"Ali Atıf Bir" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ali Atıf Bir" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Ali Atıf Bir

Formula eleştirime eleştiri

2 Eylül 2006
Bu yüzden de Formula 1’e çok fazla sahip çıkmıyorum. Bazen de kızgınlığımı dışarı vurmadan edemiyorum. Bu dışa vurmalarımdan birini okurlarımdan biri yakalamış. Bakın ne diyor:

Öncelikle sözüne değer verilen bir öğretim üyesi ve sonrasında takip edilen bir gazete yorumcusu olduğunuzu düşünüyorum. ’Geçen hafta şu kadar ölümlü kaza oldu, F1’iniz hayırlı olsun’ çekirgeliğiniz bu fikrimi değiştirmedi ancak üzülmeme sebep oldu. Trafik kazaları ile motorsporları etkinliklerini birbirine karıştırmanın ne kadar basit bir hata olduğunu belirtmek istedim.

Spor aracı olarak yollardaki araçların benzerlerinin kullanılması sebebi ile ’ralli’ sporunu sadece hız ve adrenalin sporu olarak adlandırmak çok yanlış. Ralli ile pek bağlantısı olmasa da Formula 1 yarışlarının da günlük hayatta içinde kaybolduğumuz trafik keşmekeşi ile aynı kefeye konulması da çok yanlış. İnsanların Türkiye’ye Formula 1 geldi, daha hızlı gidelim, bak adamlar nasıl sürat yapıyor mantığı ile yaklaşarak bu sporu eleştirmeye kalkmak ve hatta trafikte yaşanan sorunlar ile bu sporu eleştirmek kimsenin haddi değil bence. Bugüne kadar da trafikte kaybettiğimiz canların haddi hesabı yok, Formula 1’in gelmesi ile bunlar arttı mı acaba, hiç sanmıyorum. Zaten varolan bir sorunu Formula 1 çerçevesinden eleştirmek çok seviyesiz bir yaklaşım. Elmalar ile armutları beraber toplamak olmuyor mu bu yaptığınız.

Ayrıca hem ralli sporunda hem de Formula 1 sporunda bizim içinde olduğumuz trafik kurallarından daha kesin ve keskin kurallar da mevcut. Bir ralli pilotu özel etaplar içinde sporun kurallarına uyarken normal etap olarak belirlenen ve iki özel etap arasında herkesin uyması gereken kurallara uymak zorundadır. Formula 1 ise zaten kendi pistinde organize edildiğinden kuralları da kendine has.

Sizden istediğim bu koşullarda Formula 1 ile trafik sorunlarını eleştirmek yerine ülkemizde Formula 1 ve motorsporları organizasyonlarının ne kadar zor şartlar altında gerçekleştirildiğini görmeniz. Gazete sütunlarına yazdığınız satırların geri dönüşlerini ve insanları nasıl etkilediğini çok iyi bilen bir insansınız ve hatta bazen bu nedenle insanları eleştirdiğiniz de oluyor. Bu nedenle aynı hataya kendinizin de düşmemenizi isterim. (Sait Kuş, Ralli Dergisi)

Yorum: Sevgili Sait öncelikle övgülerine teşekkür ederim. Formula 1’in sıkıntılarını çok ama çok yakından biliyorum. Mehmet Ali Talat’a ödül verilmesiyle patlak veren uluslararası kriz de Formula 1’in Türkiye’de ne kadar kötü yönetildiğinin en güzel kanıtı.

Sanırım bir yanlış anlaşılma var. Aslında asiliğim Formula 1’e değil. Trafik kazaları konusunda parmağını kıpırdatmayan bizlerin Formula 1’i bu kadar sahiplenişine. Uzun süre trafik güvenliği konusunda çalışmış, kaza nedenlerini, bu konuda Türkiye’nin eksikliklerini bilen biri olarak "Ayranımız yok içmeye, tahtırevanla gidiyoruz çim biçmeye" durumuna içerliyorum anlayacağın. Yoksa F1’le ne alıp veremediğim olabilir. F1’in trafik kazalarını artırıp artırmadığını bilmiyoruz. Ancak ekranda sigara içeni gören sigara içiyorsa, hız yapanı gören niye hız yapmasın değil mi? Diyebilirsin ki sigara doğal ortamında içiliyor bunun yarış olduğunu herkes biliyor. Haklısın... Elimizde kanıt yok, ne desek boş. Elimizdeki tek kanıt gün geçtikçe artan ölümlü trafik kazaları ve bu konuya F1’e yoğunlaştığımız kadar yoğunlaşmamız. F1’e para yatırdığımız kadar para yatırmamamız. Bilmem anlatabildim mi?

İsmail’in Yerinde kazaya davetiye

Ankara’dan dönüyoruz, hava kararmak üzere. Bolu yakınlarında yemek molası vereceğiz. Bir arkadaşımı arayıp yer sordum. "Berceste" dedi. "Sabah orada kahvaltı ettik. Hem ben oranın atmosferini abartıldığı kadar iyi bulmuyorum" dedim.

Gerçekten de öyle. Berceste’de sabah kahvaltı etmiştik ve yine biraz tatminsiz ayrılmıştık. Nedenini tam açıklayamıyorum. Bir tatminsizliğim var işte. Çeşit mi, hijyen mi, garsonlar mı, atmosfer mi, gelenler mi, çözemiyorum. Arkadaşım "Berceste" deyince hemen "Başka?" dememin nedeni de bu. Arkadaşım duraklamadan "İsmail’in Yeri" dedi ve tarif verdi.

On dakika içinde İsmail’in Yeri’nin karşısında, yolun karşısındaki otoparkta idik. İsmail’in Yeri Ankara’dan İstanbul’a gelirken sol tarafta kalıyor. Yol çok işlek olduğundan yaya geçişini engellemek için gidiş-geliş yolunu demir bariyerler ikiye ayırmış.

Amaaa... İsmailciler arada küçük bir kapı açıp insanları bir görevli sayesinde karşı yolun kenarındaki lokantalarına geçiriyorlar. Vızır vızır işleyen Ankara-İstanbul yolunda bir adamın görevi insanları sağ salim karşıya geçirmek. Hava daha kararmadığı için o işin vahametini anlayamadım doğrusu.

Karşıya geçtik, merdivenlerden çıktık. İsmail’in Yeri ana baba günüydü. Türbanlı ailelerin sayısının türbansızlardan fazla oluşu hemen gözüme çarptı. Camdaki Fatih Üniversitesi sticker’i lokanta sahibinin tercihlerine ışık tutmakta gecikmedi. Aynı zamanda tuvaletteki yoğun abdest alma mekanları da seçilen hedef kitlenin niteliği hakkında bilgi vermekte...

Servis kısa sürede açıldı, yoğurtla salata hemen masadaki yerini aldı. Etler de çok kısa süre içinde önümüzdeydi. Tattım, özellikle pirzola harikaydı. Uzun süredir böyle güzel pirzola yememiştim. Biftek, şiş idare ederdi. Genel sonuç ise oldukça tatminkar. Gidilebilir ve özellikle pirzola tadılabilir.

Çıktığımızda hava kararmıştı. İstanbul-Ankara yolu vızır vızır işlemeye devam ediyordu. Gecenin karanlığı karşıya geçişi zorlaştırmıştı. Ama hálá görevli yaklaşık bir yirmi kişiyi küçücük aralıktan lokantaya geçirmeye çalışıyordu. İnsan hayatını hiçe sayarak..

Neden? Çünkü insan hayatını hiçe saymanın dini imanı yok. Ortada para varsa inananı da inanmayanı da çok rahatlıkla insan hayatını hiçe sayabiliyor. Vakit geçirmeden bu riskli geçiş durdurulmalı. Yoksa birkaç kişi otobüs ya da kamyon altında kalacak...

Bunun neresi Arsen Lüpen

Arsen Lüpen gençliğimin dizisi idi. Çok severdim. Bu nedenle de Arsen Lüpen filminden beklentim çok büyüktü. Ama ilk yarısını izledim, ikinci yarısına dayanamadım çıktım. Filmde resmedilen karakterin Arsen Lüpen’le alakası yok. O olsa olsa Arsen Lümpen olur. Arsen Lümpen’i görmek isteyenler buyursunlar gitsinler. Arsen Lüpen’ciler için çok daha iyi filmler var. Arsen Lüpen gibi hayalimizde beslediğimiz kahramanları sinemaya taşıyanlara da bir öğüdüm var. Ne olur hayallerimize ihanet etmeyin! Emin olun kötü bir film izlemek adama koymuyor ama yıllarca hayalinizde beslediğiniz bir karakteri rezalet bir şekilde görmek insanı intiharın eşiğine getiriyor.

CUMA ALINTISI

Ben bir idealistim. Nereye gittiğimi bilmiyorum ama kendi yolumda ilerlediğim kesin.

(C. Sandburg)

CUMA TAKINTISI

Beykoz’da Kozz isimli bir restoranı öneriyorum bu hafta. Başka bir İstanbul’u Boğaz’ın tam kıyısından görmek istiyorsanız mutlaka Kozz restoranı görmelisiniz. Mezelere, ara sıcaklara diyecek yok. Karides mücver, bademli ahtapot, çerkez tavuğu damağımda tadı kalanlar. Bir de Boğaz’ın dibini oturduğun yerden görmek ve küçük küçük kefalleri elinle beslemek çok güzel. Müzik yapan DJ’i de kutluyorum. Sayesinde çok keyifli bir yemek yedik...
Yazının devamı...

RTÜK bu rezaleti durdurmalı

31 Ağustos 2006
"Bu konu reklamvereni yanlış yönlendiriyor ama her şeyden önemlisi televizyon pazarını da yanlış yönlendiriyor. Tutan ve tutmayan işler sıralaması konusunda sanal bir dünya yaratıyor" dedim.

TİAK umursamadı, AGB denetçisi umursamadı (AGB denetçisinin neyi umursayıp umursamadığı konusunda artık bir takım kaygılarım var zaten). Dolayısıyla konuyu RTÜK’e götürmenin zamanı geldi.

Eğer RTÜK kendini Türkiye televizyon sektöründen sorumlu tutuyorsa bu rezaleti durdurmalı. Ekranlarda yaşanan seviyesizliğin önemli nedenlerinden biri de bu.

RTÜK, reyting ölçüm ve raporlamanın standartını denetleyecek, ölçümün ve denetimin şeffaflaşmasını sağlayacak yapıları kurmalı.

RTÜK de beceremezse bundan sonraki durağım TBMM...

Umarım TMBB’de beni dinleyecek ve yasa önerisi verecek sağduyulu 25 milletvekili bulurum.

RTÜK haklı ama

RTÜK Erman Toroğlu’nun "kodumu oturtan" programı için soruşturma başlatmış, kanaldan savunma istemiş. Spor programı yapımcıları ile de "daha nitelikli programlar yapmaları için" bir toplantı yapmış.

Bunlar güzel gelişmeler. Erman Toroğlu’nun "açık ve yakın" tehlike olduğu her haliyle o kadar belliydi ki!

Çok önce yapılması gereken buydu. Keşke Erman Toroğlu "asker kodumu oturtsun" çağrısı yapmadan önce RTÜK hareket geçseydi.

Erman Toroğlu’nun yarattığı şok dalgadan en rahatsız olan kesim ise, (ben de bu kadar laik cumhuriyetin altını oymak için uğraş verseydim ben de korkardım) darbe korkusu ile yaşayan AKP iktidarı oldu.

RTÜK, Erman Toroğlu’nu ve kavgayı körükleyen, gençlere futbolu olduğundan daha fazla önemseten abuk subuk spor programlarını "darbe çağrısı" nedeniyle uyarınca ister istemez "RTÜK iktidar baskısıyla harekete geçti" izlenimi verdi.

RTÜK, "Niye bu zaman kadar uyarmadı da şimdi uyardı" sorularının muhatabı oldu.

Bu yanlış algılar ve haklı sorular RTÜK’e ders olmalı.

RTÜK, "açık ve yakın tehlike" olarak gördüğü konuları araba devrildikten sonra değil, araba devrilmeden önce gündeme getirmeli, haklı olduğu konularda haksız duruma düşmemeli.

Türkiye karmaşık öyküleri sevmiyor

"24" dizisiyle ilgili düşüncelerimi yazdığımda Emmy ödüllerini silip süpüreceğini bilmiyordum. Ödülleri topladığını öğrenince sevindim, Hakkıydı çünkü. Birçok okurumun da aynı şekilde düşündüğü belli. Dün "24" yazım nedeniyle e-posta yağmuruna tutuldum. Gelenlere örnek olsun diye Fikret Ötken’in yazdıklarına yer vermek istiyorum.

"24 dizisini uzun süredir izliyorum. Süper ve çok akıllıca. Bazı bölümlerden sonra uyuyabilmem için Xanax içmem gerekiyor. Beğendiğinize sevindim. Bizdeki yönetmenlerin de seyretmesi gerekiyor. Böyle bir dizi yapmalarına imkan yok ama hiç olmazsa kendi durumlarının farkında olurlar. Bunu seyrettikten sonra da, başka dizi beğenmeye imkan yok. Bu hafta yeni bir macera başladı. Size iyi seyirler.."

Yorum: Sevgili Fikret, bizdeki yönetmenlere haksızlık yapmayalım. Bu iş senaryo, para ve teknik altyapı sorunu. Ancak başka bir şey var ki o da madalyonun diğer tarafı; izleyici sorunu. 24’ü Türkiye’de ana kanallarda yayınlayın, yayınlandığı gece en çok izlenen ilk 10 programdan biri olma olasılığı çok düşük. Türkiye’nin yüzde 80’i çok karmaşık dizilerden hoşlanmıyor. Tercih tek konulu, aklı zorlamayan, anlamak için başkasına gereksinim duyulmayan öyküler. Örneğin Aliye. Aliye’de neredeyse iki yıldır iki çocuk bir yere yerleşemedi. Aliye reytingine reyting kattı. Yalan mı?

Yaprak Dökümü’nün reklamı ajanstan

Kanal D’nin yeni dizisi "Yaprak Dökümü"nün tanıtımlarını izleyince "Kesin bir reklam ajansının elinden çıkmış" dedim.

İki gün önce Fayda Ajans’tan sevgili İlyas Baştürk, "Abi Türkiye’de bir ilki gerçekleştirdik. Bir diziye reklam çektik, izledin mi" diye mesaj attı. Yanılmadığımı anladım. "Yaprak Dökümü"ne bir reklam ajansı eli değdiği çok belli. Sıradan bir tanıtım filmi çekilseydi, meraklandırırdı, dikkat çekerdi ama asla bu kadar duygu yüklü olmazdı.

Reklam ajansı eli değince Reşat Nuri’nin Yaprak Dökümü’nün tüm izleyici vaadi ekrana taşınmış. Peşinden, dikkat çekme de gelmiş, merak da. Elinize sağlık İlyas.

Tırtıl

Kitaplara mobilya görevi veremeyeceğimizi biliyorum. Ama eve de onlardan daha yakışan bir aksesuvar yok be birader. (H.E. Beecher)
Yazının devamı...

Sumo’ya karşı yağlı güreşçi olmaz mı

29 Ağustos 2006
Sumo güreşçisini andıran bir muhterem basket topuyla yakın ilişki içinde, onun hemen yanında da "one world-one title" (tek dünya-tek unvan) yazıyor.

Şimdi düşünün... 2010’da Dünya Basketbol Şampiyonası Türkiye’de yapılacak. Ata sporumuzu temsil eden bir güreşçiyi logoya koymuşuz; hatta daha da ata sporumuza ait bir yağlı güreşçiyi... Yanında da "tek dünya-tek unvan" yazıyor. Türkiye’de çıkacak tartışmanın boyutunu düşünebiliyor musunuz? Siz biraz düşünün, ben tartışma başlıklarını veriyorum:

Güreşçinin basketle ne ilişkisi var? Türkler’i böyle resmetmek çok ayıp değil mi? Atalarımızın kemikleri sızlamaz mı? Kız Kulesi’nin nesi var ki? Kılıç kalkana karşı çıkanlar niye şimdi güreşçi kılıklı figüre karşı çıkmıyorlar? Türkiye’yi geçmişe döndürmek isteyenler var...

Geçmişimiz ve değerlerimizle ilgili bir "mutabakata" varmadan, onlarla barışık yaşamayı, onları "ti"ye almayı öğrenmeden nereye varabiliriz, değil mi? İstersek Dünya Basketbol Şampiyonu olalım... Nereye varabiliriz!

24’ü yazanlar ya deli ya da manyak

Geçen haftalarda, biraz geç kaldığımı bilsem de, Kiefer Sutherland’in başrolünü oynadığı 24 isimli diziyi ilk bölümünden itibaren izlemeye başladım. Ama ne izleme...

24 yedirmiyor, içirmiyor, kendini izletiyor. 24’ü yaratan ekip ya deli ya da manyak! Böyle bir televizyon şaheseri yaratmak için ancak insanın aklından zoru olabilir. Bir saniye gözünüzü kırpmıyorsunuz, hatta heyecandan bakamayıp kendinizi başka bir odaya atma duygusu yaşatan sahne sayısı da çok fazla. Dizide hiçbir şeyi önceden tahmin etmeniz mümkün değil.

Düşünün; Pazar günü oturduk Çisil’le tam 10 saat arka arkaya 24 izledik. Hani odanın duvarlarından utanmasak, bir 10 saat daha 24 izlerdik.

Eğer işiniz ya da hayaliniz dizi yönetmek, çekmek, yazmak, üretmek ise 24’ü sakın kaçırmayın. Tüm televizyon bölümü öğrencileri otursunlar, 24’ü baştan sona izlesinler. Zeki polisiye, ajan dizisi severleri hiç saymıyorum, onlar 24’ü benden çok önce keşfetmişler ve CNBC-e’de izliyorlardır zaten...

Bahçevan geldi...

Deh deh Düldül deh deh


İbrahim Tatlıses ve Hülya Avşar’ın birlikte program sunacakları için İbrahim Tatlıses’in "Hülya Avşar’a aşığım" oltasını attığını öğrenmiş bulunuyoruz.

Anlayacağınız starlarımızın her biri doğal "gündem belirlemeci" oldu çıktı... Bir program başlamadan önce yoğun haber olunca, bunun başlangıç rating’lerine yansıma olasılığı bulunduğunu onlar da keşfettiler.

Bu arada öğrendiğime göre Tatlıses bir de "Bahçevan" isimli diziye başlıyormuş. Diğer rol arkadaşları da şimdilik Haldun Dormen ve Nilgün Belgün...

Dormen zengin bir konak sahibini oynayacakmış, karısını Belgün, bahçevanını da İbrahim Tatlıses... Tatlıses zengin konak sahibinin kızına aşık olacakmış, konak sahibi de kızını Tatlıses’e vermeyecekmiş. Oldukça orijinal bir konu anlayacağınız.

Kız mı? Henüz kız rolüne uygun oyuncu bulunamamış. Yapımcı Sinan Çetin kız rolü ve senaryo için kılı kırk yarıyor, önüne gelen alternatifleri beğenmiyormuş.

Bakalım dizi başlamadan önce kim kime aşık olduğunu açıklayacak?
Yazının devamı...

Devrimci Pınar şeker reklamında

28 Ağustos 2006
Toplantıda Pınar Altuğ’un Mehmetoğlu Şirketler Grubu’nun Helin markasının reklamlarında oynayacağı duyurulmuştu.
Daha sonra hepimizin yakinen izlediği aldatan kadınların lideri "Devrimci Pınar" olayı patlak verdi. Mehmetoğlu Grubu ne yapacak diye bir süre bekledim. Umursamadılar.

Hatta öğrendiğime göre Pınar Altuğ’lu Helin Küp Şeker filmi çekilmiş, post prodüksiyon işlemleri devam ediyormuş. 1 Eylül’den itibaren televizyonlarda dönmeye başlayacakmış.

Bakalım reklamlar başlayıp Pınar’ın Helin Küp Şeker’i mutfak raflarına girmeye başlayınca evin erkeği ve kadını arasında şu tür konuşmalar yaşanacak mı:

- Ne o hanımefendi sen de mi "devrimci" oldun çıktın başımıza..

- Nasıl anlarsan!

- Anlarsam fena olur ama..

- Ben anladım da ne oldu?

- Ahh, ahh azıttınız siz. İnternette o devrimci bana rastlayacaktı ki. Bak bir daha konuşabiliyor muydu!

- Keşke rastlasaydı keşke! Bilmem nerenin payını verirdi..

- Tövbe, tövbe. İyice Che Guevara muamelesi yapmaya başladınız kadına be. Pınariche Guevara’ymış, hah! Şekeriniz batsın. Ömür boyu diyete, giriyorum şu andan itibaren, sakarin varsa getir yoksa şekersiz içecem çayı.


Milliyet reklamı güzel ve doğru

MEDYA ve siyasette reklamcılığın işleme biçimi biraz farklıdır. İnsanlar partilerine ve gazetelerine "din" gibi muamele yaptıkları için bu alanlarda "değişim" o kadar kolay değildir.

Hiçbir Müslüman bir reklam izlemekle bir gecede Hıristiyan, hiçbir AKP’li de reklam izlemekle bir gecede CHP’li olmaz.Ya da da tam tersi. Bu alandaki değişimler için başka sosyolojik aracı değişkenler gerekir.

Bu nedenle medya reklamları "lansman" kampanyaları dışında daha çok varolan hedef kitle merkeze alınarak, o hedef kitlenin kararının pekişmesi ve "merkezdekilere" benzeyenlerin de o medyaya yönelmesi için yapılır. Siyasi reklamlarda ise hedef hep kararsızlardır..

Milliyet Türkiye’nin kategorisinde çok başarılı "kült" gazetelerinden biri. Kemikleşmiş, markasına bağlı bir okuru var. Duruşu ve köşe yazarları ile çevresine duyarlı, "pro-laik", ağır popülerliğe geçit vermeyen "Aydın gazetesi" imajı var.

Bu "kemikleşme ve bağlılık" kuşku yok ki Milliyet iletişimcilerinin en büyük gücü, aynı zamanda da engeli..

Yanlış bir pozisyon kaymasında varolan hedef kitle dağılabilir. Bu nedenle Milliyet son kampanyasında çok doğru bir iş yapıp Can Dündar, Taha Akyol, Meral Tamer, Ece Temelkuran gibi köşe yazarlarının ağzına yakışan öykülerle, farklılığını güçlendirmiş.

"Yalnız değilsin duyarlı gerçek aydınlar!" deyip, müzik ve tonlamayla da "genç aydınların da çekim merkezi" olmayı hedeflemiş. Bu hedefe de başarılı bir uygulamayla ulaşmış.

Milliyet’in yapması gerek ilk aşamada bu. Gençliğin kendi hedef kitlesine uygun olanını gazete markası seçim aşamasında ele geçirmek. Yeni taleplere uygun küçük değişimler de ürünü geleceğe taşımak. Kutluyorum.

Ah şu eczacılar

Colgate’in Misvaklı diş macunu için ürün performansına yönelik itiraza bir şey diyemem. Orada bilimsel kanıt yoksa ilgili kurul tabii ki ceza uygulayacaktır. Ancak "dini istismar" ediyor iddiası saçmalığın son perdesi. Eğer böyle "istismar" penceresinden bakarsak önce dinle farklılaşan medyadan başlayarak, din temelli hipermarketleri, din temellii giyim mağazalarını, haremlik-selamlık otelleri, sonra da din temelli partileri kapatmak gerekir. Misvak masum bir pazarlama harikası..Gerçekten saçmalamayın.

Mesut Yılmaz çok değerli bir siyasetçi olabilir, çok eğitimli olabilir, çok bilgili olabilir, çok iyi bir lider olabilir. Ama bunların toplumda karşılığı yok. Mesut Yılmaz medyanın gündemi, biraz eski ANAP’lıların gündemi ama asla halkın gündemi değil. Mesut Yılmaz’ın halkın gündemi olabilmesi için hem görünülürlüğünü hem güvenilirliğini arttırması hem de hiç ama hiç hata yapmaması şart. Bu mümkün mü? Mümkün ama inanılmaz zor. Göreceğiz..

Eczacılar kolesterol düşürücü ürünlere karşı çıkıyorlar. "Bakın ilaç reklamları da başlarsa fena olur" diyorlar. "Niye?" yanıtını bir türlü veremiyorlar. Eczacılara önerim başkalarına engel olacaklara yerde kendi işlerini iyi yapmaları. Türkiye’de yıllardır içinde "reçetesiz satılmaz" derken yasalar uymayıp niye reçetesiz ilaç sattılar? Madem halkın sağlığını düşünüyorlardı, niye doktor reçetesi aramadılar. Eğer her eczacı doktorsa, tıp fakültelerini kapatmak gerekmez mi?

Çekirgelik

Eğer her meseleye ölüm kalım meselesi muamelesi yaparsanız, birçok kez ölürsünüz

(Dean Smith)
Yazının devamı...

Kadın pedine neler oluyor

27 Ağustos 2006
Bir Libress alıyor, bir Evy Lady deniyor, en son Kotex’te karar kılmış.. "Niye Kotex?" dedim. "Reklamlarında ’dünyanın en çok tutulan markası"dedi, Orkid de ona itiraz etmedi" şeklinde yanıt verdi. Sonra üşenmedi kalktı, gitti banyoya elinde üç farklı pedle döndü, pedleri masanın üstüne yaydı... Ve derse başladı:

"Üçüne de bak ne görüyorsun?"

"Sana yol var.."

"Yüzeylerine bak, yüzeylerine.."

"E hepsi beyaz işte, ne bileyim ben yahu.."

"Yahu ellesene... Bak doku farkını görmüyor musun? En yakmayanı bu işte."

Elledim ama yine de ne, neyi, nasıl yakar pek anlayamadım. Bana da en naylon olmayan doku Kotex’inki geldi. İdeal seçim ölçütü bu mudur onu bilemem. Ama kadın pedi pazarında algıların, beklentilerin değiştiği ortada.

Artık "Bununla yüzebiliyorsun, top oynayabiliyorsun, beyazları çok rahat giyebiliyorsun" vaatleri tarih oluyor galiba... Orkid’in başına gelenler de bir kez daha gösteriyor ki; marka olmak tabii ki önemli ama markayı ve kazanılan marka payını korumak ondan daha da önemli.

Niye sadece Hürriyet yeter

2000 yılının başında Hürriyet’in o günlerde yeni çıkan Ekonomi ekinde "pazarlama ve reklam eleştirileri" yazmaya başladım. Kısa bir süre sonra ek kaldırıldı. Ertuğrul Özkök ve Vuslat Doğan Sabancı, "Sen artık içerde yaz" dediler. O günden beri içerde yazıyorum.

Kabul edersiniz ki o zamana kadar eleştiri nedir bilmeyen reklam sektörünün, reklam eleştirilerini kabul etmesi pek kolay olmadı. İlk iki üç yılda Hürriyet yöneticileri üzerlerindeki "reklam tabudur, dokunmayın" baskılarına boyun eğselerdi, "firma kayırıyor" çamur atmalarına kulak assalardı şimdi "reklam ve pazarlama eleştirisi" diye bir şey olmazdı.

Şunu da söyleyeyim bugün Hürriyet; marka değeri, gündem yaratma gücü en yüksek, bulunduğu fiyat kategorisinde tirajı, okuru en yüksek, reklam taşıma gücü ve şiddeti (internet sitesi dahil) açısından en başarılı, reklamverenin "Sadece Hürriyet Yeter!" dediği bir pozisyonda... Bu pozisyonun nedeni de yöneticilerinin her konuda aynı şekilde basiretli tavır göstermeleri.

Hürriyet reklam ve pazarlama eleştirisi konusunda tabu yıkınca, sağlam durunca, bu tür yazılar ilgi çekince, haliyle diğer gazeteler de Hürriyet’i taklit ettiler.

2006 yılına geldiğimizde neredeyse yerel gazetelerde bile en az bir tane "reklam ve pazarlama eleştirileri" yapan köşe yazarları türedi. Yakında bir Reklam Eleştirmenleri Derneği (RED) kurulursa hiç şaşırmayın. Sonra etik kodlar, peşinden RED reklam ödülleri, basın konseyinde temsil falan...

Ancak diğer gazeteler "reklam ve pazarlama yazıları konusunda" Hürriyet’le yarışacağım derken, yaptıkları seçimlerde çok özensiz davrandılar hálá da öyle davranıyorlar.

Reklam, pazarlama uzmanlık işi. Nasıl "diyet", "cinsel sorunlar", "vergi", "astroloji" konularında işin "gerçek" uzmanlarına yazarlık yaptırmak gerekiyorsa reklam ve pazarlamada da öyle olması gerekiyor.

Ama hálá bazıları "ya senin bu konudaki uzmanlığın nereden geliyor" bile demeden önüne gelene köşe yazdırıyorlar. Kendi bindikleri dalı kesiyorlar. Reklamveren, reklamcı kendinden daha az şey bilen insan güvenir mi? Ya da böyle bir köşe yazarını, muhabiri çalıştıran gazeteye? Bugün bu köşede Arçelik ve Turkcell yazılarımı okuyarak ne dediğimi daha iyi anlayabilirsiniz..

Şafak Sezer Arçelik’e gerekli

ARÇELİK’in Şafak Sezer’le anlaşmasını bitirmesinin doğru olmadığını, yeni bir yola gidilse de Şafak Sezer-Çelik ikilisinin getirdiği "farkındalığın" hem tüketici hem bayi yönünden korunması gerektiğini yazmıştım.

Bu yazım karşısında bazıları cahilce başlıklar atarak Şafak Sezer’le aynı dizide oynadığım için Şafak’ı koruduğumu yazdılar.

Gelin, HTP’nin yapmış olduğu Reklam-Algı Endeksi araştırmasında Arçelik reklamlarının Eylül 2005’ten itibaren "hatırlanma oranlarına" bakıp, bu cahillerin cahilliklerini yüzlerine vuralım.

Son bir yılda Şafak Sezer-Çelik ikilisinin yer aldığı Arçelik reklamlarının anımsanma oranı yüzde 70’lere kadar çıkmış. Şafak Sezer ayrıldıktan sonra ise Arçelik reklamlarının anımsanma oranı yüzde 7’lere kadar düşmüş. Anımsanmayan bir reklam mükemmel olsa da, hoşa gitse de ne işe yarar değil mi? Böyle bir tablodan sonra da reklamdan biraz anlayan Şafak Sezer’le devam eder mi etmez mi?

Ama önemli olan bu tabloları görmeden sonucu öngörebilmek. İşte böyle sonuçları öngörene de "gerçek uzman" diyorlar... Bilmem anlatabildim mi?

Turkcell hayata bağlanmalı

CNN/Türk’te "Atıf Hoca ile Reklam ve Rekabeti" yaparken HTP’nin sahibi sevgili dostum Vural Çakır’a rica etmiştim, o da beni kırmayıp, programda yer vermek için Reklam-Algı Endeksi araştırmasını başlatmıştı.

Reklamcılar CNN/Türk’te beni ve programımı susturdu ama dört yıl sonra bile Reklam-Algı-Endeksi araştırması devam ediyor. Hem de HTP artık bu araştırmada sadece marka bazında değil reklam bazında iletişimi sonuçlarını ölçüyor.

HTP’nin Reklam Algı Endeksi araştırmasının temmuz ayı ayağında "yüzde 75 indirim" kampanyasının anımsanma sonuçlarını inceledim. En yüksek anımsanma yüzde 21’le ikinci hafta, son haftanın anımsanması ise yüzde 10 gibi düşük bir oran.

Yatırılan paraya bakıldığında elde edilen anımsanma oranının diğer iletişim etkilerini doğurması kesinlikle mümkün değil! Turkcell bu kampanyada hem yaratıcılığının hem de yatırdığı parasının karşılığını alamamış görünüyor. Borsaya kayıtlı Turkcell’in, kişisel tercihlerle, ona güvenen yatırımcılara bunu yapmaya hakkı var mı? Yok.

Anımsarsanız bu sonucu da 9 Temmuz 2006 tarihli yazımda öngörmüştüm. Çünkü Turkcell bilimsel medya planlama mantığının dışına çıktı, Doğan Grubu mecralarından kullanması gereken mecraların hiçbirini kullanmadı. Onların yerine kullanmaması gerekenlere gerekenden fazla ağırlık verdi. Dolayısıyla erişim-frekans dengesine dikkat etmedi.

Medya planlaması asla "o olmazsa bu olur" diye yapılacak bir iş değil. Hesabı kitabı çok belli. Turkcell kendisi için yaşamsal mecraları dışarıda bırakarak hayata bağlanamadı. Sonuç ortada..

Çekirgelik

GERÇEK olan her zaman yapılacak olan şeyi bilmenizdir. Zor olan yapmaktır.

General H. N. Schwarzkopf
Yazının devamı...

İl Kültür Müdürü’nden yanıt

25 Ağustos 2006
"Sayın Hocam. Bugünkü yazınızı üzülerek okudum. Organizasyon firmasının mali yükümlülüklerini yerine getirememesi yüzünden yaşanan zorlukları, AKP iktidarı ile ilişkilendirmenizin mantığını kurmakta zorluk çekiyorum. Ali Kocatepe ve diğer sanatçılarımıza tabii ki saygımız var. Ancak yazınızda belirtildiği gibi ilgili firma yatırması gereken ücretin az bir kısmını salı günü saat 19.06 itibarıyla yatırmış ve idari risk üstlenerek sözlü talimatım sonucu kapılar açılmıştır. Çünkü bildiğiniz gibi orası müze binasıdır. Firmanın konser programına en küçük bir müdahale edilmemiş, bu konu aklımızın ucundan bile geçmemiştir. Ne il müdürlüğü ne de Hisar yönetimi, firmanın kime bilet verdiği üzerine müdahale etme niyetinde değildir, böyle bir şansı da zaten bulunmamaktadır. Dolayısı ile konunun Musevi olma, mason olma gibi hususlarla ilişkilendirilmesi mümkün değildir. AKP iktidarını savunmak bana düşmez ama çalışma alanı sosyoloji olan bir akademisyen olarak bu ülkede her açıdan özgür ortam bir oluşturduğuna inanıyorum.

Dolayısı ile rezaletin sorumlusu biz değiliz. Rumelihisarı Konserleri’nin devamı için elinden geleni fazlasıyla yapmış, hatta bu konuda idari riske girmiş biri olarak, hiçbir kusurumuz bulunmamaktadır. Fakat keşke böyle sonuçlanmasaydı. Selamlar."

Ahmet Bilgili’ye "Niye teminat almıyorsunuz, niye ben yazana kadar sözleşmeyi fesh etmeyi beklediniz, niye müze müdürünün ileri geri konuşmasına izin veriyorsunuz? Sanki süreçler bilerek iyi yönetilmiyor" gibi ek sorular gönderdim. O da ek yanıt gönderdi:

"Sevgili hocam, Bakanlık Tahsis Yönetmeliği diye bir şey çıkarmış ve il müdürüne bu çerçevede yetki vermiş. Burada ne teminat var, ne de başka bir şey. Dolayısı ile mesai günü içerisinde firma parayı bakanlık hesabına yatırır ve müze müdürü ile protokol yapar ve tahsis yürürlüğe girer diyor. Hisar için il müdürlüğüne başka bir başvuru olmadı ki ben tercih edeyim. Müze müdürü ile ilgili söylediğinizi ciddiye aldım ve tahkik ediyorum."

Biz de "tahkik" sürecinin sonuçlarını bekliyoruz.

Bu klarnet başka klarnet

Oryantal müzik sevenlere müthiş bir albüm öneriyorum bu hafta. Ataşehir Migros’ta alışveriş yaparken kulağıma çalındı. Gidip tezgahta duran gence "Ne bu?" dedim. O da "klarnet" dedi. Önce inanamadım.

Aldım albümün kapağını elime. Üzerinde Made in Klarnet Turgay Özüfler yazıyor. Soyadına bakıp önce biri bana şaka yapıyor sandım. Albümün içinde yazanları okudum. 1952 yılında doğmuş, 7 yaşından bu yana sahnede imiş. Üsküdar Musiki Cemiyeti’nde Emin Ongan’ın öğrencisi olmuş. İstanbul Radyosu enstrümanisti olarak Zeki Müren, Hamiyet Yüceses, Safiye Ayla; Muazzez Abacı, Gönül Akkor gibi birçok assoliste eşlik etmiş. 15 yaşında ilk solo albümünü yapmış. Birçok filme ve diziye de klarneti ile duygu katmış.

Parasını ödeyip aldım albümü. Arabaya biner binmez de dinlemeye başladım. Süper güzel olmuş uyarlamalar. Theodorakis, Yannis gibi yakından tanıdığımız sanatçıların eserleri de çok güzel, kan kaynatıcı bir şekilde yorumlanmış, Guimaraes Lins, Giorgos Kozantis gibi daha önce tanımadığım sanatçıların eserleri de...

Albümü sonuna kadar çok keyifli bir şekilde dinledim. Bu hafta sonu için çok iyi bir alternatif olabilir.

Ferda Anıl Yarkın Müslüm Baba olmuş

Ferda Anıl Yarkın’ın "Ayrılmayalım" isimli albümünü rafta görünce, onu dinlerkenki eski mutlu günlerimi anımsadım ve hemen aldım. Ne göreyim... Eski Ferda Anıl gitmiş, yerine ağır ağır çektiren bir Müslüm Baba gelmiş. Hem de ne çektirme ne çektirme. İddia ediyorum Ayrılmayalım şarksını Ferda, Müslüm Baba’yla düet yapsaydı, kesin bu parça liste başı olurdu. Sadece Ayrılmayalım’ı mı? Hepsini, hepsini. Yoksa Ferda ile Müslüm Baba’nın prodüksiyon şirketleri aynı da notalar mı karıştı!

Hayal kırıklığı

Ayrılık’a Jennifer Aniston ve Vince Vaughn gibi iki beğendiğim oyuncu var diye gittim. Gitmez olaydım. Filmde ne romantizm var, ne de komedi.

Ayrılık bittikten sonra bildiğiniz ünlü "romantik komedilerden" sonra içinizde hissettiğiniz o mutlu kalıntıyı asla hissetmiyorsunuz. Sorun senaryoda.

Yönetmen de senaryoyu yalap şap uygulayınca ortaya gerçekten koca bir fiyasko çıkmış. Biliyorum ben ne kadar "asla giymeyin" desem de siz "Ama Jennifer var" deyip gideceksiniz.

Gidin de limonunuzu alın, ne diyeyim ben şimdi size. Hayranlık duymak böyle bir şey. Hatta siz şimdi bu filme gider "ağzı açık ayran delisi gibi" Jen ablamı izler, sonra bir de beğenirsiniz. Ama bir türlü de neyi beğendiğinizi açıklayamazsınız..Yalan mı?

CUMA İTİRAFI

bencillop; Cinsiyet: Kadın; Yaş: 20; İl: İstanbul

Geçenlerde sevgilimle havuza gittik. Ben selülitlerden yakınırken, "E sende hiç yok ki?" dedi. Başta moral vermeye çalışıyor sanıp itiraz ettim. Fakat iş var-yok inatlaşmasına dönmeye başlamıştı ki, bacağımı sıkıp "Bunlar ne peki?" dedim. Meğer sevgilim onları «bacak gamzesi« sanıyormuş. Saf ve iyimser aşkımı magmaya yollamaya kıyamayacağım!

Yorum: Şimdi adam "evet hayatım ne çok selülitin var" dese bütün günü rezil olacak, uzunca bir süre de seks hayatı bitecek. Sorunsuz yaşamın garantisi selülitlere gamze muamelesi yapmak. Asıl saf ve iyimser olan kim acaba?

CUMA TAKINTISI

Beykoz’a giderken, Çubuklu’ya varmadan, Hıdiv Kasrı’na çıkış yolunda müthiş manzaralı Paysage restorandan daha önce söz etmiştim. Geçen cumartesi yine orada bir akşam yemeği yedim. Mönüye karamel soslu krepte dondurma eklemişler. Çok beğendim. Hafta sonu takılacak kadar var. Gidin ve takın.

CUMA LAKIRDISI

"Dört kitabın anlamını okudum ezberledim; aşka gelince gördüm ki bir uzun hece imiş." (Yunus Emre)
Yazının devamı...

Sadece DYP mi? Bu bana hakaret

24 Ağustos 2006
Hani neredeyse diyecekler ki DYP’nin MKYK’sına girdi, başbakan yardımcılığına aday.

Mehmet Ağar iyi dostummuş, hatta nikahımda da şahidim. Bu yüzden yemiyor içmiyor bütün bilgi birikimimi DYP için kullanıyormuşum.

Doğru Mehmet Ağar’la ve sevgili eşiyle ailecek görüşürüz.
Nikahımda da şahitti. "Bazen hocam durumu bir yorumla bakalım" diyor. Ben de yorumluyorum. "Bazen şu soru formu doğru mu baksın" diye haber gönderiyor. Ben de gidiyorum, bakıyorum, eleştiriyorum.

Sadece Ağar mı?

Yılmaz Büyükerşen’le de aram iyi. Yetişmemde pay sahibidir. Bilgime çok güvenir. Son iki iletişim kampanyasında gerek duydukça bilgime başvurdu. Hálá gerek duydukça arar, görüşümü sorar.

Eğer söylediklerimi yapıyorsa bilin ki danışmanı benim.

Ama benim Mustafa Sarıgül’le de aram çok iyi. Ağar şahitken nikahımı da o kıymıştı. Geçen hafta Papermoon’da buluşup birlikte ince bir siyasi tahlil yaptık. Yapması gerekenleri ve yapmaması gerekenleri kendi uzmanlık penceremden özetledim.

Eğer dediklerimi uygularsa bilin ki danışmanı benim...

İki-üç ay önceydi galiba. AKP’nin reklamcısı, yıllardır tanıdığım Erol Olçak aradı. "Hocam, AKP’nin iletişimini analiz edeceğiz toplantıya katılır mısın?" dedi. Katılmayı çok istedim ama katılamadım. Eğer katılsaydım yine kendi uzmanlık penceremden AKP’nin iletişim stratejilerini yorumlayacaktım. Gördüğünüz gibi katılmayarak da AKP’ye danışmanlık fırsatını kaçırdım.

Sanırım üç ay önceydi. Erkan Mumcu aradı. Buluşup kahvaltı ettik. Sonra bana bir sürü araştırma verdi. Hepsini okudum. Daha sonra yeniden buluştuk, yine uzman penceremden ne yapması ve ne yapmaması gerektiğini özetledim. Şu sıralar bakıyorum, uyarılarıma dikkat ediyor.

Eğer uygulamaya devam ederse bilin ki danışmanı benim...

İki hafta önce Cüneyd Zapsu’nun danışmanı aradı. "Hocam, Cüneyd Zapsu’ya bir iletişim planı yapıyorum acaba hangi mecraları önerirsiniz?" dedi. Dilim döndüğünce ne yapmaları gerektiğini anlattım. Sonra baktım dediklerimi uyguluyor.

Eğer soran olursa bilin ki danışmanı benim...

Gülben Ergen bir süredir, mesaj atıyor, e-posta gönderiyor. Hatta "Hocam başıma şu geldi ne yapayım" diye soruyor. Ben de ona "Bak evladım..." diye başayan yanıtlar veriyorum. Eğer dediklerimi yapıyorsa bilin ki danışmanı benim.

Bu örnekleri; abartmıyorum, yüzlercesiyle çoğaltabilirim. Hani bir aile toplantısında Osman Müftüoğlu’nu gördünüz. Hemen "Ya ne yesem yarıyor" diye başlarsınız ya, o da bilgi saklamadan yanıt verir ya aynen o durumdayım.

İsterseniz mütevazı olmayayım. İşimin profesörü olacak kadar uzmanlığım var. İletişim yönetimi işini iyi biliyorum. Her soru sorana da bilgi kıskançlığı yapmadan yanıt veriyorum. Soru soran bazen bir dost, bir okur, bir şirket, bir kurum olabiliyor.

Onlara yanıt vermek de Türkiye’de iletişimin, reklam yatırımlarının geleceği açısından bence ibadet! Partim mi? Benim partim martim yok... Evrensel değerler partisindenim.

Eğer tüm bu işleri bir şirket kurup profesyonelce yapsaydım şimdi iki uçağım, bir helikopterim, Amerika’da bir yazlık, bir kışlık evim olurdu. Benim derdim bunlar değil. Ben son nefesime kadar hoca olarak kalıp bilgi sunmaya devam edeceğim.

Bir de Ah Polis Olsam da İçişleri Bakanlığı’na... Bir de bakmışsınız Ağar başbakan olduğunda gerçek İçişleri Bakanı olmuşum!

Zaten ben bu dizi işini o yüzden kabul ettim. Hatta Sinan Çetin’le Ağar da iyi arkadaştır, bu tezgahı kurup beni İçişleri Bakanlığı’na hazırlamaya çalışıyorlar.

Açıklayayım dedim, son kez...

Not: En son İstanbul Deniz Otobüslerinden randevu aldılar. Birkaç soru soracaklarmış. Yani haftaya beni bazı köşelerde İDO’nun danışmanı olarak görebilirsiniz.

Yazdığım İDO yazılarını da kes-biç yapıp işte "övüyor-yeriyor" diye ilişkilendirmeye çalışırlar. Ben de onlara dava açarım. Hayat böyle devam eder. Neyse ki güneş o kadar parlak ki, atılan çamur tutunamıyor.

Tırtıl

Bazen sessizlikten bile yanlış alıntı yapıyorlar (Bob Monkhouse)
Yazının devamı...

Ali Kırca’da neyi tartışmalıyız?

22 Ağustos 2006
Bence zarar vermez. Olay zaten tatlıya bağlandı, Hakko’lar boşanmak için anlaştı, Cem Hakko "aşkıyla" yaşamayı seçti. Tatlıya bağlanmasaydı da haber kapsamı Vakko’ya, Vakkorama’ya, Power FM’e, Power Turk’e, Power XL’e zarar vermezdi.

Söz konusu markaların hepsi şu anda Cem Hakko’nun kontrolünde olan ya da yarattığı başarılı markalar. Ama marka özlerinde Cem Hakko yok... Zaten markaların yaratılma amacı da bu... Markalar başka kişilikleri, karakterleri çağrıştırsın diye yaratıyorlar.

Gözünüzü kapatın, Vakko’yu düşünün, aklınıza ne geliyor? Belki ince bir kadın, belki eşarp, belki çikolata... Hiç Cem Hakko gelmedi ki... Gelseydi zaten Vakko nasıl marka olabilirdi. Marka kuramına aykırı!

Cem Hakko markası olarak ise kriz başarıyla yönetildi. Anlaşmaya varıldı, çocuklara sahip çıkıldı. Dik duruldu.

Ali Kırca’ya gelirsek... Bu gibi konuları duruma göre değerlendirmek şart. Bu olayda Ali Kırca markanın kendisi, markanın özü... İnternet ortamındaki mahrem görüntüler ise bizi yanıltıyor. Onlar görmememiz gerekenler. Mahreme maruz kalmamız asıl tartışacağımız konuyu bize unutturmamalı.

Bir teknenin üzerinde Ali Kırca ve bir kadını öpüşürken görseydik neyi tartışırdık? "Ali Kırca’nın sevgilisi var" derdik. "Şimdi ne olacak? Taraflar ne yapacak" diye düşünürdük...

Şimdi de düşünülen, tartışılan şey aynı olmalı... Ama olmuyor. Ali Kırca krizi başıboş, sahipsiz.

Dün Cengiz Semercioğlu’na konuşan "partner"in söyledikleri hiç inandırıcı değil örneğin... Yok "şiddet" varmış da, kurtulmak için 18 dakikadan 5 dakikayı montajlamak için internet kafeye gitmiş de, orada bir delikanlı görüntüleri sızdırmış da, onun hiç suçu yokmuş da, mağdurmuş da...

Peki montajlanan görüntülerde "partner"in yüzü niye hiç seçilmiyor acaba? Montajı da kafedeki delikanlı mı yaptı!

Söyleyeyim. Ali Kırca krizi sahipsiz kaldıkça kötüye gidiyor. Bu yüzden de "söylenti" ürüyor. İnternette görüntü yayıldıkça yayılıyor. Görüntüye maruz kalanların sayısı artıkça artıyor. Hiçbir şekilde haberi doğru dürüst "çerçeveleyen" yok! Bu nedenle de Ali Kırca ekrana çıkarsa reyting düşer mi, ATV itibar kaybeder mi, tamamen şansa bağlı...

Oysa iş Cengiz’in dediği gibi zamana bırakılmadan doğru sahiplenilir ve şeffaf bir "çerçeveleme" yapılırsa kriz çok rahatlıkla atlatılabilir.

RTÜK’ün gözdağı...

RTÜK, ATV’ye Mehmet Ali Erbil’in iş kazası nedeniyle 12 yayın durdurma cezası verdi. Bu, bugüne kadar görülmemiş çok ağır bir ceza. Asla da işlenen suçla ceza arasında bir denge kurmayan bir ceza. Çünkü ortada kasıt yok, kaza var. Dolayısıyla RTÜK’ün cezası büyük olasılıkla üst mahkeme tarafından iptal edilecek...

RTÜK, TV kanallarına "cinsel organ göstermeyin" demek istemiyor herhalde.

RTÜK’ün "ayağınızı denk alın, böyle pespaye programlar yaparsanız sizi de durdururum" demek istediği çok açık.

RTÜK’ün bir iş kazasına bu kadar yüklenmesinin nedeni "gözdağı vermek!"

RTÜK de çok iyi biliyor ki TV kanallarında topluma, bir saniye kaza eseri görünen cinsel organdan çok ama çok fazla zarar veren çok sayıda program var.

Onları durduramayıp bir saniyelik bir iş kazasını kullanıp ders vermek aslında biraz komik. Biraz intikam, belki biraz tribünlere oynamak... Ama asla sorun çözücü değil.

Sen ortamı her türlü suçu işlemeye hazır halde bırakacaksın, sonra da herkes aynı suçu işlerken bir iş kazasına 12 yayın durdurma cezası vereceksin.

Olması gereken gerçekten topluma zarar veren programları kanıtlayıp onları süresiz yayından kaldırtmak. Yapabiliyor musunuz?

Bu arada ATV’ye de iki çift lafım var. Böyle bir olayda kendini koruma adına Mehmet Ali Erbil’e, yapımcı şirkete sahip çıkmayıp "itibarımızı düşürdüler, dava açacağız" diye savunma yapmak hukuken doğru olabilir ama ahlaken hiç doğru değil.

Mehmet Ali Erbil ile rating rekorları kıracaksın, sonra bir iş kazasında riskine katlanmayıp sanatçını savunmayacaksın. Mehmet Ali Erbil’i ekrana çıkaran, sululuğuna ve bu sululuğun risklerine de katlanmak zorundaydı. Değil miydi?

Tırtıl

Karınızın doğum gününü her zaman anımsamanın en iyi yolu bir kere unutmaktır! (J.Cossman)

Yazının devamı...