"Ahmet Hakan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ahmet Hakan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ahmet Hakan

Bütün yönleriyle Yavuz Bingöl olayı

YAVUZ Bingöl, “Konuşmak istiyorum” demişti.

Kendisiyle biraz laflayınca...
Neden konuşmak istediğini anladım.


*


Konuşmak istiyordu, çünkü...
-“Dağılan imajını toparlamak” istiyordu.
-Amacının cepheleşme ortamının sona ermesine katkıda bulunmak olduğunu söylemek istiyordu.
-“Kutuplaşmayı kırmak için Cumhurbaşkanı’yla, Başbakan’la bir araya geliyorum” mesajını vermek istiyordu.
-Hayatın ve siyasetin “siyah” ve “beyaz” olmadığının altını çizmek istiyordu.
-Doğru anlaşılmak istiyordu.
-“Samimiyim, çıkar amacım yok” cümlesini haykırmak istiyordu.
Meramı buydu.


*


Ancak röportaj sırasında çok vahim bir hata yaptı Yavuz Bingöl.


*


“Bir siyaset adamına edilmiş iğrenç küfürler” ile “öldürülmüş bir çocuğun annesinin o siyaset adamı tarafından yuhalatılması” arasında bir kıyaslama yaptı.
-Birinin diğerini doğurduğunu söyledi.
-Biri olduğu için diğerinin olabildiğini söyledi.
-Bir kötünün bir başka kötüye yol açtığını söyledi.
Gerçi ikisini de tasvip etmediğini, ikisini de yanlış bulduğunu, ikisinin de kötü olduğunu vurguluyordu ama sorun orada değildi.
Şuradaydı:
-Bu ikisi arasında bir ilişki kuruyordu.
-Bu ikisinden yola çıkarak bir “sebep/sonuç” ilişkisine gidiyordu.


*


Ama ne oldu?
Sosyal medyada Yavuz Bingöl’ün söyledikleri, sadece şu üç cümleyle özetlendi:
-Erdoğan’a küfürler edildi.
-O da Berkin’in annesini yuhalattı.
-Bu çok insani bir şey...


*


Oysa röportajda Yavuz Bingöl’ün söylediği ve söylemek istediği tam olarak şuydu:
-Erdoğan’a küfürler edildi. Bu çok yanlıştı.
-O da buna karşılık Berkin’in annesini yuhalattı. Bu da -insani olsa da- çok yanlıştı.
-Erdoğan’ın yaptığını mazur görmüyorum, sadece durum tespiti yapıyorum.
Meramı buydu Yavuz Bingöl’ün.


*


Bu haliyle de tepkiyi hak ediyordu Yavuz Bingöl. Bu haliyle de söylediği son derece sorunluydu. Bu haliyle de kabul edilemez bir yorum yapmıştı. Bu haliyle de Berkin’in annesini incitmişti.
Ancak söylediklerinin sosyal medyada özetleniş biçimi tepkiyi bine katladı.


*


Yavuz Bingöl’e yönelik tepkinin bine katlanmasının, bu derece abartılı bir hal almasının tek nedeni sözlerinin sosyal medyada özetleniş biçimi değil.


*


Yavuz Bingöl’e kızanlar, öfkelenenler, tepki gösterenler aslında onun Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu’nun düzenlediği toplantılara katılmasına kızıyorlar, öfkeleniyorlar, tepki gösteriyorlar.


*


Düşünebiliyor musunuz?
Memleketin bir sanatçısı, memleketin Cumhurbaşkanı’nın, Başbakanı’nın davetine katılıyor diye...
“Yalaka” ilan ediliyor, “hain” ilan ediliyor, büyük bir öfke ve kızgınlığın muhatabı oluyor, tepki çekiyor.
Esas üzerinde durulması gereken mesele budur.


*


Bu “mesele”nin ortaya çıkmasında en büyük kabahat, iktidarı ellerinde tutanlardadır.
-Cepheleştirmeyi o kadar arttırdılar ki... Düzenledikleri bir davete katılmak bile “tutum almak, taraf olmak, tarafını seçmek” haline geldi.
-Kendilerine en küçük bir eleştiri getirenleri bile yanlarına öylesine yaklaştırmaz oldular ki... Yanlarına yaklaşabilenlerin tümü, “eleştiriden vazgeçmiş, işi yağcılığa vurmuş tipler” olarak algılanmaya başlandı.
-Çeşitli toplum kesimlerini kendilerinden öylesine uzaklaştırdılar ki... O toplum kesimlerinden kendilerine yönelen bireyler, anında yaftalanır oldu.
-“Ya bizdensin ya karşı taraftan” anlayışını öylesine körüklediler ki... Yanlarına yaklaşanlara “Ha, sen demek ki artık onlardan yanasın” denmeye başlandı.


*


Bu anormal bir durumdur.
Ve bu anomali en çok da Yavuz Bingöl gibi “Amacım kutuplaşmayı sona erdirmek” diyenleri vurmaktadır.


*


Sözün özü şudur:
Eğer devleti yönetenler, yeni dostlarının “hain, dönek, yalaka” diye yaftalanmasını istemiyorlarsa...
-Cepheleştirme siyasetine son vermeliler.
-Kendilerini eleştirenleri düşman olarak görmemeliler.
-Kendilerini eleştirenlerle de diyalog kurmalılar.
-Ve ülkeyi tez elden normalleştirmeliler.


Üç saray havası: Topkapı Dolmabahçe, Ak Saray

CUMHURBAŞKANI Tayyip Erdoğan şöyle dedi:
-İstanbul’da bir Dolmabahçe Sarayımız, Topkapı Sarayımız var. Hâlâ onlarla övünürüz.
-Bizden sonra gelen nesiller, “Bizden öncekiler acaba ne bıraktılar” diye soracaklardır.
-İşte bu cevabı bu saray verecektir.


*


Bu açıklamaya göre...
Övünülecek üç sarayımız var:
Topkapı, Dolmabahçe ve Ak Saray...


*


Gelin, bu üç saraya şöyle bir bakalım:


*


-TOPKAPI SARAYI: Bağırmayan, şaşaa ve debdebe havası basmayan bir yapı bu... Bir zarafet timsali... Estetiği dikeylikte değil yataylıkta arayan bir saray... Bu sarayda bugün Ortadoğu dediğimiz bölgeyle Avrupa’nın ortalarına kadar uzanan geniş bir coğrafya yönetildi... Hem de yıllar boyunca... Bu açıdan hayli alçakgönüllü bir saray olduğunu söyleyebiliriz... Fatih’ten itibaren her padişah ihtiyaç duydukça eklemeler yaptı bu saraya. Buna rağmen bütünlük duygusundan zerre eksilme olmadı...


*


-DOLMABAHÇE SARAYI: Birazcık Fransız baroku, birazcık Alman rokokosu alınmış, İngiliz neoklasizmi ile kısık ateşte pişirilmiş ve İtalyan Rönesans’ı ile servis edilmiş bir bulamaç. Bugün bir döneme ait olması ve yerinin mükemmelliği dışında fazlaca değer taşımıyor. O kadar ki yapıldığı dönemde sarayın başkâtibi olan Halid Ziya tarafından hunharca eleştirilmiş. Sarayı “yapma pasta”ya benzeten Halid Ziya bakın ne demiş: “Ne zaman deniz cihetinden bakılsa insanda Avrupa’nın önde ve makbul üslup şartları dairesinde vücuda getirilmiş vakur, ciddi kâşanelerinden ziyade şekerlemeci camekânlarını süsleyen yapma pastaların ifratla büyütülerek dondurulmuş bir örneği tesiri uyandıran Dolmabahçe...” (Bakınız: Saray ve Ötesi... Halid Ziya Uşaklıgil... İnkılap ve Aka Yayınları...)


*


-AK SARAY: 2014 yılının inşaat ve müteahhitlik döneminin bir simgesi gibi... Mimari değeri son derece tartışmalı... Mimarından ziyade müteahhidinin öne çıkması da bunun bir göstergesi... 20 yılda eskiyip köhneleşmiş Klassis Oteli’nin mimari açıdan benzeri... Sadece büyüklük ve gösteriş üzerine bina edilmiş... Geleceğe bırakılacak bir miras olarak değerlendirilmesi pek mümkün değil.


*


Baştan alalım:
-Osmanlı’nın şaşaalı dönemlerinin zarif ve mütevazı sarayı: Topkapı Sarayı...
-Çöküş döneminin yapma pastaya benzeyen sarayı: Dolmabahçe Sarayı...
-Ve en sonunda bir TOKİ simgesi olarak Ankara’da inşa edilen saray: Ak Saray...


*


Fark ettiniz mi?
Gücümüz ve etkinliğimiz arttıkça yaptığımız saraylar daha zarif ve daha mütevazı olurken...
Gücümüz ve etkinliğimiz azaldıkça yaptığımız saraylar daha şaşalı ve daha kaba oluyor.

X