"Ahmet Hakan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ahmet Hakan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ahmet Hakan

Şaşkın yalaka

6 Kasım 2010

Bakınız: Jöleli arkadaş.
Bakınız: Yandaş medya.
Kemal Kılıçdaroğlu, en azından şimdilik “nimet dağıtma” makamını işgal eden bir muktedir değildir.
O sadece “külfet dağıtma” makamında bir âdemoğludur.
* * *
Kısacası...
Bana dünkü yazımdan dolayı...
“Kemal Kılıçdaroğlu yalakası” falan diye mesaj çeken, e-posta atan, laf çakan tüm dost ve düşmana...
Şunu söylemek isterim:
Ben eğer “Kemal Kılıçdaroğlu yalakası” isem...
Yeryüzünün en beceriksiz, en iş bilmez ve en şaşkın yalakasıyım.
Kime yalakalık yapacağını bile bilmeyen şaşkın bir yalaka!
Yalakaların yüz karası.
Ne demişler?
“Yalakanın şaşkını / Kemal Bey’i över kış günü”.

Yeniden keşif trendi

ÜMİT Besen’i yeniden keşfettik.
Ferdi Özbeğen’i yeniden keşfettik.
Mustafa Keser’i yeniden keşfettik.
“Türk pop tarihi” sürekli elimizin altında, sürekli yeniden keşfediyoruz.
Ve derken şimdi sıra geldi Selami Şahin’e...
Selami Şahin, Nahide’de iki kere sahneye çıktı, bu salı üçüncü zafer çıkışını yapacak.
Gidip dinleyenler, “Sevdiğimiz ne çok şarkı Selami Şahin’e aitmiş, şaştık kaldık” diyorlar.
Kısacası...
Bir “yeniden keşif trendi” ile karşı karşıyayız.
Bu trendin altında...
Bir miktar “eskiye özlem” yatıyor...
Bir miktar “eski şarkıların güzelliği” barınıyor.
Bir miktar da “eski güzel şarkılarla eski anılara dönme özlemi” bulunuyor.

Deniz Baykal olgusu

 “DENİZ Baykal ne diyor?” sorusu hâlâ anlamını koruyor olabilir.
Deniz Baykal, partide kendisini destekleyen isimlerle birlikte bir dikkat merkezi olmaya devam ediyor olabilir.
Deniz Baykal’ın vereceği desteğin, parti içinde hâlâ bir anlamı olabilir.
Deniz Baykal’ın gönlünde bazı aslanlar yatıyor olabilir.
Bunların hiçbirine itiraz etmem.
Ben sadece “Deniz Baykal yeniden partinin başına geçecek” cümlesine itiraz ederim.
Çünkü bana göre...
O “kaset”, orada durduğu müddetçe ne Deniz Baykal böyle bir adım atar, ne de Deniz Baykal’a bu adım attırılır.
Yani...
Deniz Baykal’a öyle bir kumpas kurulmuştur ki...
O koltuğun hayalini bile kuramaz.

CHP acemisi bir yazarın CHP notları

-  Süheyl Batum’un yeni “Genel Sekreter” olması ile partinin özgürlükçü söylemi arasında ben de çelişki bulanlardanım. Ama gönlüm Süheyl Batum’a bir şans vermekten yana... Bülent Arınç’a verilen şans kadar bir şans.
-  Önder Sav’ın gitmesi Kemal Bey’in işini kolaylaştırmadı, zorlaştırdı. Çünkü artık “Önder Sav” gibi şahane ve işe yarar bir mazereti kalmadı.
-  Berhan Şimşek ile Gürsel Tekin çatışıyormuş. Normal zamanlarda büyük gürültü koparırdı bu çatışma. Ama partide büyük altüst oluşun yaşandığı bir dönemde hakkı verilmedi.
-  Kemal Kılıçdaroğlu’nun son zamanlardaki özgürlükçü çıkışı, meğer ne kadar çok CHP’liyi rahatsız ediyormuş!
-  Önümüzdeki seçimde CHP’den milletvekili olmak... CHP’deki kutuplaşmayı, kargaşayı, saflaşmayı, cepheleşmeyi bu cümleyi unutarak değerlendirmeye kalkarsak fena halde yanılabiliriz.
-  Bir arkadaşım Önder Sav için şunu söyledi: “Çok cool, çok sevimli bir adam”. Ona “Tek kalmaya mahkûmsun” dedim.

Olamazsın

-  Sohbet ederken anlattıklarını yazarken anlatmıyorsan iyi bir köşe yazarı olamazsın.
-  Mahsun Kırmızıgül’ü bile doğru dürüst eleştirmeye cesaret edemezsen iyi bir sinema eleştirmeni olamazsın.
-  Her şeye maydanoz olmayı marifet bilmiyorsan iyi bir yurttaş olamazsın.
-  En baskıcı ortamda bile yazmak istediklerini yazacak bir yöntem, usul ve tarz bulamıyorsan iyi bir gazeteci olamazsın.
-  Rol aldığın filmin berbat olduğunu düşündüğün halde sırf promosyona zarar vermemek adına “Şahane bir film oldu” falan türü cümleler kuruyorsan karakterli bir oyuncu olamazsın.
-  Çektiğin filme yönelik eleştirilerin önünü kesmek için yapılmadık ayıp bırakmayacak denli kendine güvenden yoksunsan esaslı bir film yönetmeni olamazsın.

Keşke benden de hesap sorsalar

MANGALDA kül bırakmadılar.
“Yetmez ama evet” dediler. “Darbecilerden hesap soracağız” dediler. “12 Eylül’le hesaplaşacağız” dediler. “Kenan Evren’i yargılayacağız” dediler.
Ve sonunda...
Kenan Evren’e fiske bile vurmadıkları gibi, tuttular maaşına zam yaptılar.
Galiba bunların hesap sorma biçimleri böyle.
Maaşa zam yaparak hesap soruyorlar.
İnsanın “Biraz da bizden hesap sorun muhteremler” diyesi geliyor.

Kişisel medya notları

-  Ben artık Engin Ardıç okuyamıyorum. Okumuyorum değil okuyamıyorum.
-  Fehmi Koru’nun dünkü “Mahsun’un yeni filmi” temalı yazısı, “Bir yazarın, galasına davet edildiği film hakkında olumsuz yazı yazma cesareti” açısından örnek bir yazıydı. Her şeye rağmen sen çok yaşa Fehmi Abi.
-  Reha Muhtar! Yazılarını kısalt! İmza: Bir dost...
-  Mahsun’un yeni filmi hakkında en güzel yazıyı “Olmamış Hacı” başlığıyla Radikal’den Berrin Karakaş yazdı. Bravo Berrin!
-  Doğum günü için bir Hıncal Uluç saptaması: Kim ne derse desin Hıncal Uluç çaptan düşmüyor.
-  Birgün Gazetesi’nin acemiliğini, çocuksuluğunu, şaşırtmasını seviyorum.
-  İçine fotoğraf gömülen yazılara karşı bende hep bir önyargı oluşuyor.
-  Sakın “Aylık dergide çalışmak ne rahat, hep bir ayın var” demeyin. “Elele” için yaptığım röportajlardan biliyorum: O bir ay, öyle bir  geçiyor ki!
-  Nazlı Ilıcak, Silivri Hapishanesi’ndekileri ziyarete gitmiş. Ben boşuna “Nazlı Ilıcak farklıdır” demiyorum.
-  Genel Yayın Yönetmeni’nin çerçeve çizmeye fazla meraklı oluşu, Radikal yazarlarını ev ödevi yapan mektep talebelerine dönüştürüyor. Yazarları biraz rahat bırakmaya ne dersin Eyüp?

Yazının devamı...

Çok mutluyum çok

5 Kasım 2010

Hiç beklemediğim bir anda...
Kemal Bey’den “gür bir seda” yükselmesin mi?
Hem de ne seda!
Gemileri yakan, köprüleri atan bir seda...
İki kelimesinden biri “halk” olan, diğeri “özgürlük” olan bir seda...
Politbüroya meydan okuyan bir seda...
* * *
-  Ben Kemal Bey’in “Artık yeter” demesini bekliyordum, o tuttu bir de masaya yumruğunu indiriverdi.
-  Ben Kemal Bey’den “Önder Sav vesayetinden kurtulmasını” bekliyordum, o sadece vesayetten değil, Önder Sav’dan da kurtuluşun en kararlı adımını attı.
-  Ben Kemal Bey’in birazcık da olsa risk almadan lider olamayacağını söylüyordum. O tuttu çok kanlı geçecek bir savaşı göze aldı.
-  Ben Kemal Bey’den parti statükosunu birazcık da olsa değiştirmesini bekliyordum. O tuttu parti statükosunu darmadağın etti.
-  Ben Kemal Bey’den hiç olmazsa bazı kritik noktalara yeni isimleri getirmesini bekliyordum. O tuttu bütün noktalara yeni isimleri getirdi.
-  Ben Kemal Bey’den idare-i maslahata birazcık da olsa son vermesini talep ediyordum. O tuttu esaslı bir devrim yaptı.
* * *
Hiç kimse çıkıp da...
CHP’de yine kazan kaynadı, yine eski kavgalar dönemi başladı, yine kaos çıktı, yine bölünme sinyalleri ortaya çıktı, CHP yine kurultaylar partisi oldu falan diye eski ezberleri tekrarlamasın.
Çünkü bunun “eski tür bir kaynama” ile ilgisi yok, “yeni bir diriliş” ile ilgisi var.
Bu mücadele...
“Halkı değil delegeyi önceleyen” anlayış ile “delegeyi değil halkı önceleyen” anlayış arasında geçiyor.
Bu mücadele...
“Parti içi dengeleri elinde tutanlar” ile “halk içi dengeleri elinde tutanlar” arasında geçiyor.
Biz buna kısaca “Kemal’in lider oluşu” diyebiliriz.
* * *
Bana gelince...
Neyi istediysem, neyi talep ettiysem, neyi arzuladıysam...
Fazlası oldu.
Ben mutlu olmayayım da kim olsun?

Bir destandır Önder Sav

-  Değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez bir genel sekreterdir Önder Sav.
-  Örgütte kazanıp halkta kaybedenlerin timsalidir Önder Sav.
-  Koltuğu kendisine hem yakıştırmasını, hem yapıştırmasını bilendir Önder Sav.
-  Çatık kaşlı, hükümet gibi zattır Önder Sav.
-  Tüzüklerin efendisidir Önder Sav.
-  Statükonun tunçtan kaplanı, oligarşinin çelik çekirdeğidir Önder Sav.
-  Kendisini Atatürk’ün tek temsilcisi, laikliğin tek koruyucusu sananların örnek şahsiyetidir Önder Sav.
-  En birinci ikinci adamdır Önder Sav.
-  Devlet ciddiyetini bebekliğinden beri üzerinde taşıyan şahsiyettir Önder Sav.
-  CHP’nin Oğuzhan Asiltürk’üdür Önder Sav.

Değiş yandaş

BİR memlekette...
Bir başbakan, kamuoyu önünde açıkça askeri eleştirip, “Asker yanlış yapmıştır” diyebiliyorsa...
Bir memlekette...
İktidar partisinin bir yetkilisi, “Askerler emre itaatsizlik etmiştir” diyerek Genelkurmay’ı kıyasıya eleştiriyorsa...
O memlekette...
“Sivil iktidarın bir gücü yok... Devleti asıl askerler yönetiyor” anlayışı yıkılmış demektir.
Dolayısıyla...
İktidara toz kondurmayan yandaşlar, “Biz devlet iktidarına muhalefet ediyoruz... Sivil iktidara vurmak kolay, asıl önemli olan devlet iktidarına vurmaktır” demekten vazgeçmeli ve kendilerine yeni bir savunma biçimi bulmalıdırlar.

Canlı bomba sallamaları

DÜNKÜ gazetelerin manşetlerini süsleyen habere göre...
Taksim’i kana bulayan “canlı bomba”, eylem emrini çok ama çok enteresan bir şekilde almış.
Şöyle ki:
Eylemci evinde bütün gün Roj TV izliyormuş. Bir gün Roj TV’de bir türkü yayınlanmış, bu türkü eylemciye “hadi harekete geç” şeklinde şifreli mesaj içeriyormuş. Mesajı alan eylemci, harekete geçip kendini patlatmış.
Nasıl ama?
Sizce de bu haber insanın sabrını ve aklını biraz fazla zorlamıyor mu?
Ya da şöyle sorayım:
Sizin de aklınıza “Bir terör örgütü, onca iletişim olanağı bulunan çağımızda, militanını neden televizyonda yayınlanan türkü ile harekete geçirsin?” sorusu gelmiyor mu?
Siz de “Türkü ile nasıl şifreli mesaj verilir?” sorusunu sormaz mısınız?
Siz de “Mesajlı türkü”nün hangi türkü olduğunu merak etmez misiniz?
Neyse... Neyse...
En iyisi fazla uzatmadan bu tür abuk sabuk haberleri kaleme alanları ve manşete taşıyanları izana davet etmekle yetinelim.

Sevmediğim şeyler

-  Övgüde aşırılık kimseyi rahatsız etmezken, yergide aşırılığın herkesi rahatsız etmesi...
-  “Kaderin cilvesi” nitelemesi...
-  Bir film galasına giden herkesin ama herkesin filmi seyrettikten sonra, “Muhteşem... Harika... Muazzam... Müthiş...” gibi lafların dışında tek bir laf bile etmemesi...
-  Erkekler ve kadınlar hakkında yapılan her türden genellemeler.
-  Meltem Cumbul ve Hindistan ikilisine dair her türden haber...
-  “Kasım’da aşk başkadır” cümlesi...
-  Korunmaya değer hiçbir yönü olmamasına karşın en az beş kişi tarafından korunan şahıslar...
-  Diyarbakır’ın yoksulluğundan söz edenin karşısına Yozgat’ın yoksulluğu ile çıkılması...
-  “Bırak gitsin, dönerse senindir” klişesi...

Yazının devamı...

Sövgülerin sövgülerle dengelendiği memleket

4 Kasım 2010

Alıp başını gittiği bir memlekette...
“Ananı satıyorsun” da denir.
“Ananı al git” de denir.
“Anan güzel mi senin” de denir.
“Seni anan doğurmamış...” diye başlayan pespaye cümleler de kurulur.
Hem de kolayca...
Hiç utanmadan... Hiç çekinmeden...

* * *

Çünkü... Biri çıkıp da...
Bu sövgülerden herhangi biri için...
“Ayıp olmuyor mu kardeşim? Bu ne düzeysizlik, bu ne edepsizlik” falan dediğinde... Yanıt hazırdır:
“Bizim adamımız böyle dedi ama sizin adamınız da şöyle demişti.”
Kısacası... Herkesin bir adamı vardır ve o adamın günahları, ancak başka kesimlerin adamlarının günahlarıyla temize çekilir.
Her kesimin “ana’lı küfrü” kendinedir.
Kimse yoğurdum ekşi dememektedir.

* * *

Ben artık şöyle bir karar verdim:
İçinde “ana” geçen ya da geçmeyen bütün sövgülere, edepsizliklere, adapsızlıklara, sorumsuzluklara...
“O dedi, bu dedi” demeden...
“Oktay, Tayyip, Fehmi, Hasan” demeden...
“O tarafın abisi, bu tarafın abisi” demeden... Herkesin...
Aynı oranda, aynı şiddette... Aynı öfkeyle...
İtiraz edeceği günlere erişinceye kadar...
Ben aradan çekiliyorum.
Buyurun, çıkarın ortaya el değmemiş “ana’lı küfürlerinizi”...
Sonra da yarıştırın...
Bakalım hangisi galip gelecek?
Tayyip Abi’nin “analı sözü” mü, Oktay Abi’nin “analı cümlesi” mi?

Kemal Bey asıl şimdi lider olacak

CHP’de yaşanan sarsıntıya bakınca...
Şu yeni şeyi çok iyi anladım:
-  BİR: Kemal Kılıçdaroğlu’nun kılıcını çekmesi, yumruğunu vurması, partiye egemen olması o kadar da kolay değilmiş.
-  İKİ: Önder Sav, kendisini liderden de büyük bir güç olarak görüyormuş.
-  ÜÇ: Kemal Kılıçdaroğlu’nun Önder Sav ve ekibine rağmen bir şeyler yapabilmesi mümkün değilmiş.
-  DÖRT: Önder Sav ve ekibi, partiyi babalarının malı gibi görüyorlarmış.
-  BEŞ: Önder Sav ve ekibi, kamuoyunda esen “Kemal Kılıçdaroğlu rüzgarı”nı zerre kadar umursamıyormuş.
-  ALTI: Kılıçdaroğlu’nun gelgitlerinde, kararsızlıklarında, zaaflarında partideki bu derin yapının payı sanıldığından da büyükmüş.
-  YEDİ: CHP’de sürekli ertelenen, hep içeride tutulan bir hesaplaşmanın vakti gelecekmiş.
Eğer Kemal Kılıçdaroğlu... Bu kargaşanın, kaosun, bu çatışmanın içinden...
Alnının akıyla çıkmayı başarırsa...
“İkinci Kemal Kılıçdaroğlu rüzgarı”nı estirir. Liderliğini kanıtlamış olur.
Partisine tam anlamıyla egemen olur.
Yok, eğer... Bu kargaşadan, bu kaostan, bu çatışmadan... Önder Sav ve ekibi galip çıkarsa...
Saadet Partisi’nin “Erbakan’ı sevenler cemiyeti”ne dönmesi gibi...
CHP de “Önder Sav’ın babasının malı” haline gelir. Bu durumdan da en çok Başbakan Tayyip Erdoğan hoşnut kalır.

Yaptığının arkasında duramayan bir bakan

SAĞLIK Bakanı Recep Akdağ’ın Cumhuriyet Bayramı Resepsiyonu’ndaki görüntülerini izledim.
Hayrünnisa Hanım’ın elini sıkmıyor.
Yok, öyle “Sağlık Bakanlığı’ndan yapılan yazılı açıklama”da belirtildiği gibi...
“Protokol akışı”nı bozmamak için falan değil.
Alenen, kasten, açıkça...
Hayrünnisa Hanım’ın elini sıkmıyor Bakan Bey...

* * *

Size bir şey söyleyeyim mi?
Ben Bakan Bey’in bu davranışından çok...
“Hayrünnisa Hanım’ın elini sıkmadım... Şundan dolayı...” diye bir izah yapmak yerine, “protokol akışı” gibi hiç de ikna edici olmayan bir mazeretin arkasına sığınmasına takıldım.
Bir insan... Ya mertçe kabullenemeyeceği, izah edemeyeceği ve arkasında duramayacağı türden bir davranışı sergilememeli... Ya da davranışının kendince makul nedenlerini ortaya koyabilmeli...
Hem el sıkmama gösterisi çekmek, hem de izahtan kaçmak koskoca Bakan’a hiç yakışmadı.

Sokaktan bildiriyorum

-  Taksim’de bombanın patladığı yerde “sanki hiçbir şey olmamış” gibi bir hava var.
-  İstiklal Caddesi’nde son durum: Caddenin Galatasaray’a kadar olan kısmında kalabalık biraz azalmış... Yoğunlaşma Galatasaray ile Tünel arasına kaymış.
-  Tarihi Tünel’de bilet fiyatları 2.5 liraya çıkmış. Kadir Abi! Vatandaş isyanda... Haberin olsun.
-  Karaköy’deki Karaköy Balıkçısı’nın müşterilerinin çoğunun turist olması neye işarettir acaba?
-  Peki ya Perşembe Pazarı’ndaki tarihi Kurşunlu Han’ı daha çok yabancıların ziyaret etmesine ne demeli?
-  Şunu anladım: Galata Mevlevihanesi’nin önündeki sokaktan Karaköy’e inmenin zevkini tatmadan kimse İstanbul’un zevki çıkardığını sanmasın.
-  Şunu da anladım: Kafe ve restoranların masaları dışarıya taştıkça bende bir yaşama sevinci uyanıyor.

Ant içerim

-  Mahsun Kırmızıgül kardeşimin son filmi “New York’ta Beş Minare”yi baştan beğenmeyeceğim önyargısıyla değil, baştan beğeneceğim önyargısıyla seyredeceğime...
-  İstinyepark Masa’da asla görünmeyeceğime...
-  Önümüzdeki salı gecesi Nahide’de Selami Şahin dinlemeye gideceğime...
-  Seyretmeyeceğim bir filmin DVD’sini satın almayacağıma...

Salih Memecan’dan nefretimin tek sebebi

KEMAL Kılıçdaroğlu’nu “dansöz” kıyafetiyle çizmesi değil nefretimin sebebi...
Hatta...
“Majestelerinin karikatüristi” olması, iktidara toz kondurmaması, sürekli muhalefete çakması falan bile değil.
Nefretimin tek sebebi şu:
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın bırakın “dansöz” kıyafetini, çok daha kabul edilebilir kıyafetlerle bile çizilmesinin neredeyse imkânsız hale geldiği bir siyasal ortamda...
Vicdanı zerre kadar sızlamadan...
Pervasızca... Küstahça...
Hiçbir sorun yokmuşçasına...
Her şey alabildiğine serbestmişçesine...
Ana muhalefet liderini “dansöz” olarak resmetmesidir.
“Başbakan için yapılamayanı muhalefet lideri için de yapmayayım bari...” diyememesidir.
İşte bu açık hakkaniyetsizlik, vicdansızlık ve adaletsizliktir nefretimin sebebi.

 

 

Yazının devamı...

Vasiyetimdir

2 Kasım 2010

Sorumsuzca yazılmış, utanç duyulacak, kabul edilemeyecek türden bir ifadeye rastlarsanız...
Lütfen bu köşede yazıp çizen adamı...
Hiç ama hiç düşünmeden...
Kıyasıya eleştiriniz.
Acımasızca vurunuz.
Gözünün yaşına bakmadan deviriniz.
* * *
Eğer bir gün bu köşede...
Çirkin bir küfre rastlarsanız...
Bu köşede yazıp çizen adamı...
Lütfen derhal istifaya davet ediniz.
“Çek git” baskısı yapınız.
Bu köşede yazan adam...
İstifa ettiğinde bile... Çekip gittiğinde bile...
Tekme üstüne tekme atınız.
Yumruk üstüne yumruk atınız.
Hiç kimse ama hiç kimse, “İyi de neden başka sövenler çekip gitmiyor?” sorusunu sormaya kalkışmasın.
Ya da...
Hiç kimse ama hiç kimse “Falanca da şöyle demişti, filanca da şunu yapmıştı” türünden “tencere dibin kara” edebiyatına zerre kadar prim vermesin.
* * *
Bu köşede yazıp çizen adam söz veriyor: Bütün bunlara zerre kadar gönül koymayacaktır. Bütün bunları sonuna kadar hak ettiğini düşünecektir.

Ve karşınızda İslamcı sol parti

NUMAN Kurtulmuş nihayet partisini kurdu.
“Halkın Dostları” ya da “Halkın Kurtuluşu” gibi sol kokan bir isim konmuş partiye...
Kısaltması ise “HSP” yerine “AK Parti” türü bir kısaltmayı çağrıştıran “HAS Parti” yapılmış.
Hayırlı olsun... Uğurlu olsun...
* * *
“Kurucular Kurulu” listesine göz attım.
Mehmet Bekaroğlu harekete dahil olmuş. Bu iyiye işaret...
Şair İbrahim Tenekeci “kurucu” olmuş. Yaşasın peltek vaiz!
Hayri Kırbaşoğlu Hoca da işin içinde... Yürekli ilahiyatçımızı orada görmekten memnunuz.
Mazlumların sesi Cevat Özkaya “Ben de varım” demiş... Güzel.
Müfit Yüksel, Alper Gencer ve Necdet Kutsal gibi eli kalem tutanlar da omuz vermiş partiye... Süper.
* * *
Bir ara Mehmet Bekaroğlu ile Ertuğrul Günay, “İslamcı sol” hareketini başlatmıştı.
Ertuğrul Günay AK Parti’ye gidip bakan olunca Bekaroğlu yalnız kalmış ve hareket daha başlamadan bitmişti.
Numan Kurtulmuş’un yeni partisi, bir açıdan o başlamadan biten “İslamcı sol” hareketi yeniden canlandıracak gibi görünüyor.
Bunu şuradan çıkarıyorum:
Sağcı olmayı, muhafazakâr olmayı, merkez olmayı, kapitalist olmayı, düzenin yürütücüsü olmayı, müteahhit olmayı, Karun olmayı reddeden ve daha önemlisi mesele eden ne kadar İslamcı entelektüel varsa yeni partiye dahil olmuş.
* * *
Numan Kurtulmuş’un yeni partisiyle birlikte...
O cenahın partilerinin yeni tasnifi şöyle yapılabilir:
AK Parti: Dindarlık tonu biraz fazla merkez sağ parti.
Saadet Partisi: Erbakan’ı sevenler cemiyeti.
HAS Parti: Sol tarafı gelişmiş İslamcı parti.
Büyük Birlik Partisi: İslami yönü gelişmiş milliyetçi parti.

Usanmadık mı?

- Beyaz Türk muhabbetinden...
- Issız adam geyiğinden...
- Hayrünnisa Hanım’ın sürekli Ahmet Necdet Sezer zamanındaki Çankaya Köşkü’nü kötülemesinden...
- Resepsiyon mavrasından...

Smokin

 “SMOKİN yaptırdık ama giyecek tören, akacak mecra bulamıyoruz” diye bir yazı yazdım ya...
Eski ve eskimez dostum İlnur Çevik aradı...
“Senin ve senin gibiler için Ankara’da bir parti düzenleyeceğim” dedi.
“Harika” dedim, “şahane” dedim, “Hay Allah razı olsun” bile dedim.
Bu arada partiye bir isim de buldum:
“Smokinin zorunlu olduğu törenlere davet edilmeyenler için smokin partisi”.
İlnur Çevik bu ismi kabul etti.
Galiba benim smokin daha fazla naftalin kokmayacak.

Endişeli modernlere iyi gelecek bir pasaj

ÇOKTANDIR gitmiyordum bizim semtteki Reasürans Pasajı’na...
Geçen gece gittim ve şaştım kaldım. Manzara-i umumiye şöyle bir şeydi:
İncik boncuk satan hoppa dükkânlar, kendilerini ağırdan satan mağazalar, butik kitapçılar, mütevazı ıvır zıvırcılar falan gitmiş... Yerlerine konseptli mi konseptli, marjinal mi marjinal barlar açılmış.
Her taraftan son trend dans müzikleri yükseliyor.
Herkes “sallanarak içki içme” olayına vurmuş kendini. Kimse kimseyi yargılamıyor ve yadırgamıyor.
“Cadılar Bayramı” kutlaması için tavşan kılığına bürünmüş kızlara dönüp bakan bile yok. Kalabalık sokaklara taşıyor. New York’taki pasajları bile “fazla renksiz” bırakacak türden bir renk cümbüşü sarmış her yanı...
* * *
Kısacası...
“ANA-SOL-D” hükümeti zamanında...
Gayet muhafazakâr, gayet tutucu, gayet Kayseri havasında olan pasajımız...
AK Parti iktidarı devrinin son döneminde... Çılgın bir kentsel dönüşüm yaşamış durumda.
İktidar partisi yetkililerinin yerinde ben olsam...
“Endişe ediyoruz diyen modernler için Reasürans Pasajı’nda gece dersleri” başlıklı bir gezi programı düzenlerim.
Bin kere “Biz kimsenin yaşam tarzına müdahale etmiyoruz” diyerek elde edilemeyecek sonucu alacaklarına bahse girerim.

Başbakan’a kısa bir mektup

SAYIN Başbakan...
Lafı hiç uzatmadan konuya gireceğim: Köşe yazarlarının şahsınıza ve ailenize yönelik hakaretleri karşısında çok haklı olarak öfkeleniyorsunuz.
Doğrudur: Hakaret, küfür ve çirkin üslup, basın özgürlüğü olarak değerlendirilemez.
Fakat Sayın Başbakan...
Siz aynı zamanda...
Muhataplarına utanmazca hakaretler yağdıran, muarızlarına alenen küfreden, provokasyon yapmayı alışkanlık haline getiren, karşıt görüşlülere her türlü ahlaksızca saldırıyı mubah gören, ırkçılık, hedef gösterme gibi evrensel suçlar işleyen bir gazeteye...
Her türlü iltifatı layık görüyorsunuz.
Bu uygulamanızdan...
Size yapıldığında feveran ettiğiniz hakaretlerin, başkalarına yapılmasını hiç umursamadığınız anlamı çıkmaz mı?
Ne dersiniz?

Yazının devamı...

Endişenin ağababası

1 Kasım 2010

Bu öyle bir endişedir ki...
Ne modernlerimizin yaşam tarzı endişesine benzer, ne de mahalle baskısı endişesine...
Bu öyle bir endişedir ki...
Tartışması bile yapılmaz, hemen herkes hemfikir olur.
Bu öyle bir endişedir ki...
Endişelerin en hakikisidir, piridir, kaynağıdır.
İşte bakın:
Anne babalar, oğulları ve kızlarına kalabalık yerlere gitme yasağı koymaya başladılar bile...
Zorunlu olmadıkça kimse bir süre çıkmayacaktır Taksim’e artık...
Ve tabii ki artık resepsiyon krizlerinin, türban tartışmalarının, siyasette üslup sorunlarının falan da pek bir anlamı kalmamıştır.
Çok doğaldır bütün bunlar...
“Can korkusu” gelince diğer bütün korkular silinip gider.
Ve istenen de, amaçlanan da, hedeflenen de zaten böyle bir şeydir.

Oktay Ekşi’ye tekme mi attım

ÖFKEYLE soruyorlar bana:
“Düşene tekme atmak delikanlılık mıdır?”
Düşenden kastettikleri Oktay Ekşi...
“İstifa etmeliydi, yakışanı yaptı” diye yazdım ya...
Öfkeli sorunun nedeni bu...
Cevap veriyorum: Her türden çirkinlik karşısında aslanlar gibi kükrerken, kendi gazetende ortaya çıkan bir çirkinlik karşısında suspus olursan...
İşte asıl o zaman delikanlılığa sığmayacak bir tutum almış olursun.
***
Doğrudur... Başkaları benzer hatalar yaptıklarında bırakın istifa etmeyi iltifata bile mazhar oluyorlar.
Doğrudur... Başkalarının yaptıkları çirkinlikler, ölçüsüzlükler, kabahatler görmezden geliniyor.
Ama başkaları böyle yapıyor diye...
Biz de mi aynısını yapacağız? Biz de mi çirkinliği görmezlikten geleceğiz? Biz de mi kabahati iltifatla karşılayacağız?
Kendi ayıbımızı, başkalarının ayıplarıyla mı dengelemeye kalkacağız?
Bir yazar “bizden” ise, ne yaparsa yapsın savunacak mıyız?
Kendi ayıbımızı görmeyip hep başkalarının ayıplarına mı yoğunlaşacağız?
Hep kol kırılıp yen içinde mi kalacak?
Peki o zaman?
Bir “ölçü” nasıl oluşturulacak?
Bir “ilkesel çerçeve”ye nasıl kavuşacağız?
Standardımız hep “cemaatçilik”, “taraftarlık”, “fanatiklik” mi olacak?
Eğer böyle davranırsak...
Her türlü seviyesizliği, hatayı, kabahati görmezden gelmiş olmaz mıyız?
İşte söylüyorum:
Ben buna boyun eğemem... Bu mümkün değil.
Oktay Ekşi’ye yönelik eleştirilerimin arkasındayım. Ona yönelik tepkileri de sonuna kadar haklı buluyorum.
***
Bana öfkelenenleri daha da öfkelendirmek pahasına yazmadan geçemeyeceğim:
Oktay Ekşi’nin veda yazısını da yadırgadım.
Kullandığı o çirkin ifadeye yönelik tepkilere hak vermek yerine ya da hiç değilse olgunluk gösterip durumu kabullenmek yerine, tepkileri garipsediğini ima etmesini, olayı hafifseyen bir üslup kullanmasını yadırgadım.

Başyazarlık kaldırılsın

BİR yazara “başyazar” payesini verdiğiniz andan itibaren...
İki şeyden biri oluyor:
Ya o “yazar”ın görüşlerine “gazetenin görüşleri” muamelesi çekiliyor.
Ya da o “yazar”, kişisel görüşlerini “gazetenin görüşleri”ne uyarlamak zorunda kalıyor.
Yani...
İki durumda da fena halde bir “zorlama” söz konusu.
Hem yazara, hem de gazeteye büyük haksızlık!
Oysa...
Bir yazarın görüşlerinin, yayınlandığı gazeteyi bağlaması da...
Bir gazetenin yaklaşımını, bir yazar aracılığıyla ifade etmeye kalkması da...
Tam anlamıyla saçmalık!
Kısacası...
“Başyazarlık”, yapısal olarak yanlıştır.
Yıkılmalıdır. Kaldırılmalıdır.
Geç bile kalınmıştır.

Yandaş teşekkür ilanı

BİR oteller zinciri, açılışını yaptığı son otelin açılış törenine katılanlara teşekkür eden tam sayfa ilanlar vermiş gazetelere...
Başbakan’a, bakanlara, milletvekillerine teşekkür ediliyor ilanda.
Buraya kadar her şey normal...
Ben ilandaki son cümleye takıldım.
Şöyle deniliyor:
“En kalbi şükranlarımızı arz ederiz.”
Şu “en kalbi” tanımını bu memlekette en çok kim kullanıyor?
Eğer cevabı biliyorsanız, “yandaş teşekkür ilanı” derken neyi kastettiğimi de anlamış oldunuz.

Yakışıyor mu?

*Dünyanın en büyük üçüncü ordusunun komutanlarına, başörtülü kadınlardan kaçmak yakışıyor mu?
* CHP gibi bir partiye, iktidar partisi ile çocukça kafa bulan sergiler düzenlemek yakışıyor mu?

Smokin elde kaldı

28 Şubat süreci... Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel... Resepsiyonlara davet edilmiyorum.
Post 28 Şubat süreci... Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer... Resepsiyonlara yine davet edilmiyorum.
AK Parti dönemi... Cumhurbaşkanı Abdullah Gül... Resepsiyonlara davet edilmemeye devam...
***
Hiçbir şeye yanmıyorum da...
Gül Cumhurbaşkanı olunca...
“Devir artık demokrasi devri” falan diye aldanıp onca para dökerek yaptırdığım güzelim smokinim elimde kaldı...
İşte ona yanıyorum.
Ve şöyle dua ediyorum: Şu fakire “smokin”le katılabileceği bir etkinlik medet!

Kitap Fuarı’ndan nasıl eğlence çıkar

*BİR: “Beylikdüzü uzak” falan demeyip gidin fuara... Atalarımızın Balkan coğrafyasında nerelere kadar ulaştığını kavramak az şey mi?

*İKİ: Önünde sıra olan yazarları bir tarafa bırakıp kimselerin kitap imzalatmadığı yazarlara koşun... Hem kıymete binersiniz, hem de iyilik yapmış olursunuz.

*ÜÇ: Kitap imzalattığınız cool yazarla samimi fotoğraflar çektirmeyi ihmal etmeyin... Maksat duruşu bozulsun.

*DÖRT: Aşktan hiç çakmayan yakın arkadaşınız için aşk kitaplarının unutulmaz yazarlarından birine kitap imzalatın... Mavra yapacak bir konunuz çıkar.

*BEŞ: İslamcı yazarlardan birine yaklaşıp, “Ben laiğim ama sizi çok beğeniyorum” ya da laik yazarlardan birine yaklaşıp “Ben İslamcıyım ama sizi çok beğeniyorum” deyin... Uyandıracağınız etki çok büyük olacaktır.

*ALTI: Kitap fuarına okul yönetimi tarafından getirilen mektep çocukları kalabalığından şikâyet edin... Geleneksel bir tutum almış olursunuz.

*YEDİ: Sakın “Eskiden fuar şehrin göbeğindeydi, ne güzeldi” falan demeyin... Fazla klişeye vurmuş olursunuz kendinizi.

*SEKİZ: Becerebilirseniz fuarın “anons sistemi”ne sızıp, “Refik Halit Karay falanca stantta siz okurları için kitaplarını imzalamaktadır” şeklinde bir anons yaptırın. Haber bile olursunuz.

   

Yazının devamı...

Oktay Ekşi yakışanı yaptı

31 Ekim 2010
“Şimdi anasını bile satan işte o zihniyetin marifetlerini görüyorsunuz” diye bir cümle yazdı.
Cümlenin hedefi...
Bu memleketin seçilmiş hükümeti, başbakanı ve bakanları idi...
Oktay Ekşi, “anasını satan zihniyet” diyerek, hükümete, Başbakan’a ve bakanlara çok çirkin bir şekilde hakaret etti.
Ve ardından da dünkü yazısında...
“Ayarı kaçırmışız”, “Kantarın topuzunu kaçırmışız”, “Vurucu ifadenin şehvetine kapılmışız” türü ifadelerle özür diledi.
¡¡¡
Dün öğle saatleriydi.
Oturdum bir yazı yazdım.
Lafı hiç eğip bükmeden...
“Oktay Ekşi istifa etmelidir” dedim yazıda.
Çünkü...
Oktay Ekşi, “kantarın topuzu”nu değil, kantarın kendisini kaçırmıştı.
Yaptığı ayıp, “Biraz ağır kaçtı galiba, özür dileriz” tonunda ifadelerle geçiştirilebilecek türden bir ayıp değildi.
Çünkü...
Mesele bir “ağır kaçma” meselesi değildi...
Mesele çok çirkin bir yakıştırmanın ve çok çirkin bir hakaretin alenen kullanılabilmesi meselesiydi.
Oktay Ekşi’nin yazısında ölçü, “geriye dönülmez” şekilde kaçmıştı.
Özürle telin etme sınırı aşılmıştı.
Bu nedenle...
“Basının beyefendi yazarı” olarak bilinen Oktay Ekşi’nin, bu vahim hatasını “Biraz ağır kaçmış” diyerek geçiştirmeye çalışmakla yetinmemesi gerektiğini yazdım.
İstifa etmesini, emekliye ayrılmasını talep eden yazımı yazdım ve gazeteye gönderdim.
¡¡¡
Dün akşamüzeri haber verdiler:
Oktay Ekşi gereğini yapmış.
Yani istifa etmiş.
“Basın Konseyi Başkanı” sıfatıyla, “anasını satanlar” cümlesinden çok daha hafif şeyler yazan gazeteciler hakkında bile kınama kararları alan deneyimli bir gazeteciden de böyle bir tutum beklenirdi.
Oktay Ekşi’nin istifa etmesi çok yerinde olmuştur.
Yol açtığı sorun, başka türlü telafi edilemezdi.
¡¡¡
Bir noktaya daha işaret etmek istiyorum:
Hürriyet’te kural ihlallerinin ve hakaretlerin önüne geçmek, evrensel yayın ilkelerine ve Hürriyet’in yayın politikasına bağlı kalmak amacıyla son dönemde bir “denetim mekanizması” oluşturuldu.
Bu mekanizmanın temel amacı, “İstediğin kadar muhalefet yap, istediğin kadar eleştir ama hakaret etme, aşağılama, rencide etme” diye özetleyebileceğim anlayışın geçerlilik kazanmasıdır.
Yani maksat, telafi edilemez olası hatalardan hem köşe yazarını, hem de gazeteyi korumaktı.
Ama ne yazık ki...
Oktay Ekşi, bu denetim mekanizmasının da arkasından dolaşmış ve gece vakti yazısında değişiklik yaparak o kabul edilemez ifadeyi yazısına koymuş.
Böylece o ifade, gazetenin muhtemel denetiminden de kaçmış.
İşin bu kısmına da dikkat çekmek gerektiğini düşünüyorum.
¡¡¡
Şunu da belirtmeliyim:
Bir gazetede herhangi bir köşe yazarının yaptığı çok ağır bir ölçüsüzlük...
Sadece o köşe yazarını bağlamıyor.
Hakarete maruz kalanlar, o köşe yazarının yaptığı ölçüsüzlükten yola çıkarak... Gazetede yazan diğer yazarları da işin içine katarak, hatta topyekûn gazeteyi hedef alarak, “Bunlar işte böyledir” türünden genellemelerde bulunuyorlar.
Böylece...
Eleştirilerimiz, yazıp çizdiklerimiz, yaptığımız yayıncılık, bu türden bir genellemenin kurbanı oluyor.
Oktay Ekşi gereğini yaparak...
Bu türden ağır bir zararı da telafi etmiştir.
¡¡¡
Son nokta:
Ben bir Hürriyet yazarı olarak... Özürle geçiştirilemeyecek türden bir çirkinlik gördüğümde...
Çirkinliği yapan kim olursa olsun...
Hemen üstüne atlıyor ve en ağır şekilde vuruyorum.
Ona vur, buna vur, ona yüklen, buna yüklen...
Ama iş Oktay Ekşi’ye gelince suspus ol...
Bunu kendime yediremez ve yakıştıramazdım.
Oktay Ekşi istifa ederek...
Benim bu yönde bir çaba sarf etmeme de gerek bırakmadı.

Doğan Gazetecilik
Yayın İlkeleri 7. MADDE

Kişileri ve kuruluşları, eleştiri sınırının ötesinde küçük düşüren, aşağılayan veya iftira niteliği taşıyan lakap ve
ifadeler
kullanılamaz.
Yazının devamı...

Tayyip Bey CHP’yi yönetebilir miydi?

30 Ekim 2010

Mesela...
Gürsel Tekin’i sustursa, Önder Sav’ı susturamazdı. Muharrem İnce’yi sustursa, Şahin Mengü’yü susturamazdı. Nur Serter’i sustursa, Canan Arıtman’ı susturamazdı.
Mesela...
Karşısına adama feleğini şaşırtacak türden en az 17 hizip çıkardı.
Öyle bir “hizipler deryası”nın ortasına düşerdi ki, bir yılda en az 10 yıl yaşlanırdı.
* * *
Tayyip Bey, bu kaotik yapı karşısında...
Belki eserdi, belki gürlerdi, belki yumruğunu vururdu masaya...
Belki karizmasını konuşturmaya kalkardı, belki afili bir yürüyüş eylerdi...
Hiçbiri ama hiçbiri sökmezdi.
Çünkü karşısında...
O estikçe daha fazla esecek, o gürledikçe daha fazla gürleyecek, o yumruğunu masaya vurdukça daha şiddetli vuracak tipler bulurdu.
Her biri istifaya hazır, her biri bırakıp gitmeye teşne, her biri “parti içi” ya da “parti dışı” muhalefet olmaya meraklı bir sürü tip...
Tayyip Bey, “Benim Önder’im”, “Benim Muharrem’im”, “Benim Nur’um” falan da diyemezdi.
Çünkü...
CHP’deki tiplerin ne zaman, nerede, kimin yanında saf tutacağı hiç belli olmazdı.
Bu yüzden Tayyip Bey, kimseye “benim” diyemezdi.
Hadi diyelim ki Tayyip Bey, allem etti kallem etti, “üst yapı”yı bir biçimde halletti...
Ve sıra “tabanı dönüştürme” işine geldi.
CHP tabanı...
Biata yatkın, itiraza kapalı, sorgulamaya mesafeli, çelişkilere gözü kapalı, munis, itaatkâr, ses çıkarmayan bir taban  değil ki?
Nerede öyle “En doğrusunu liderimiz bilir” diyecek bir taban?
Nerede öyle “ne verirsen o kadarıyla yetinecek” bir taban?
Her kafadan ayrı bir ses çıkar, her taraftan itirazlar yükselir...
Çelişki avcıları, sorgulama meraklıları, itaatsizliği meslek edinmişler falan, başlarlardı kazanları fokurdatmaya...
* * *
Sözün özü şudur:
Tayyip Bey’e “büyük dönüştürücü”, “süper karizma”, “ne diyorsa o”, “liderliği tartışılmaz” falan derken de...
Kemal Bey’e “beceriksiz”, “yumruğunu masaya vuramayan adam”, “bay çelişki”, “lider değil” falan derken de...
İki parti arasındaki farkları göz önünde bulunduralım ve kimseyi ne hak ettiğinden fazla övelim, ne de hak ettiğinden fazla yerelim.

Cumhuriyet güllacı

HÜSREV Hatemi Hoca, her ramazan ayı geldiğinde televizyonlara konuk olarak çağırılmaktan rahatsız olup, “Bana güllaç muamelesi yapılıyor” diyerek isyan etmiş ve ramazan ayında ekrana çıkmama prensibi geliştirmişti.
Dini bayramlarda...
“Çağrı” filminin ekrana gelmesine, Zekeriya Beyaz’ın polemik yaratmasına, Yaşar Nuri Hoca’nın kıymete binmesine falan alıştık...
Ama benzer bir durum milli bayramlar için de geçerli olmaya başladı.
Mesela...
Artık her Cumhuriyet Bayramı’nda “Şu Çılgın Türkler” kitabının yazarı Turgut Özakman’a “Cumhuriyet güllacı” muamelesi yapılmaya başlandı.
Lütfen kayıtlara geçsin.

Bir soru/Bir cevap

-  OKURUN SORUSU: Dünkü yazınızda AK Parti’ye oy veren kitleyi, “Nispeten daha az eğitimli / Nispeten daha az şehirli muhafazakâr kitle” diye tanımlamışsınız. Ben üniversite bitirdim, üstüne yüksek lisans yaptım, şehirliyim. Oyumu AK Parti’ye verdim. Buna ne diyeceksiniz?
-  YAZARIN CEVABI: Şunu diyeceğim: Doğrudur... Son zamanlarda muhafazakâr kesim, ciddi bir dönüşüm içinde. Hem daha fazla eğitim alıyorlar, hem de daha zengin oluyorlar.
Fakat ne yazık ki henüz yolun çok başındalar. Kitlenin temel özellikleri henüz belirgin bir şekilde değişmedi.

Çok komik şeyler oldu

-  Fatih Altaylı “Beyaz Türk” yerine “Metalik gri Türk” lafını icat etti.
-  Teşvikiye’de bir kafede türbanlı bir kadın ile bir grup cumhuriyet kadını, türban tartışması yaptı.
-  Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, alkollü içkilere yapılan zammı savunurken “Bizim için gelir değil, vatandaşın sağlığı önemli” dedi.
-  YÖK Başkanı’nın Anıtkabir’de ayağı kaydı.
-  Dün yolumu çeviren bir hanımefendi, “Beş kuşaktır Nişantaşı’nda oturuyoruz, üç kuşaktır ailemiz fertleri üniversite mezunu... Lütfen İlber Hoca’ya sorar mısınız, ben beyaz Türk sayılır mıyım?” dedi.
-  Sayım Çınar kardeşim, Posta Gazetesi için benimle “aşka dair” bir söyleşi yaptı.
-  Dün gazetelerde yer aldı: “Hâkimlere kadın ayarlayan” iki kişi telefonla konuşurken “Dikkat edelim, telefonlarımız dinleniyor” diyormuş ve bunu söylerlerken telefonları gerçekten de dinleniyormuş.
-  Bir arkadaşım kendisi aradığı halde telefonda söze “Efendim” diye başladı.

Radikal neden tutmalı

-  Çünkü tutmazsa... Bir daha hiçbir babayiğit patron, okuması kolay küçük boyut gazeteye geçit vermeye cesaret edemeyecek.
-  Çünkü tutmazsa... Bir daha hiçbir yazar, sokağa çıkıp sokak yazarı olmaya cesaret edemeyecek.
-  Çünkü tutmazsa... Bir daha hiçbir genel yayın yönetmeni, kendini hafifletmeye cesaret edemeyecek.
-  Çünkü tutmazsa... Bir daha hiçbir ekip, “dergi gibi gazete” çıkarmaya cesaret edemeyecek.
-  Çünkü tutmazsa... Bir daha medya alanında hiç kimse yeni ve denenmemiş şeyler yapmaya  cesaret edemeyecek.

Havalı olmak için en yeni trendler

-  Doğacak çocuğun cinsiyetini bilmek istememek...
-  Şehrin tam göbeğinde ikamet etmek...
-  Yerel lezzetlerin sunulduğu salaş lokantalara takılmak...
-  Facebook’u küçümsemek...
-  Önder Sav tartışmalarından ve türban tartışmalarından aynı oranda bıkıldığını ifade etmek...
-  Medya dedikodusundan hoşlanmama ayağına yatmak...
-  Yandaş sözcüğünün yalama olduğunu düşünmek...
-  Türkleri renklere ayırmak yerine Kürtleri renklere ayırmak.
-  Ankara’da son model elektronik ürün satın almak.

Farkın bir anlamı kalmadı

BUGÜNLERDE “Abdullah Gül ile Tayyip Erdoğan arasındaki farklar” başlıklı yazılar gündemde...
Oysa ben bu “fark listesi” çıkarma işini ta Abdullah Gül, Başbakanlık koltuğunu Tayyip Erdoğan’a bıraktığı gün yapmıştım.
O gün Sabah Gazetesi yazarı olarak yazdığım yazının başlığı şu idi:
“Gelen ile Giden Arasındaki Farklar”.
Aradan geçen zaman içinde...
Çok şey değişti.
Ve bugün artık “Gül ile Erdoğan arasındaki farklar” başlıklı bir liste hazırlamanın pek bir anlamı kalmadı.
Neden mi? Şu altı nedenden dolayı:
* * *
-  BİR: Gül ile Erdoğan arasındaki farkın, üslup farkından öteye geçmediği anlaşılmıştır.
-  İKİ: Erdoğan, ikili mücadelede açık üstünlüğünü kanıtlamıştır.
-  ÜÇ: Gül ile Erdoğan arasındaki gerilimin, Hayrünnisa Hanım ile Emine Hanım arasındaki gerilimden bile daha düşük düzeyde seyrettiği ve seyredeceği belirginlik kazanmıştır.
-  DÖRT: Gidişattan memnuniyet açısından iki isim arasında bir görüş ayrılığı olmadığı anlaşılmıştır.
-  BEŞ: Erdoğan’ın atamaları ile Gül’ün atamaları arasında bir mahiyet farkı olmadığı anlaşılmıştır.
-  ALTI: Gül’ün Erdoğan’dan ayrı ve farklı bir tutum içine girmesinin, buna cesaret etmesinin söz konusu bile olamayacağı ortaya çıkmıştır.

Yazının devamı...

Sen asıl şuna şaşır Tayyip Bey

29 Ekim 2010

Araştırmaya göre...
Eğitim düzeyi arttıkça AK Parti’nin oy oranı düşüyor, eğitim düzeyi azaldıkça AK Parti’nin oy oranı yükseliyormuş.
Tayyip Bey şaşırmış bu sonuca...
Ama şaşırması “Neden eğitim düzeyi düştükçe bizim oylar artıyor” meselesinden kaynaklanmamış.
“Neden eğitim düzeyi yükseldikçe bizim oylar azalıyor” meselesiymiş şaşkınlığının nedeni.
* * *
Oysa hem Tayyip Bey’i, hem de bizleri asıl şaşkınlığa düşürmesi gereken mesele şu olmalıdır:
Neden eğitim düzeyi düşük insanlarımız, oylarını sorgusuz sualsiz AK Parti’ye, daha doğrusu “Tayyip”e yağdırmaktadırlar?
Nedir bu işin aslı ve de faslı?
Bu konuda nedense söylediklerimiz hep “mucizevi” şeyler: Mesela “Erdoğan’ın karizması” deyip geçiyoruz.
Mesela “Adamın halkla büyülü bir ilişkisi var” deyip geçiyoruz.
Mesela “Erdoğan’ın kerameti” deyip geçiyoruz.
Ve hatta bazılarımız “Erdoğan’ın meşhur şansı” bile diyor/diyebiliyor.
Ama meselenin özüne bir türlü gelinemiyor.
* * *
Soru şu:
İşsizlik artıyor...
Gelir dağılımındaki eşitsizlikte ciddi bir düzelme sağlanamadı, yani zengin hâlâ daha zengin, fakir hâlâ daha fakir...
Üretimde bir artış söz konusu değil. Başbakan Erdoğan, “Herkes iş bulacak diye bir şey yok” türü üst perdeden açıklamalar yapıyor.
“Ananı al da git” diyor.
Çiftçi azarlıyor, öğrenci azarlıyor, “höt” diyor, “zöt” diyor...
Ve bütün bunlara karşılık...
Yığınlar seçimde oylarını AK Parti’ye yığmaktan vazgeçmiyorlar. Neden?
* * *
Bunun için birçok neden sayılabilir.
Alternatifsizlikten söz edilebilir, AK Parti’nin başarılı olduğu alanlardan dem vurabilir, rakip partilerin beceriksizliklerinden bahsedilebilir.
Ama şu konunun da üzerinde durmak şarttır:
“Daha az eğitimli ve daha az şehirli muhafazakâr kitle”nin siyaseti algılayış biçimi, Erdoğan’a müthiş bir fayda sağlamaktadır.
Çünkü...
Muhafazakâr kitlenin siyasi kültürü biata yöneliktir. Daha az itiraz ederler... Daha az sorgularlar...
Lider ne derse o olur.
Mırın kırın edilmez, caz yapılmaz, nazlanma olmaz.
Fazla talepkâr davranılmaz. Çelişkilere kafa yorulmaz.
AK Parti, işte bu çoğunluğun desteğini sürekli kılmakta çok başarılı...
Ama bu başarıda...
Karizmanın, kerametin, şansın etkisinden çok...
Kitlenin çok da tartışan, irdeleyen, sorgulayan bir kitle olmamasının payı büyük...
Yani...
Erdoğan, itaat kültüründen gelen, daha az irdeleyen ve sorgulayan yığınları arkasına almış olmanın balını yemektedir.
* * *
Gelelim sözün özüne:
Başbakan Erdoğan, “Ben neden eğitimli kesimlerden oy alamıyorum” meselesine değil de, “Ben nasıl oluyor da daha az eğitimlilerden oy alabiliyor, onları kendime ram edebiliyorum” meselesine şaşırmaya ve kafa yormaya başlarsa...
Meselenin özünü daha kolay kavramış olur.

Kemal Bey’e tarihi fırsat

CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na tam da “Önder Sav’ın etkisinden kurtulamıyor... Önder Sav hâlâ partide yetkili... Bu yüzden Kemal Bey lider olamıyor” türü eleştirilerin yöneltildiği bir dönemde...
Mucizevi bir olay oldu ve Kemal Bey’e Önder Abi’den kurtulma şansı doğdu. İşin teknik kısmına hiç girmeyeceğim.
Sadece şunu söyleyebilirim:
Yargıtay Başsavcısı’nın hukuki uyarısı sonucu... Kemal Bey, Önder Sav’dan kansız, sancısız ve acısız bir şekilde kurtulabilir.
Eğer Kemal Bey bu şansı iyi değerlendirirse yeniden dirilir.
Yok, eğer değerlendirmezse...
O zaman Kemal Bey sağ, biz selamet...

Biraz dikkat ederseniz acayip rahat edersiniz

-  Eğer Başbakan Tayyip Erdoğan’ın öfkesini üzerinize çekmezseniz...
-  Eğer yandaşların kıskançlık ve haset duygularına maruz kalmazsanız...
-  Eğer bir-iki yerde hakkınızda “geleceği parlak bir lider adayı” falan diye bir şeyler karalanmamışsa...
-  Eğer KCK’dan tutuklu olanlara üzülüp Ergenekon’dan tutuklu olanlara sevinirseniz...
-  Eğer merkez medyada Cumhuriyet ya da Sözcü yazarı gibi takılmaya kalkmazsanız...
-  Eğer Başbakan’la işi olan bir işadamı değilseniz...
-  Eğer eski muktedirlere ağız dolusu söverken günümüz muktedirlerine sesinizi çıkarmazsanız...
* * *
Burası sizin için özgür bir ülke olur. Her şeyi söylersiniz, her şeyi düşünürsünüz, her şeyi yaparsınız, her yerden geçersiniz... Yani acayip rahat eder, geminizi rahatlıkla yürütürsünüz. 
Birazcık dikkat ederseniz...
Türkiye sizin için cennet gibi bir ülke olur.

Gül’e koltuk bulundu: BM Genel Sekreterliği

MEMLEKETİMİZ iki iddialı lideri birden kaldırmıyor.
Tayyip Erdoğan’ın “tek adam” olabilmesi için Abdullah Gül’ün münasip bir şekilde ekarte edilmesi şart.
Anladığım kadarıyla bunun için münasip bir formül bulunmuş:
Abdullah Gül’ün Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri olabilmesi için şimdiden etkili kulis çalışmaları yapılıyormuş.
Bu kulis çalışmasının bir sonucu mudur, yoksa tamamen “tevafuk” mudur bilemiyorum ama Amerika’nın prestijli dış politika dergilerinden biri olan “Foreign Policy” adlı dergide, İslam Konferansı Örgütü’nün BM Temsilcisi danışmanı Mehmet Kalyoncu’nun yazdığı bir makalede bu konu işlendi.
Yazıda Gül’ün BM Genel Sekreteri olmasının çok faideli bir adım olacağı ballandırılarak anlatılıyor.
Hadi bakalım, hayırlısı...

Hepimiz Türkan’ız

TÜRKAN kim mi?
Duvarlar yıkılsa da, Sovyetler dağılsa da, emekten söz edene dudağın bükülmesi moda olsa da, sol yumruğunu havaya kaldıranla kafa bulunsa da, grev ve lokavt denildiğinde çok eskilerden söz ediliyormuş gibi bir hava doğsa da...
Bunların hiçbirine aldırmadan...
Direnen bir işçi kadının adıdır Türkan...
Paşabahçe Devlet Hastanesi’nde temizlik işçisi olarak çalışırken taşeron tarafından işten atılan Türkan Albayrak, hastane bahçesinde 100 günü aşkın süredir çadır direnişi yapıyor.
Türkan Albayrak, bu eylemini sürdürürken tarihi bir karar aldı:
Bugünden itibaren açlık grevine başlıyor!
Bizim ise elimizden maalesef “Hepimiz Türkan’ız” demekten başka bir şey gelmiyor.

Yazının devamı...