"Akif Beki" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Akif Beki" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Akif Beki

Var mıymış Türkiye’de hâkimler

DÜNKÜ Cumhuriyet gazetesinin manşetiydi bu.

Tahliyeleri beklenirken avukatları Akın Atalay da Silivri Cezaevi önündeki kalabalığa Dündar’la Gül’ün ağzından aynı mesajı aktarmıştı.


Çıktıktan sonra da duygularını ifade için Can Dündar’ın en sık tekrarladığı söz yine bundan başkası olmadı.


Ne söylerse söylesin lafın bir yerine sıkıştırdı, bir yerde mutlaka “Ankara’da yargıçlar da varmış” dedi.


Dinlerken her seferinde ‘bileydiniz şunu’ nidası geçti içimden.

 

* * *

 

Sadece onların tahliye sevincini yansıtmıyor bu üç kelimelik cümle.


Yargı sistemimizin adaletine güvenmek isteyen ama inancı art arda sarsılmış büyük bir çoğunluğun hissiyatını da karşılıyor.


Hissedilenleri bundan daha iyi özetleyecek, daha çok kimsenin ağzından kendiliğinden dökülecek, bundan daha güçlü bir cümle bulunamazdı belki de.


Nihayetinde, Bilal Erdoğan’ın da bir İtalyan gazetesine konuşurken savunmadığı, ‘tartışılabilir’ bulduğu şeyi; gazetecilerin tutuklu yargılanmasını tartışıyoruz.


İyi ki Ankara’da ayrı siyasi dünyalara, Can Dündar ve gazetesiyle fikren kavgalı görüştekilere bile aynı şeyi söyletecek bir Anayasa Mahkemesi var.


Ve iyi ki bu mahkemede sokağa çıkma yasakları gibi çok netameli konularda bile hakkaniyetten şaşmayan... Mağduriyet iddialarının üstüne titizlikle giden... Devletin başını ağrıtacak hak ihlali başvurularında bile bireyi korumayı

önceleyen... Kılı kırk yararak verdiği için kararları Strazburg’da da saygı uyandıran... İçtihatları bu yüzden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde de muteber ve etkili... Adalet mefhumunun üstüne titrediği kadar kurumsal itibarına da düşkün... Ve dışarıda koparılan yaygaralara kulağı kapalı hâkimler var.

 

* * *

 

Tutuklu yargılama şartlarının oluşmadığını görmeyeceklerdi de neyi göreceklerdi?


Karartılacak tek suç delili bir gazetede aylar önce basılmış bir haberse, onu basanlar da aylarca bir yere kımıldamamışsa, kaçma şüphesi ya da delil karartma imkânı kalmamışsa... Tutuklu yargılamanın yersizliğine hükmetmeyeceklerdi de neye hükmedeceklerdi?


Yayınladıkları MİT TIR’ları haberini ilk günden beri ‘operasyon gazeteciliği’ gerekçesiyle sertçe eleştirmiş ve ayıplamış biri söylüyor bunları.


Mahkemede nereye gittiğini bilmediklerini söyleyecekleri TIR’ların yükü için, yayınlarında El Kaide’yi, IŞİD’i filan adres göstermeleri... Ellerinde destekleyici somut bir bulgu yokken terör örgütlerine silah taşındığını ileri sürebilmeleri...

Erdoğan’ı Lahey’deki savaş suçları mahkemesinde yargılatmaya yemin eder tarzda iddialaşmalara girmeleri... Hep gazetecilik etiği açısından sorunlu, haksız ve yanlış görünmüştü bana.


Fakat casusluk, devlet sırrını ifşa, terör örgütüne yardım ve yataklık dendi mi biraz duracaktınız.


Çünkü ilk kez Cumhuriyet basmıyordu o görüntüleri.


Daha önce çıkmış, kamuoyuna mal olmuş, dolayısıyla gizli bilgi hüviyetini çoktan kaybetmiş bir içerik bahse konuydu.


Sızdıranın peşine düşecek yerde basanı tutup casuslukla yargılamak ne kadar doğruydu?


İç hukukumuzda bu soruya cevap teşkil edecek örnek davalar, emsal kararlar da bulunuyordu üstelik.


Biri, Süleyman Şah Türbesi’yle ilgili güvenlik toplantısı tapelerinin yayınlanması davasıydı.


İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi, sosyal medyada yayılmış bir ses kaydının devlet sırrı özelliğini yitireceğinden hareketle... Gazetede tekraren yayınlamanın suç olmadığına karar vermişti.


Aydınlık gazetesi sorumlularını da ‘devletin açıklanmasında sakınca bulunan gizli bilgilerini ifşa’ suçlamasından beraat ettirmişti. Herhangi bir cezaya çarptırılmamışlardı.

 

* * *

 

 

Dündar’la Gül’ün avukatlarının, hâkimlere ‘siz bilirsiniz’ diye bozuk atan, ihtar çeken, protesto mahiyetindeki üç cümlelik kısa tahliye dilekçelerini kıyasıya eleştirmem bundandı.


‘Tahliye ve itiraz gerekçeleri belirtilmediğinden reddine’ dedirtmişlerdi. ‘Hukuki bir üslupla yazılmadığı anlaşılıyor’ dedirtmişlerdi mahkemeye.


‘Karar baştan verilmiş zaten, hâkim kafaya koymuş; sen gerekçelerden abideler diksen ne dikmesen ne! Üstüne doktora tezleri yazsan, hukuk manifestoları döşensen ne. Boşa dil mi dökeceğim’ dememek gerekirmiş demek.


Bakın, artistik çalımları, zıtlaşmaları, tepkisellikleri bırakıp tahliye talebinizin gerekçe ve dayanaklarını dilinizde tüy bitene kadar bıkmadan, usanmadan anlattığınızda sonuç değişiyor işte.


Çiğnenmişse eğer, hakkınızı iade edecek bir mahkeme çıkıyor.


Türkiye’nin başka yerlerinde başka hâkimler de var elbette.


Orada olduklarını biliyordum.


Adalete inananların yüzünü kara çıkarmadılar.


Allah sayılarını artırsın, her yerde olsunlar.

 

X