Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Nerede Nil’in miskin timsahları?

GEÇEN ramazanı mumla arıyorum bu defa.
Şartlar ve rüzgârların sertliği çok değişmedi halbuki. Hangisi daha kötüydü, içerideki ve dışarıdaki iktidar mücadelesi ne zaman daha da laçkalaştı? Karar veremiyorum.
Bildiğim; Allah yarattı dememeler, gözyaşına bakmamalar, merhamet filan etmemeler, kimin gücü kime yeterseler, acımasızlıklar, gaddarlıklar, hunharlıklar vesair... Savaş, korku, heyecan ve adrenalin dolu, çalkantılı mı çalkantılı, yüksek tansiyonlu gerilim fasıllarıydı ikisi de.
Fakat ben öncekinde belgeselsiz geçirdiğim sahur hatırlamıyorum. ‘Gerçeği her gün gözünün önünde yaşanırken filmini ne yapacaksın’ demezlerdi. Kanalların birinde değilse bile öbüründe mutlaka sürükleyici bir vahşi hayat belgeseline takılırdım.
Bu ramazan, kış akışından yaz akışına geçemedi bir türlü televizyonlar.


* * *


Nil’in kenarında yemeğini sindirmek için bütün gün sereserpe güneşin altına yatan timsahların miskinliğini özledim.
Bir karın doyurma vakti, bir de çiftleşme mevsimi geldiğinde aşırı hassaslaşan şef timsahı göremiyorum mesela. Onun ziyafet vakti o kurum kurum kurumlanmalarını, ‘tepemi attırma benim’ triplerini, sağa sola kafa atmalarını yakalarım diye o ekrandan bu ekrana zaplıyorum. Sinirleri bozuk bir şef timsahı izlemek gibisi yoktur. Öğününe göz koyan, haremine ezkaza yan bakan her çömez, bu hadsiz meydan okumanın sonuçlarına katlanırdı.
Amansız güç hiyerarşisinin yüksek tepelerinde oturan racon varlıklarıdır çünkü şef timsahlar. Erkeklik hormonlarının omuzlarına yüklediği ağır bir yüktür racon. Bu ramazan Nil’in gedikli çilekeşlerinden haber alamıyorum.


* * *


Masailer’in uçsuz bucaksız düzlüklerinde, Serengeti’de göç mevsimini kaç kez izlediğimi hatırlamıyorum bile. Yine de her seferinde ilk kez izliyormuşum gibi kaptırırdım kendimi.
Mahşer kalabalığı halinde dolaşan antilop sürülerinin hayatta kalma mücadelesini, aç bir aslan kafilesine yahut tek tabanca çitalara yem oluşlarını...
Avantacı çakalları, çizgili sırtlanları ve tüm namlı leşçileriyle Serengeti’yi...
Fil yavrusunu deviren dişi aslan çetesinin rızkına, erkek aslan tarafından el konmasını...
Yavrusunun ağzından bile lokmasını alan yeleli aslanların pişkinliğini...
Çelimsiz bir ceylanın avken avcıya dönüştüğü anları...
Bir impalanın, boğuştuğu kaplana boynuz geçirerek ölümcül yara verdiği sahneleri...
İki su aygırının tepişirken kâh kendi tosuncuklarını ezdiği kah pusuya yatmış timsahlara bataklığı dar ettiği gösteri güreşlerini...
Kundaktaki kardeşlerini gırtlaklayarak yuvadan boğaz eksilten kaya kartalı yavrusunu...
Göç katarından ayrı düşmüş yorgun bir mavi turnanın, bir paçalı şahinle girdiği hava macerası gibi can muharebesini...
Ayakta doğurduğu yavrusunu, yine aç yavruları için avlanan bir çitaya kaptıran ana zebranın çaresizliğini...
Beslenme zincirinde altta kalanların canının çıktığı, üsttekilerin de her an tetikte yaşadığı o doğal hayat döngüsünü....
Av ile avcının sürekli yer değiştirdiği huzursuzluk nöbetlerini...
Daha sayayım mı? Hepsinin eksikliğini bu ramazan sahur ekranlarında iyiden iyiye hissediyorum.
Her göç mevsimi okyanusta bebekleriyle binlerce mil yol kat eden anne balinaların katil balinalarla kovalamacasını da...
Kış uykusundan yeni kalkmış kutup ayılarının, çoluk çocukla ilk kahvaltı için gafil bir fok balığı avına çıkışını da. Bir dahaki kış gelip çattığında uykuya çekilmeden önce maaile son bir akşam yemeği telaşını da çok arıyorum.


* * *


Yeni belgeseller ya çekilmedi ya da henüz gösterime girmedi’ diyorsanız, olabilir.
‘Eldekilerin her biri kaç ramazan döndürüldü ekranlarda, artık izleyici ezberledi, sıkmamak için tekrarından kaçınıyorlardır’ diyorsanız, hadi neyse.
Yok şayet ‘Medeni hayat, yaban hayatı aratmıyor bu aralar, kanlı canlı gerçeğinin yerini renkli belgeseller tutmuyor artık, TV’ler ne yapsın’ filana bağlıyorsanız... Ramazan ramazan yabanisini tercih ederim. Hiç değilse sahurda gözüm görmesin diğerini.

X