Bazen de kendilerini fare kapanına kısılmış hissedip üstlerini başlarını yırtma ve birilerine saldırma isteklerini bastırmıyorlar mı?

Ne diyor Sezen Aksu:

Çat diye çatlamak üzereyim

Neresinden tutup da düzeleyim?

Ortağı olmuşum düzeneğin

Kendimi boğasım var

Herkesi oyasım var

Ve daha sonra her şeyi unutup müthiş bir ikiyüzlülükle modern popüler zamanların, düzeneğin parçası olmayı sürdürmüyorlar mı?

Nasıl anlatıyor bu popüler düzeneği Sezen Aksu:

Aman da hadi kalk kaynaşalım kız

Çakkıdı çakkıdı oynaşalım kız

Azıcık alttan azıcık üstten hoppidi hoppidi

Hoplatalım kız

"Çakkıdı"nın müziğinin Ankaralı Turgut’un müziklerini andırıp andırmadığına birşey diyemem. Ahmet Hakan bu konuda haklı olabilir. Ancak Aksu’nun "Çakkıdı" için yazdığı sözler kesinlikle yüksek sanat eseri.

Gizli güçler medyada da başarılı

"Atabey Çetesi" olayından sonra Türkiye’deki halkla ilişkilercilerin gazetelere "zarf" servisi yapma konusunda "gizli çeteler" kadar başarılı olamadıklarını yazdım. "Büyükanıt’ı Genelkurmay Başkanı Yapmama" kampanyasında gördüm ki aynı gizli güçler reklam medyası seçiminde de reklamcılardan çok başarılılar.

Büyükanıt’la ilgili kararı etkilemek için gidip ilgisiz mecralara, ilgisiz zamanda reklam verip paralarını çarçur etmemişler. Kararı etkileyecek 4 bin kişi seçip, SMS’le doğrudan onlara ulaşmışlar...

İnanılmaz değil mi? Bazıları da hálá 10 milyon kişiye ulaşmak için 70 milyona seslenmeyi marifet sanıyor.

Tırtıl

Hayatı çok ciddiye almayın. Daha ondan canlı kurtulan olmadı.. (Elbert Hubbard)
Yazının devamı...

Pepsi ikinciliği geri aldı

7 Ağustos 2006
Vahap Munyar da haklı olarak "Cumhuriyet’teki dönüşümü göstermek için" İlhan Selçuk’un "Ülker’i ve Cola Turka’yı savunması" yazısını köşesinde ele aldı.

İlhan Selçuk da Munyar’a verdiği yanıtta "Ülker’e verilen 35 milyon YTL glikoz cezasını" Hürriyet’ten ve diğer yayın organlarından öğrendiğini yazdı. Kimden öğrendi acaba? Cola Turka’ya verilen cezanın haksız olduğunu, bu cezanın "Amerika’nın hükümetinin lobisi ile kesildiğini Ali Coşkun’un kendi ağzıyla söylediğini" günlerdir kim yazıyor acaba? Kim dediniz? Neyse... Siz ne demek istediğimi anladınız. Gelin biz Cola pazarındaki son duruma bir bakalım. Öncelikle söyleyelim ki 2003-2004 yılları arasında Cola’lı içecekler pazarı Cola-Turka’nın pazara girmesiyle % 27 büyüdü. 2005 yılında da büyüme devam etti. Cola-Turka pazara girdiği ilk günlerde "Milliyetçiliği" öne çıkaran lansman reklamlarla kampanyası ile Pepsi’yi ikincilikten ederek % 20 pazar payına ulaştı.

2005 yılında pazarlamanın kitabını yazan Coca-Cola reklam ağırlığını arttırdı. Pepsi yeni yönetimiyle titreyip kendine döndü. Cola-Turka’nın aldığı "glikoz" cezasıyla dikkati dağıldı, bir türlü milliyetçi "konjonktürden beslenen" lansman kampanyasının üzerine çıkacak reklam ağırlığını koyamadı. 2006 Mart ayına gelindiğinde 2005’in reklam yatırımları sonuçlarını göstermeye başladı. Coca-Cola pazar payını daha da arttırdı, Pepsi Cola-Turka’dan ikinciliği kaptı. Cola-Turka ve Pepsi arasında çok sıkı bir savaş yaşanmaya başladı. AC Nielsen verilerine bakıldığında Pepsi’nin Süpermarket ve üç büyük ilde hálá ikinciliği Cola-Turka’dan alamadığı görülüyor. İstanbul’da ise Coca-Cola’nın ezici üstünlüğü... Şunu da belirmekte yarar var ki süpermarket kanalındaki pazar payı "marka tercihini" gösterme açısından en önemli göstergelerden biri. Çünkü tüketici süpermarkette özgür iradesiyle seçim yapar. Bir de süpermarketler yüksek tonaj nedeniyle en kárlı satış kanalları.

İyi olan kazansın

BUGÜNE
bakarsak... Coca-Cola’nın pazarlama iletişimindeki ezici üstünlüğü aralıksız devam ediyor.

"Bir marka nasıl sürekli pazar lideri olarak yaşatılır?" sorusuna yanıt isteyen Coca-Cola’nın bir yandan futbola, diğer yandan ramazana, diğer yandan gençlere yönelik neler yaptığını izlesin.

Yoktan bir etkinlik yaratılıp, daha sonra markalaştırılıp, daha sonra da nasıl promosyon çekiciliği haline getirilir öğrenmek isteyen Rock&Coke konser etkinliğine derinliğine baksın. Rock&Coke’un gençlerin eve çadır kurup bilet beklediği reklamı oldukça etkili. Cola-Turka ise temmuz ayında atağa kalktı. Çok doğru bir kararla logo ve ambalaj yeniledi. Çekiciliğini artırdı. Yeni reklam filmi lansman kampanyasından sonra "içimizdeki Turka"yı en iyi söyleyen film. "Hep Beraber" hem çok iyi bir konsept olmuş hem de Hababam Sınıfı ve onu tamamlayan görüntülerle çok iyi işlenmiş. Müziği de görüntüleri çok iyi desteklemiş, "Hep Beraber" duygusunu çok iyi ifade etmiş. "Bize özgü kola" Türkiye’ye ait değerleri kullanarak ancak bu kadar iyi söylenebilir. Cola-Turka en sonunda "marka özünü" en iyi ifade eden yaratıcı yolu buldu diye düşünüyorum.

Pepsi de müthiş atakta. Bugüne kadar en iyi iş yapan kampanyalarından biri Tarkan kampanyası olunca işi yine pop müziğe döktü. Çok da iyi yaptı. Pepsi’de iletişim iyileşmesi algılanır nitelikte. Pepsi’nin müzik platformundaki yeni kampanyasının sloganı "Pepsi Müzik Senin". Sezen Aksu Pepsi için "Tempo" isimli özel şarkı besteledi ve Hepsi grubu ile düet yaptı.

Sezen Aksu’dan "Kaç yıl geçti aradan ayrı ayrı" reklam filmi için alındı. Genç kızların Sezen Aksu ile ilişkisini anlatan geçmişle geleceği birleştiren konser duyurum filmi belki de bugüne kadar en iyi Pepsi reklam filmi. Pepsi’nin ayrıca aynı kampanya kapsamında "internet destekli PowerClub müzik arşivinden dilediğin şarkıyı indir" promosyonu başladı. İki haftada yaklaşık 100.000 şarkı internetten indirildi. Pepsi’nin dağıtmayı düşündüğü dijital şarkı sayısı 2 milyon adet. Yaz boyunca da Sezen Aksu-Hepsi-Pepsi konserleriyle 200 bin kişiye ulaşmaya çalışıyor. Gördüğünüz gibi üç marka da pazarlarını korumak ve arttırmak için canla başla çalışıyorlar. Coca-Cola tartışmasız lider ama ikincilik yarışı bitecek gibi değil. Dileğimiz AKP’nin haksız rekabet yaratmadan kola pazarını yönetmesi ve iyi olanın kazanması..

Çekirgelik

Herşey başkasının başına geldiği sürece komiktir

(Will Rogers)
Yazının devamı...

Ah bir polis olsak ve anlasak

6 Ağustos 2006
Dizinin her saniyesinde bir aksiyon olduğu için çekimler bir türlü bitmek bilmedi. Bu sayede Çevik Kuvvet’çileri, polislik mesleğini çok yakından tanıma fırsatı buldum.

Gerçi babamın hem Kaymakam olarak hem de İçişleri Bakanlığı’nda çalıştığı dönemlerde hep polislerin içindeydim ama kırk gün bazı gerçekleri görmemi daha iyi sağladı. Bir kere tüm polis teşkilatının büyük çoğunluğu, canla başla özde "tarafsız" ve oldukça da disiplinli bir şekilde çalışıyor.

Genç, orta yaşlı tüm polisler çok sağlıklı düşünüyor, daha iyi, daha huzurlu bir Türkiye arzuluyor. Siyasi kararlar, atamalar başta onların moralini bozuyor. Polisle ilgili medyadaki her olay ciddi şekil performanslarını etkiliyor. Polisi tartışırken, polisin öz-imajını düşünmek zorundayız.

Öncelikle polisin öz imajı ve disiplini için teşkilatı siyasetin oyuncağı olmaktan kurtarmalıyız.

Eğer genç bir polis bir siyasetçinin iki dudağının arasından çıkacak iki sözcükle görevden alınacağını ya da yükseleceğini bilirse o kurumda "motivasyon" diye bir şey kalır mı?

"Gürültü" gibi polisi dolaylı ilgilendiren bir konuda onu günah keçisi yapmanın, baskınlarla "gereksiz kapatmaların" sorumlusu gibi göstermenin alemi var mı?

Günde 12 saat çalışan polise üç kuruş "fazla mesai"yi çok görmek hangi adalete, hangi kalkınmaya sığar? Bir ülke teröristine polisinden daha çok sahip çıkarsa o polisi nasıl iştahla çalışır? (Abartıyorum ama bazen sinirleniyor insan).

Neyse... 40 gündür çok doldum, bu yüzden düşüncelerimi paylaşayım dedim.

Ünlü iletişim kuramcısı Gerbner’in söyledikleri bize "ekranda ne kadar çok polis görülürse insanlar gerçekte olduğundan daha fazla polis algılar" diyor. Son dönemde polis dizilerinin artışı suça yönelik "algılanan yakalanma riski"ni arttıracağından çok olumlu bir olay.

Çevik Kuvvet’i "Ah Bir Polis Olsam"la halkla buluşturdukları, dizinin içindeki dolaylı iletişim etkisini gördükleri için başta İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah olmak üzere tüm diğer yöneticileri kutluyorum.

Dizi perşembe akşamı başlıyor. Salı Günü Kelebek’te "Ah Bir Polis Olsam"ın setinde başıma gelenleri anlatmaya başlıyorum. Kaçırmayın..

Sütaş reklamla Türkiye 93’üncüsü

SÜREKLİ ve tutarlı reklamın etkilerini görmek istiyorsanız İstanbul Sanayi Odası’nın (İSO) her yıl yayınladığı Türkiye’nin ilk 500 sanayi şirketi sıralamasında Sütaş’ın yerine bir bakmanızı rica ederim.

Peki, hemen bakamıyorsunuz, yardımcı oluyorum. 325.808.367 YTL net satışla Sütaş 2005’te 93’üncü sırada. Aynı Sütaş geçen yıl 110’uncu sırada idi.

Tabii ki bu başarıda sadece reklamın rolü yok, diğer işletme varlıklarının iyi yönetilmesinin de rolü var. Yine Sütaş reklamı bu kadar doğru yerde, zaman da ve doğru içerikte yapmasaydı asla bu başarıya ulaşamazdı.

Sütaş reklam kozunu asla "şöyle bir görünüp sonra, kaybolacak şekilde" mış gibi kullanmıyor. Makine almak, insana yatırım yapmak, hammadde almak ne kadar doğal bir işletme etkinliği ise reklam yapmak da Sütaş için doğal bir etkinlik gibi duruyor. Sonuç da ortada.

Son iki reklama bakalım. Sütaş’ın "yoğurdu kutsadığı" reklam Kanadalı bir reklamdan araklanmışmış, tıpatıp onun benzeriymiş bunlar beni hiç ilgilendirmiyor. Bu sorunlar reklam sektörünün meslek ahlakı sorunları. Aralarında oturup tartışırlar, birbirini yer, bir sonuca varırlar. Bu tartışmalar reklamın işini yapmasına engel değil. Kanadalı firma da Türkiye pazarına "aynı filmle gireceğim" diyorsa, yapar RÖK’e başvurusunu, oturur aşağıya.

Sonuca bakalım. Bütün inekler toplanmış yoğurdu kutsuyorlar. "Ben yoğurdun yanında yemek yerim" gibi müthiş bir cümleyle hem de... Bilgisayar animasyon oldukça etkili. İzlemesi çok keyifli. Üstelik Sütaş Yoğurt’a üreticinin adanmışlığını farklılaştırarak değer katan bir reklam. Neredeyse "yoğurtta son nokta" gibi bir şey. Hem de "bu son noktayı" Sütaş hak ediyor. Kimse de çıkıp "böyle yoğurda sahip çıkmak ineğe yakışmıyor" demiyor. Çünkü Sütaş sürekli reklam yaparak neredeyse rakipsizliğine bizi ikna etti.

Yeni yayına giren "Çalkala Türkiye" reklamına bakalım. İçip içip gel aşka, Sütaş ayran bambaşka. Çok güzel sözler. Eğlenceli görüntüler. İçimize fıkırdatan görüntüler. Ve "çalkala" hareketini Sütaş Ayran’a tabii ki ’süreklilik karakteri’ Sütaş’a atfeden bir reklam zokası... Kimsenin çıkıp da "Sütaş Türkiye’nin ayranı değildir, öyle Türk bayrağı eşliğinde çalkala falan diyemez" diyebilir mi? Diyemez. Çünkü Sütaş reklamlarıyla yıllardır hepimize beynimizin payını (bazılarımıza ağzımızın tabii ki) vermiştir.

Çokeşli sadakat

THEODORE Levitt’in "ürüne değil müşteriye odaklanın" dediği Pazarlama Miyopluğu (Marketing Myopia) makalesi Harvard Business Review dergisinde 1960 yılında yayınlandı.

O günden sonra Levitt’i dinlemeyen, kendini müthiş bir beğenmişlik içinde "biz ne satarsak müşteri onu alır" diye düşünen üreticiler hep başarısız oldular.

Örneğin Japonya’yı Japonya yapan bir dönem tüketiciyi sallamayan ABD’li otomobil üreticileridir. Onlar da küçük araba üretebiliyorlardı ama büyük arabalarda kár marjı daha yüksek olduğu için benzin içen araçlar üretmeyi sürdürdüler. ABD’li üretciler aydığında ise Toyota çoktan Üsküdar’a plazasını kondurmuştu.

Bugün Türkiye’de bile yöneticilerin çoğunluğu müşteriye odaklanılması gerektiğini bilir. Ancak sorun artık müşteriye odaklanırken, şirketin yaşamasını, geleceğe taşınmasını sağlayan "kárlılığın" unutulmasıdır.

Koç Üniversitesi Yardımcı Doçentlerinden Lerzan Aksoy, J. Wiley gibi oldukça saygın yayınevlerinden birinden çıkan ve sadakat sorununu anlatan "Loyalty Myths" (Sadakat Mitleri) isimli kitabını geçtiğimiz yıl imzalayarak göndermişti.

Okudum, çok da ilginç buldum. "Türkçe’ye bir çevrilsin, okurlarımla paylaşırım" diye içimden geçirdim.

Geçen hafta Beşiktaş’ta Kabalcı’ya normal ziyaretlerimden birini yaptığımda bir baktım Aksoy’un kitabı Rota yayınlarından Sadakat Söylenceleri ismiyle raflardaki yerini almış. (Keşke "myth" mit olarak kalsaymış, söylence öz Türkçe ama hálá insanlara demek istediğinin "mit"in demek istediği ile aynı olmadığını düşünüyorum).

Aksoy kitabında müşteri sadakati ile ilgili 53 yaygın görüşe meydan okuyor. Örneğin sadık müşteri elde tutmanın her zaman kárlı olmadığını, değişken müşterileri sadık müşteri yapmaya çalışmanın anlamsızlığını, tekrarlanan satın almanın her zaman sadakat olamayacağını kanıtlarıyla ortaya koyuyor.

Özellikle de 19’uncu mit sadakat konusunda da yine müşteriye kulak vermenin en doğru yol olduğunu söylüyor. Müşteri tekeşli yaşamak istiyor mu ki de biz onu sadık müşteri yapmaya çalışıyoruz? Ya müşteri maymun iştahlıysa? Ya çokeşli bir sadakat yaşamak istiyorsa?

Aksoy’un yazdığına göre, Ehrenberg ve Goodhart’ın 20 yıl boyunca birçok ülkede yaptığı araştırmalar gösteriyor ki çok çeşitli ürün kategorilerini kapsayan ve satın alma veri analizlerine dayanan araştırmaları gösteriyor ki müşterilerin sadece yüzde 10 tek markaya sadık olarak yaşayabiliyor. Hizmet sektöründe ise bu oran yüzde 1’e düşüyor. Üstelik sadık müşteriler markaların "light" kullanıcıları, yani en az gelir sağlayanları...

Lerzan Aksoy çokeşli sadakat nedenlerini şöyle sıralıyor: Tercih edilen markanın stoklarda kalmaması, rakip markanın çekici promosyonu, farklı durumların farklı kalite düzeylerindeki ürünlerin alınmasını gerektirmesi, çeşitlilik ve yenilik isteği.

Aksoy sonuç olarak da "bir marka ile müşterileri arasındaki ilişki asla evlilik ilişkisine benzemez" diyor. Saydığı nedenlere baktığımda bir kere daha düşünmesinde yarar görüyorum. Siz ne dersiniz?

(*) T.L Keiningham, T.G. Vavra, L. Aksoy ve H. Wallard, Sadakat Söylenceleri, Rota, 2006.

Müşteri sadakatine ilişkin 7 gerçek

1. Önce kárlı müşteriyi belirleyin, sonra nasıl elde edeceğinizi düşünün.

2. Müşteri sadakati yaratmak çok zaman alır, planlama ve sabır gerektirir.

3. Müşteri bütçesinde kendi payını arttır.

4. Sadakat programları şirketlerin lehine işler.

5. Her sanayideki sadakat modeli farklıdır.

6. Çalışan memnun ve sadık olmadan da müşteri sadık olabilir.

7. Müşteri sadakati ve marka imajı birbirinden bağımsız değildir.

Çekirgelik

Yüzde yüz sadakat için verimliliğin yüzde ellisinden vazgeçerim

(Samuel Goldwyn)
Yazının devamı...

Ferrari’sini satmak isteyenlere

5 Ağustos 2006
Bir yanda Akdeniz’in muhteşem manzarası, önünde yılan gibi kıvrılarak ilerleyen asfalt yol, diğer yanda testereyle kesilmiş izlenimi veren dağ, taş, tepe...

İlk kez Antalya-Muğla arası sahil yolundan 1978 yılında, traktörle, bir otostop macerası esnasında geçmiştim. O zaman bu yol inanılmaz tehlikeli idi. Traktörün iki tekerleği, yolun darlığından neredeyse boşlukta gidiyordu. Yüreğimiz de ağzımızda...

2006’da yol genişlemiş, asfalt nefis ama sağ cenahtan kafamıza aniden bir kaya düşmesi an meselesi.

Medeni memleketlerde gördüğümüz uygulama, yol boyunca dağa, düşen kayaları önlemek için çelik ağların döşenmesi. Bir an önce bu yol boyunca da aynı şey yapılsa çok iyi olur, çünkü tehlike geliyorum diyor haberiniz olsun. (Mesleki deformasyona bakar mısınız yine. Kafa başka türlü çalışmıyor.)

ÇIRALI GÖRMEDEN ÖLÜNMEYECEK YERLERDEN

Bu düşünceler içinde Çıralı’ya doğru döndüm. Dar yoldan aşağı indim. Yirmi dakika sonra üniversiteden öğrencim Sinan Öcal’ın Villa Monte adını verdiği butik otelin önündeydim. Çıralı’yı anlatmama gerek yok. Nefis bir sahil, nefis bir deniz ve el değmemiş bir doğa örtüsü. Tabii ki öğrencilerin ve hippi yaşam tarzının tatil mekanı Kadir’in Yeri.

Sinan ve eşinin öyküsü, "Ferrari’sini Satan Bilge"nin öyküsü ile hemen hemen aynı. Anadolu Üniversitesi İletişim Reklam mezunu, eşi Bilkent işletme... İkisinin de çok güzel işleri vardı. Çıralı’ya tatile geldiler, beğendiler. Kaldıkları butik oteli satın aldılar, cennetten bir köşe yaptılar.

Villa Monte, İşviçre Alpleri’ndeki küçük butik otellere benzemiş. Sadece yedi odası var, hepsi farklı döşenmiş. Odalarda sessizliği bozacak hiçbirşey yok. Televizyon dahil. Kafa dinlemek, Çıralı’nın süper denizi ve sahilinden yararlanmak için birebir. Kahvaltı ve yemekler tam ev işi. Aslında Villa Monte’nin her santimetrekaresi tam ev işi. Tuvaleti öyle güzel, öyle güzel kokuyor ki, her yerde ayrı bir "anne" özeni var.

Ferrari’sini satıp da daha huzurlu bir hayat yaşamak isteyenlere Villa Monte’ye bir uğramalarını öneririm. Sinan’la ve eşiyle bir konuşun, nasıl böyle hayati bir kararı vermişler, neler yaşamışlar bir anlayın, ondan sonra Ferrari’nizi mi satacaksınız yoksa iki yeni Ferrari mi alacaksınız ona göre karar verin.

Sinan ve eşi çok mutlu. Otellerini genişletmek üzere plan üzerine plan yapıyorlar. Onları öylesine mutlu görmek beni o kadar mutlu etti ki. Öğrencilerimi nerede ve nasıl olursa olsun başarıya ulaşmış ve mutlu görmek beni öylesine mutlu ediyor ki! Emin olun hocalığın en güzel yönü bu.

18 yaşında, çiçeği burnundayken yaşamına balıklama dalıp, ona gelecekte yön verecek bilgileri, becerileri öğrettiğiniz genç, bir bakıyorsunuz on yıl sonra karşınıza yolunu çizmiş bir "bilge" olarak çıkıyor.

İnsanı bundan daha mutlu ne edebilir?

Aqua Park’ta güneşlenmenin keyfi

İkinci durağımız Kaş. "Nerede kalalım, nerede kalalım" derken bir iki telefon, adres belli oluyor. Çukurbağ Yarımadası, Aqua Park Hotel. Tam Kaş’ın burnunun dibinde.

Aqua Park’ın güneşlenme manzarasına bittim. Güneşlenme yerine kadar epeyce bir merdiven iniyorsunuz ama yorgunluğunuza değiyor. Hiç sıkılmadan saatlerce güneşlenilebilecek bir yer. Odalar temiz. Yemekler lezzetli, hatta otelin Kaş tarzıyla ters orantılı olarak, çok lezzetli.

Daha çok çevrede yabancı turist gördüm. Türkler de var, ama ağırlık yabancılarda. Üstelik taa burundaki otel tıka basa da doluydu. Hepsi de Meis adası manzaralı havuza girmeyi ve güneşlenmeyi tercih ediyorlardı.

Niye insan uzaklardan, denizsiz yerlerden gelip havuzla yetinir ki! Tamam o gün hava biraz rüzgarlı, deniz biraz dalgalı idi. Kaş’da da kayalardan denize inmesi biraz sorunlu, ama Kaş’a geliyorsan tüm bunları görmezden gelip dalacaksın denize. (Burada "Kaş yaparken göz çıkarmak" gibi ucuz bir benzetme yapmayı düşünmüyorum)

Bir gerçeği söylememde fayda var. Çok fazla denize girmeyi seven biri değilim. Daha doğrusu bazen ıslanmak zor geliyor, üşeniyorum. "Havuz değil de deniz" saptamasını da benim dışımdaki normal insanlar için yapıyorum. Bakınız Çisil. Ancak onun da çok normal olduğunu söylemek zor. Bu geziden sonra denizde kalmaktan yüzgeçleri çıktığı ve normal havayla yaşayamadığı için onu akvaryumda besliyoruz. Normale dönmezse de en yakın Su Ürünleri Fakültesine "kobay" olarak bağış yapacağız.

Kaş’a gidince yapılması gereken şeylerden biri de çevreyi, plajları gezmek. Kaş meraklıları Liman ağzını ve oradaki Bilal’in Yeri’ni öve öve bitiremiyorlar. Bu gidişte olmadı, belki eylülde gider, size gerekli tüyoları veririm.

Kaş iklimi, atmosferi, tarihi, otantikliği ile belirli bir yaşam tarzının tatil mekanı. Bir de ünlü Bahçe Restoranı var. Hemen Kaş’ın içinde, çarşının sonunda. Ağaçlar içinde çok güzel, tertemiz, yazlık bir lokanta. Daha Bahçe’den içeri girer girmez, insan özenle yemek pişirilen bir yere geldiğini anlıyor.

BAHÇE’NİN ZEYTİNYAĞLILARINA HAYRAN KALDIM

Mezeler, zeytinyağlılar açık büfe tarzında, hemen girişte sağda bir tezgaha dizilmiş durumda. Tabağınızı alıp rafa gidiyorsunuz, "Şundan istiyorum şundan istiyorum" diyorsunuz, tezgahın arakasındaki görevli de özenle istediklerinizi tabağınıza dolduruyor.

Sıcaklar ise sonradan masanıza geliyor. Peynirli, mantarlı avcı böreği, Arnavut ciğeri, zeytinyağlı fasulye, zeytinyağlı sarma, yoğutlu havuç, domates soslu kızartma, deniz börülcesi (Çisil İzmirlisi tarafından test edildi, onaylandı) tarama... Ne isterseniz, öyle böyle değil, inanılmaz lezzetli.

İddia ediyorum Bahçe’deki zeytinyağlı ve meze lezzetine İstanbul’da çok az yerde rastlayabilirsiniz. Her şey o kadar lezzetliydi ki, meze ve zeytinyağlı yemekten balık yemeye midemizde yer kalmadı.

Çalışanlara lezzetin sırrını sordum. Bahçe, bir karı-kocanın çalıştırdığı 13 yıllık aile işletmesiymiş. Restoranın sahibi hanımefendi bizim gittiğimiz haftasonu eşini kaybetmiş. Yemeklerin sırrı hanımefendinin tariflerindeymiş. Yanında çalışan iki bayana da sırlarını öğretmiş, onlarla birlikte lezzet çıtasını düşürmeden yollarına devam ediyorlarmış.

Bahçe ailesine başsağlığı, hanımefendiye ise uzun ömür diliyorum. Umarım Bahçe’deki lezzet pınarı hiç kurumaz.

CUMA TAKINTISI

Benim gibi Alias ve polisiye düşkünlerine bir kitap önereceğim bu hafta. Alias Çaylak Ajan. Yazarı Lynn Mason ve Laura Peyton Roberts. Artemis yayınlarından çıktı. Sidney’in nasıl kolejdeyken ajanlık teklifi aldığını, nasıl örgüte girdiğini ve Paris’teki ilk işinde nasıl performans gösterdiğini anlatıyor. Çok akıcı, elinize bir alıyorsunuz, hemen bitiyor. Alias düşkünleri bu hafta sonu mutlaka taksın.

CUMA İTİRAFI

astvegas; Cinsiyet: Erkek; Yaş: 31; İl: İstanbul

İşyerim pembe dizilerden beter. Kimin eli kimin cebinde belli değil. Bunu en üst kademedekinden en alttakine kadar herkes yapıyor. İşin kötüsü ortamdaki bol dedikodu ve entrika yüzünden oradan ayrılamıyorum. İnsan sonunu merak ediyor yahu.

Yorum: Dizi yapımcıları bu itirafı gözardı etmese iyi olur. Adam olacak dizi, entrikasından belli olur!

CUMA ALINTISI

Bir doktorun yardımı olmadan ölüyorsan bu doğal ölümdür. (Mark Twain)
Yazının devamı...

Hakkı Devrim ve kralın soytarısı

3 Ağustos 2006
Belki de bu ilişkiye sadece Hakkı Devrim ve Okan Bayülgen ilişkisi olarak bakmamak gerek. Aynı ilişkiyi "talk show" tarihimize baktığımızda birçok programda görmek mümkün.

"Nedir bu ilişki, anlamlandırmaya çalıştığınız ne" diyorsunuz değil mi?

Söyleyeyim.

"Talk show" programlarındaki esas oğlan, ona yardımcı karakter ilişkisini "kral ve soytarısı" arasındaki ilişkiye benzetiyorum.

Cem Özer’le Muzaffer Abayhan’ı anımsayın. Belki de Cem Özer’le Muzaffer Abayhan arasındaki "seviyeli" ilişki özel televizyon tarihimizdeki ilk "kral ve soytarısı" ilişkisi idi.

Soytarı geleneği Ortaçağ’daki bir inanıştan kaynaklanıyor.

O günlerde de insanlar mizahın strese, insan sağlığına iyi geldiği inancını taşıyorlarmış.

Bu nedenle kralın sağlığını korumak için onu eğlendirecek kişileri saraya alıyorlarmış. Komikliklerine komiklik katsın diye de komik giydiriyorlarmış. Soytarılar, ona buna laf atıp kralın stresini gideriyorlarmış.

"Soytarı" geleneği İngiltere’den Fransa’ya oradan da İtalya ve Polonya’ya sıçramış.

Hatta literatürde Nasreddin Hoca ve Timurlenk arasındaki ilişki bile kral ve soytarısı arasındaki ilişkiye benzetilir.

Zaman içinde soytarı tiplemesi çeşitlenmiş, müzik, hareket, fıkra soytarıları türemiş. Kral-soytarı ilşkisi halk eğlencesi haline gelmiş.

Kral ve halk daha çok gülsün diye özürlü, daha özürlü kişiler işe alınarak "soytarı" geleneğinin suyu çıkarılmış.

1649’da Kral Charles I’in döneminde de iç karışıklıklar nedeniyle bu geleneğe son verilmiş.

"Kralın soytarısı" geleneğine farklı bir boyut kazandıran kuşkusuz Shakespeare...

Shakespeare’in oyunlarında "soytarı" tiplemesini, kralın söylediklerini eleştiren ya da onaylayan "politik" bir sembole dönüştürdüğünü hepimiz biliyoruz.

İşte yukarıdaki soytarı konseptleri içerisinde Televizyon Makinası’ndaki Okan Bayülgen-Hakkı Devrim ilişkisini anlamlandırmaya, bu ilişkinin nasıl bir "kral-soytarı" ilişkisi olduğunu çözümlemeye çalışıyorum.

Sizce Bayülgen-Devrim ikilisi arasındaki ilişki yukarıdaki "kral ve soytarısı" arasındaki konseptlerden hangisine uyuyor?

Bu arada geçenlerde İngiltere’nin saraya, 350 yıl sonra Nigel Rider isimli bir soytarı aldığını da belirteyim. Tamamen sembolik bir soytarı...

Türkiye’de de aynı geleneği devam ettirdiğimizi görmek çok hoş.

Not:
Soytarılığın tarihini öğrenmek isteyenlere önerim: "Fools Are Everywhere The Court Jester Around the World" (Alıklar Her Yerdedir, Dünyanın Saray Soytarıları) Yazan: Beatrice K. Otto

Reha Muhtar adına bir açıklama

Reha Muhtar beni aramadı. Ama "Hey Gidi Günler’de en az 150 promil alkollüydü" iddiasında bulunduğum için yakın bir arkadaşıma "bana çok bozulduğunu" söylemiş. O gün programa çıkarken hiç alkol almadığını söylemiş. Benimki tabii ki izlediklerimden çıkardığım bir sonuç... Reha Muhtar "alkol almadım" diyorsa ona inanmak zorundayız. Sanırım son günlerde yaşadıkları onu epeyce yordu, bezdirdi, ekranda hareketleri "alkollüymüş" izlenimi veriyor. Bir süre ekranlarda görünmese iyi olur.
Yazının devamı...

Babadağ ihalesi iptal edildi

31 Temmuz 2006
Sayın Pepe vakit geçirmeden Pazartesi günü aradı ve söz konusu ihalenin (Babadağ B tipi mesire yeri ihalesi) on gün önce iptal edildiğini, Babadağ’ın işletmesi için zaman geçirmeden başka bir ihalenin açılacağını söyledi.

Pepe, eğer bir firma ihaleye girip de en yüksek fiyatı vermişse, ihaleyi ona vermekten başka çaresinin olmadığını da belirtti.

Telefonu kapatıp biraz araştırdım, henüz ne Muğla Valiliği’nin ne de Muğla İl çevre ve Orman Müdürlüğü’nün söz konusu ihalenin iptal edildiğine dair bir bilgisi yoktu. Umarım Bakanlık en kısa sürede ihale iptali bilgisini ilgili kuruluşlara ulaştırır. Yeni bir ihale açılır.

Peki Cengiz İnşaat yeniden ihaleye girerse de "Hoop bir dakika kardeşim sen daha önce ihaleyi aldın ama sözlerini yerine getirmedin, bir daha sana ihale mihale yok" denir mi?

İhaleyi alan firmanın "yeterliliğinin" belirlenmesi diye bir şey olduğunu Çevre ve Orman Bakanlığı bürokratları sanırım benden daha iyi biliyorlardır.

Cengiz İnşaat AKP iktidarına çok yakın inşaat şirketlerinden biri ve son dönemde aldığı devlet ihalelerini sayısı oldukça fazla.

Babadağ başarısızlığından sonra Cengiz İnşaat’in aldığı ihalelerin tamamının sözleşmelerine uygun tamamlanıp tamamlanmadığının denetlenmesi, bir daha herhangi bir devlet ihalesine girerken "Babadağ başarısızlığının" önüne "eksi puan" konması gerekmez mi?

Gerekir. Takipçisi olacağız, merak etmeyin.

Zamancılar gerçeği söylemiyor

ZAMAN Gazetesi Sorumlu Müdürü Ali Odabaşı’dan gelen yanıta dün yer verecektim. Yazmaya bir hafta ara verince yazı yazıyı kovaladı, sonunda yer kalmadı, yanıt bugüne kaldı.

Ali Odabaşı diyor ki: "... Daha önce defalarca kamuoyuna açıklandığı gibi Zaman Gazetesi İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Antalya ve Erzurum matbaalarında basıldıktan sonra Yaysat tarafından Türkiye genelinde bulunan Yaysat bayilerine ulaştırılır. Başbayilere gelen gazeteler, bir başka dağıtım şirketi tarafından dağıtım elemanları tarafından abonelere dağıtılır. Her ay abonelere dağıtılan gazetelerin parası yine aynı dağıtım elemanları tarafından teslim edilen fatura karşılığında tahsil edilir.

İddia ettiğiniz gibi ne bedava gazete dağıtılması ne de kimsenin kendi bilgisi ve onayı olmadan abone yapılması söz konusudur. Hiçbir kurum ve kuruluş da toplu olarak abone yapılmamıştır. BİAK ölçümleriyle ilgili yorumlarınız da yanlış ve taraflı, gazetemizin abonelik yapısını incelemekle ilgili teklifiniz de ciddiyetten uzak buluyoruz."

Zaman’ın yöneticilerine kusura bakmasınlar ama asıl ben onların yanıtlarını ciddiyetten uzak buluyorum. Önce çıkıp "cemaat gazetesi" olduklarını, Fettullah Gülen’le olan "yakın" bağlarını açıklasınlar ondan sonra "ciddiyetten" söz etsinler. Zamancılar sanıyorlar ki ben "cemaat yapılarına" karşıyım, İslami propagandaya karşıyım, abone sitemine karşıyım. Bu yüzden de Zaman’ı hedef alıyorum. Bu kuyruklu yalan.

Sorun gerçeklerin gizlenmesi, "yaradana forward" yöntemiyle "çok sat ıyoruz" imajı yaratılıp "cemaatin gücünün" olduğundan büyük gösterilmeye çalışılması. Böyle bir tavrı Zaman değil de Cumhuriyet gösterse aynı tepkiyi ona da gösteririm, bu böyle biline. Zaman dahil herhangi bir gazetenin bir, iki ya da üç milyon satışa ulaştığı "denetlenmiş" verilerle kanıtlanırsa Türkiye adına gurur duyarım.

Gelin Zamancılara geçen hafta aboneleri Sedat Bingöl’den gelen bir e-posta ile yanıt vereyim. Bingöl diyor ki: "... Üniversite evlerinde iken herkes aboneydi. Bir eve birden fazla gazete gelmesin diye bazılarımızın aboneliği parasını biz vermek şartıyla başka adreslere "ücretsiz" dağıtılıyordu, sanırım kıllandığınız durum bundan kaynaklanıyor."

Sanırım Bingöl’ün Zaman’ın kendini çoğaltma yapısı hakkında bilgi veriyordur. Tabii bir de Gülen Cemaati’nin "üniversite evleri" kavramıyla.

Çok açıktır ki Zamancılar "cemaat" gücüyle bir satış noktasına birden fazla gazete aboneliği yapıyorlar. Ya da bir satış noktasından diğer kişi adına "abonelik" yaratıyorlar. BİAK’taki okur katsayılarını düşük olması da, erkek okur ağırlığını olması da bu yüzden...

Ayrıca burada teknik bir "okuma" tanıma sorunu var. Parayla bayiden "gönüllü" olarak alınan bir gazetenin okunma "kalitesi" ile (buna İngilizce involvement Türkçe ilginlik denir) "yaradana forward" yöntemiyle elde edilen bir gazetenin okunma "kalitesi" nasıl aynı olabilir?

Zaman’a önerimi yineliyorum. Batılı ülkelerdeki benzerleri gibi gazete ve dergi tirajlarını denetleyen bağımsız kuruluş ABC Türkiye’ye tam abone listenizi, isme kesilmiş faturalarıyla birlikte vermeyi reddettiğinize göre faturaları bana verin. Medya denetimi konusunda uzmanlığımı, tarafsızlığımı bu konunun uzmanları, uygulamacıları ve siz de biliyorsunuz.

10 bin örnek seçip (gerçi 1200’de yeter ama hadi tribünlere oynayan tartışmasız bir rakam olsun) gerçekleri ortaya çıkaralım. Siz de rahat edin, biz de... Kabul mü?

Ali Coşkun’dan yanıt var

"ŞEKER kaosu bitmiyor" başlıklı yazıma Bakan Ali Coşkun basın danışmanı Mehmet Davut Özülker aracılığıyla yanıt vermiş.

Öncelikle söyleyeyim Ali Coşkun sendika üyelerine söylediği "Amasya ve Kayseri fabrikalarını C kotası (ihracat) ihlali nedeniyle cezalandırdık. ABD elçisi bu odaya iki kere geldi. Bush Başbakan’dan ricacı oldu. Sabri Ülker baba dostu olmasına rağmen Ülker’e de kotayı ihlal ettiği için verdik cezayı..." ifadesine itiraz etmiyor.

Bakan Coşkun kamuya ait fabrikalarda şekerin tonunun 800 dolara mal edildiğini, özellerle birlikte bu maliyetin 783 dolara düştüğünü bildiriyor. Avrupa Birliği’nde ise maliyetin 750 dolar olduğunu belirtiyor.

Ali Coşkun Danıştay’ın aldığı "şeker kotasını % 50 arttırmazsınız" kararının ise Bakanlığa henüz ulaşmadığını bu nedenle "ortalığın toz duman" olmadığını, karar geldikten sonra uygulamayı değerlendireceklerini söylüyor.

İster şeker kaosu ister şeker konusu diyelim şeker üretimindeki sorunlar bitecek gibi değil. Bu arada şekerpancarından geleceğin enerjisi hidrojen üretiliyormuş. Şeker yazılarımız hızla devem edecek.
Yazının devamı...

Hülya Avşar, Hayat’a hayat veremedi

30 Temmuz 2006
"Varsayılıyor" diyorum çünkü birçok pazarda (insan pazarı yani nüfus sayımı dahil) olduğu gibi şampuan pazarında da tam olarak rakamlara hakim değiliz (Geri kalmışlığımızın ne yazık ki en büyük göstergesi bu, hiçbir konuda tam olarak rakamlara hakim değiliz. Bizim için 70 milyon küsur nufusla 70 milyon 689 bin 307’lik nüfus aynı şey. Arada 689 bin 307 kişilik küçük bir fark olmasına rağmen)

Şampuan pazarının tartışmasız iki hakimi Procter&Gamble (Pantene, Blendax, Rejoice, Orgazm eden şampuan Herbal Essences) ve Unilever (Elidor, Dove, Clear). Arkadan Colgate-Palmolive (Hacı Şakir, Palmolive), Evyap (Duru) ve Canan Kozmetik (İpek), Hobi Kozmetik (Hobby) geliyor.

P&G’nin Head&Soulder’ı Türkiye’ye soktuğunu öğrenince TNS Piar’a "Şampuan Marka Ligi’ne bir bakalım" dedim. Onlar da Türkiye temsili 18 yaş üstü kır-kent temsili 2000 kişiye "Aklınıza gelen üç şampuan markası nedir?" sorusunu sordular.

Sağlam alan ekibiyle verileri topladılar, bilgisayara girip, ham verileri bize verdiler. Bize üniversitedeki "kamuoyu ve piyasa araştırma laboratuvarımızda" veri analizini yaptık, sonra da 2004’teki sonuçlarla karşılaştırdık.

İlk dört hálá beyindeki yerlerini (Top of the mind awareness, kısaca TOMA’yı) koruyor. Ancak ilk dört markanın puanlarında biraz düşüş var. Pantene yüzde 55.2’den yüzde 46.5’e anımsanma oranına düşerek, beyinlerde ciddi bir yer kaybı yaşamış. Duru ise yüzde 14.4’ten yüzde 21.5’e yükselerek Rejoice’u geçmiş.

Şampuan reklamları sıkıcı ama kategori gereği iş yapıyor. Çünkü şampuan denilen ürün, düşük ilginlikli ve düşük duygu seviyesinde alınan bir ürün ve bazen sadece frekans etkisi bile satışı sağlayabiliyor. Elidor, "nazar boncuğu, kızları ve müziği" ile "beğenilir" reklamlar yapmayı becerdiyse de diğerlerinin "sıkıcı" reklamları başarısız görünmüyor.

Hülya Avşar ise toplanmış saçları ile Hayat markasına bir "değer" kazandırmış görünmüyor. Hayat, marka liginde 0.9 anımsanma yüzdesi ile 13’üncü sırada.. Aylardır o kadar reklam yatırımına rağmen..

Diğer oranlarda ise kayda değer bir farklılık görünmüyor. Pazar payı sonuçları ile marka ligi sonuçlarını karşılaştırdığımızda bir kez daha görüyoruz ki, akılda ön sıralarda olan pazarda da ön sıralarda oluyor.

Tabii, reklam dışındaki fiyat, dağıtım, hedef pazar büyüklüğü gibi diğer unsurlara bağlı olarak da pazar payındaki sırası belirleniyor.

Örneğin bir kepekli şampuan, isterse herkes tarafından bilinsin, pazar büyüklüğü ile sırada olması mümkün mü? Bakalım Head&Shoulder şampuan pazarındaki sıralamaları nasıl etkileyecek? Clear, Head&Shoulder’a nasıl karşılık verecek? Şöyle arı duru bir Türkçe’yle yazılmış bir kepekli şampuanımız olacak mı?

Yıkayalım, çıkalım, pardon bekleyelim, çıkalım yine pardon, bekleyelim görelim.

Ya babası bevliyeci olsaydı

BİTKİ
Özlü Floristatlı İpana (Ürün yeniliğinde diş macunu sektörü sınır tanımıyor gördüğünüz gibi) reklamındaki kızımız sevgilisi mısır yerken (elma yemek artık demode) zorlanınca "Seni babamla tanıştırmamın zamanı geldi" diyor.

Sonra alıyor sevgilisine diş hekimi babasına götürüyor. Baba oğlanın dişlerini kontrol ediyor. Kız soruyor: "Nasıl buldun baba?" Baba yanıt veriyor: "Diş etleri zayıf, dişleri çürük tehdidi altında.."

Sonra oğlan, kızı alabilmek için İpana kullanmaya başlıyor. Kız oğlana "Aramıza hoş geldin" deyip, nikah ışığını yakıyor. Ve pack shot: "Diş hekimlerinin aileleri için seçimi.."

Haydi pack shot’taki "Diş hekimlerinin aileleri için seçimi" iddiasının bir an "puffery" olduğunu, yani herkesin öyle olmadığını bildiği için kanıtlanmasına gerek duyulmadığını, düşünelim.

Ya oğlanın düşürüldüğü durum. O biraz vahim değil mi? Ya kızın babası bevliyeci olsaydı?

Baş&Omuz, Temiz’e rakip geldi

>KEPEKLİ
şampuan kategorisinde Unilever Clear’la (Temiz) Türkiye’de köpeksiz köyde değneksiz dolaşıyordu. Dünya pazarlarındaki tartışılmaz rakibi Procter&Gamble yıllar sonra bir global konumlandırma harikası Head&Shoulder’la (Baş&Omuz) ona rakip oldu.

Head&Soulder’ın televizyon reklamına baktığımızda, global reklam filminin küçük eklemelerle Türkiye’de oynadığını görüyoruz.

Diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de, Head&Soulder’ın sadece kepeği değil, kepekle birlikte oluşan kuruluk ve kaşıntıyı da yok ettiği mesajı veriliyor. Head&Shoulder pozisyonlamasının kaldıraç noktası da tam burası.

"Saç derisini doğal dengesine kavuşturarak bunu gerçekleştirmesi" ise ikna argümanı. Ayrıca "Dünyanın 1 kepeğe karşı 1 numaralı tercihi" açıklaması da ciddi bir sosyal kanıt. Yani "Dünya onu kullanıyor, sen de onu kullan" denilerek "gaza getirme" taktiği uygulanıyor.

Kuşku yok ki Head&Shoulder "1 numaralı tercih" olduğunun kanıtını sunmak zorunda. Kanıt hemen ekranın altında küçücük olarak yazıyor: "Şubat 2005-Mart 2006 arasında AC Nielsen tonaj sayısında dünya lideri".

Niye yalan söyleyeyim, her yerde aradım, taradım AC Nielsen verilerinin reklamlardaki iddiaların kanıtı olarak gösterildiğini başka ülkelerde bulamadım.

AC Nielsen raf sayımı verileri, tanımlı bir evrenin parametrelerini tahmin etmeye çalışan örnek temelli araştırma.

AC Nielsen verileri pazarlama stratejisi geliştirirken, dünya pazarlamacılarının da eli ayağı ama bu verileri reklamda kanıt olarak kullanmak biraz sorunlu..

"Türkiye’de bunun gibi birçok tahmin gerçek sonuçlar gibi reklamda kullanılıyor, işte reytingler" derseniz tabii ki orada biraz dururum.

Ancak AC Nielsen sonuçlarının Head&Soulder reklamlarında böyle "ikna temelli" kullanılmasına izin verilirse bu diğer markalara da aynı hakkın verilmesini gerekir.

"AGB sonuçlarına göre" mesaj kirliliğinden sonra bir de "AC Nielsen sonuçlarına göre" mesaj kirliliğine kalbiniz dayanır mı?

Not: P&G’nin internet sitesinde, hálá Head&Shoulder ürünler arasında görülmüyor. Head&Soulder’ın dünya sitesinde de Türkiye Head&Soulder’ın pazarlandığı ülkeler arasında yok. Head& Soulder’ı Türkiye’ye başkası sokuyor da P&G’nin haberi mi yok acaba? Bir uyarayım dedim.

O cesur pilot

TÜRK
Hava Yolları’ndaki (THY) kabin görevlisinin "günah" deyip içki servisi yapmamasını da, pilotun "yönetim hataları nedeniyle bu hale geldik" uyarısını da, kusura bakmayın "pazarlama" açısından teknik olarak inceleyemeyeceğim.

"Ilımlı İslamcı" AKP iktidarı ne yazık ki Türkiye’nin yaşam kültürünü değiştiriyor, AKP iktidarının yansıması olan "ılımlı-islamcı" THY iktidarı da, THY’nin şirket kültürünü.

Her ikisi de yönetim zaafı içindeler... İkinci, hatta üçüncü sınıf yöneticilerle biri Türkiye’yi uçurumun kenarına sürüklüyor, diğeri THY’yi..

Bir "ılımlı İslam’ın" makro uygulaması, diğeri mikro..

Cesur bir THY pilotu, THY’deki "ılılmlı İslamcıların" adam kayırmacı, dinci gözlüklü uygulamalarından kaynaklanan yönetim hatalarını görüp, şirket kültürünün değiştiğini değiş görüp isyan ediyor.

Çıkıyor ve yolcu anonsunda THY yönetimin hatalarını yolcularıyla paylaşıyor.

THY yönetimi de bu cesur pilotu, işten uzaklaştırıyor, hakkında soruşturma açıyor. Tahminen yakında da işten atar.

Peki biz ne yapıyoruz? AKP iktidarı adam kayırmacı, dinci gözlüklü uygulamalarıyla Türkiye’de yaşam kültürü değişiyor.

Türkiye pupa yelken Ilımlı İslam Cumhuriyeti’ne doğru yol alıyor. Yapılan yönetim hataları da Türkiye’yi her konuda uçurumun kenarına sürüklüyor.

Söyleyin, biz ne yapıyoruz? O cesur pilota neden sahip çıkmıyoruz! İşten atarlar diye mi, soruşturma açarlar diye mi susuyoruz... "Sonunda bizi de götürecekler ve kimsenin de sesi çıkmayacak" hale mi geliyoruz.
Keşke hepimiz o cesur pilot kadar cesur olabilsek. Keşke o cesur pilota, laik Türkiye’ye sahip çıkmak için tek yürek olabilsek. Keşke..

Radyoda sorun var

RADYO
dinleme araştırması yokken en büyük iddia şuydu: "Ölçülmeyen mecra büyümez!".

Türkiye’de 3 yıldır RİAK Türkiye Radyo Dinleme araştırması yaptırıyor. Sonuç?

Toplam reklam yatırımları içinde radyo reklam yatırımlarının oranı artacağına gerilemeye başladı.

2000’de yüzde 7.1’di, 2003’te yüzde 4.5, geçen yıl ise yüzde 2.7. Veriler bu yıl radyo reklam yatırımlarının daha da azalacağını gösteriyor.

Radyo’nun tamamlayıcı bir mecra olarak gücünü biliyoruz. Türkiye’de çok iyi radyolar olduğunu...

Peki ne oluyor reklamverene? Niye radyo araştırmasını kullanmıyor? Niye daha az radyo reklamı yapıyor. RİAK Başkanı Caner Tunaman bize bir yanıt verebilir mi?

Çekirgelik

Hükümetler iç çamaşırına benzerler. Aynı nedenle sık sık değiştirilmeleri gerekir

(İtalyan Atasözü)
Yazının devamı...