"Ahmet Hakan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ahmet Hakan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ahmet Hakan

Ha gayret Kemal Bey

30 Eylül 2010

-  Sana diyebilirler ki: “CHP tabanı bu işe razı olmaz... CHP tabanı yasak devam etsin ister.” Onlara de ki: “Benim tabanım bana kıyafet zaptiyeliği yapma görevi yükleyecek bir taban değildir.”
-  Sana diyebilirler ki: “Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olursun.” Onlara de ki: “Genç kızların özgürce üniversitede okumalarını sağlamak için pirinçten de, bulgurdan da olmaya razıyım.”
-  Sana diyebilirler ki: “Bu işten Tayyip Erdoğan kazançlı çıkar.” Onlara de ki: “Bu işten zaten bu zamana kadar hep Tayyip Erdoğan kazançlı çıktı... Daha ne kadar kazançlı çıkabilir ki?”
-  Sana diyebilirler ki: “Ama efendim Anayasa Mahkemesi kararları, AİHM içtihatları...” Onlara de ki: “Kainatın en afili belgesini ve kararlarını getirseniz de bana dünyanın hiçbir üniversitesinde olmayan bir yasağı savundurtamazsınız.” 
-  Sana diyebilirler ki: “Bizim babaannemiz de örtülüydü. Biz aslında örtüye karşı değiliz.” Onlara de ki: “Benim babaannem örtülü falan değildi... Ben kişisel olarak örtüye karşıyım ama özgürlük benim için çok daha önemli.”
-  Sana diyebilirler ki: “İyi ama türban siyasi simgedir.” Onlara de ki: “Ne olmuş yani? Siyaset yapan bir adamım ben, siyasi simgeyi mi yasaklatacağım?”
-  Sana diyebilirler ki: “Her yerin bir kıyafet kuralı var ama...” Onlara de ki: “Önemli olan insanların mutluluğu... Yemişim kuralını...”
-  Sana diyebilirler ki: “Kuran’da baş örtme kuralı yok.” Onlara de ki: “Var ya da yok. Bana ne? Önemli olan var olduğuna inanan genç kızların bunu uygulaması.”

Lütfen zekâmıza hakaret edilmesin

-  Yeryüzünün hiçbir yandaş gazetecisi beni, Hanefi Avcı’nın tutuklanması ile yazdığı kitap arasında hiçbir ilinti olmadığına ikna edemez.
-  Yeryüzünün hiçbir mahkemesi beni, Hanefi Avcı gibi derin devleti ifşa etmiş bir emniyetçinin, derin devlet kokusu saçan bir örgütün üyesi olduğuna inandıramaz.
-  Yeryüzünün hiçbir savcısı beni, Hanefi Avcı hakkında ortaya atılan iddialar ile Hanefi Avcı’nın ortaya attığı iddialar arasında bağlantı kurmaktan alıkoyamaz.
-  Yeryüzünün hiçbir iktidarı beni, Hanefi Avcı’nın hepimizin gözleri önünde bir itibarsızlaştırma operasyonuna tabi tutulmadığına aklımın yatmasını sağlayamaz.
-  Yeryüzünün hiçbir topluluğu, cemaati, hareketi ya da cemiyeti, Hanefi Avcı hakkında “Bırakalım kararı mahkemeler versin” diyerek toplumsal vicdanı rahatlatmayı başaramaz.
-  Yeryüzünün hiçbir yargıcı beni, Hanefi Avcı’nın bir terör örgütüne üye olduğuna ikna edemez. Tıpkı Fethullah Gülen’in silahlı bir örgütün lideri olduğuna ikna edemediği gibi...

Neden mutluyum neden mutsuzum

-  Mutluyum çünkü: Çok değil üç beş sene öncesine kadar Genelkurmay Başkanı’nın adını destur çekmeden ağzımıza alamazken, şimdi adını bile anmaya gerek duymuyoruz.
-  Mutsuzum çünkü: Herhangi bir fiili yaptırım söz konusu olmamasına karşın bazı isimleri ağzımıza alırken “acep başımıza bir hal gelir mi?” diyerek endişenin ve tedirginliğin zirvelerine tırmanıyoruz.
* * *
-  Mutluyum çünkü: Artık televizyon ekranlarında PKK’yı da, Öcalan’ı da, ana dilde eğitimi de, askerin yaptığı hataları da özgürce ve devlet dili kullanmaya falan gerek görmeden tartışabiliyoruz. Sağ olsun bu ortamı sağlayanlar.
-  Mutsuzum çünkü: Cemaat, hükümet ya da medyaya baskı konularında, sınırsız özgürlük ve serbestlik ortamının yerini, “tartışman serbest ama sıkıysa bir tartış da gör bakalım” havası almış durumda.
* * *
-  Mutluyum çünkü: Medyada tek tip yayınlar sona erdi... Bir çeşitlilik geldi... Denge sağlandı... Farklı görüşler, farklı yaklaşımlar kendisine yaşam alanı bulmaya başladı...
-  Mutsuzum çünkü: Medyadaki bu değişim ve çeşitlenme, maalesef “okur talebi” ya da “doğal dinamikler” sayesinde değil, iktidarın sağladığı olanaklar sayesinde gerçekleşti.

Not defterimden

-  Mahsun’un “New York’ta Beş Minare” adlı filminin fragmanını seyrettim. Çok Amerikanvari olmuş, hiçbir masraftan kaçılmamış. Ama umarım Mahsun, o iflah olmaz naifliğine yaslanarak, yine 8 ayrı öykü ile 19 ayrı mesajı üzerimize boca etmeye kalkışmamıştır.
-  Atatürk’ün yatı Savarona’da küçük kızlara fuhuş yaptırıldığı haberi için dün Twitter’da “oha” şeklinde bir yorum yaptım. Bu yorumun haklılığında umumi bir ittifak sağlandı.
-  Hiç takıntılı biri değilim ama bugün şunu fark ettim ki, şu “bayan” sözüne fena takıntı geliştirmişim. Biri “bayan” dedi mi, elimde değil, onu küçümsüyorum.
-  Cüneyt Arcayürek kitaplarını okuyorum son günlerde... Arcayürek’in gazetecilik notları, bizim gibi gazeteciler için malzeme dolu.
-  Bir arkadaşım dedi ki: “Sen hep Vakit’e çatıyorsun, ama işte bak Sözcü de karşı tarafta aynı türden yayın yapıyor.” Ona şöyle dedim: “Düzey ne kadar düşerse düşsün Vakit’e yetişmek imkansızdır.”
-  Dün akşamüzeriydi, birden aklıma geldi: Demirel hiç konuşmuyor... Oysa bir ara ne çok konuşurdu... Neden acaba? Bıraktı mı bu işleri? Pes mi etti? Yoksa o da mı bir tedirginlik falan yaşıyor? “Demirel uzmanları” diye bilinenlerden bu konuda tüyo almaya karar verdim.

Mehmet Barlas benim için bitti

-  O meşhur nezaketi, az buçuk sınamaya tabi tutulunca yıkılıp gitmiştir.
-  Lakap takmaya ne denli meraklı olduğu ortaya çıkmıştır.
-  Başı biraz sıkışınca, işi hemen “Ben Otağtepe Dükü’yüm / Sen kimsin lan?” havası basmaya vardırdığı belli olmuştur.
-  Özeleştiri yapmak yerine, kusurlarını örtbas etmek için çirkinleştiği, çirkinleşebildiği aşikar hale gelmiştir.
-  Kendisine laf etmeyen “kenardan gelenler” için “cici çocuklar”, kendisine laf eden “kenardan gelenler” için “fena çocuklar” dediği, diyebildiği açıklığa kavuşmuştur.
Kısacası maksat hasıl olmuş, cila dökülmüştür.
Artık kendisine cevap verip o sıkıcı yazılarına daha fazla heyecan ve enerji kazandırmak niyetinde değilim.
Onun yolu ona, benim yolum banadır.

Yazının devamı...

Üstatlara isyan çağrısı

28 Eylül 2010

Necip Fazıl’ın her taşın arkasında Yahudi arayan, Hitler’e hafiften arka çıkan, Yahudilerin bütün kötülüklerin anası olduğunu öne süren satırlarını alıntılamış.
Ardından da...
“Böyle birinin adı nasıl oluyor da sokaklara, okullara, kültür merkezine veriliyor” diye sormuş.
* * *
Roni bir Yahudi’dir...
Durun, hemen üstüne atlamayın bu bilginin.
Roni, aynı zamanda sıkı bir İsrail karşıtıdır. İsrail’e en yaman eleştirileri o getirir.
Ne zaman Filistin’in üstüne bombalar yağsa...
Muhafazakâr medyamız, hemen Roni’nin kapısını çalar.
Ve Roni, İsrail’e saydırdıkça saydırır.
Muhafazakâr basınımız da bu saydırmaları manşete çeker, “Bakın, bir Yahudi de İsrail’i eleştiriyor” havasıyla...
* * *
Ama ne zaman ki Roni, Yahudi düşmanlığı yaptığı için Necip Fazıl’ı sert bir dille eleştirir.
İşte o zaman külahlar değiştirilir.
İsrail politikalarını eleştirdiği zaman gayet “kullanışlı” ve “işe yarar” bulunan Roni’nin “Yahudi kimliği”, bu kez bir saldırı vasıtası haline getirilir.
“Yahudileri eleştirdiği için üstat Necip Fazıl’a dil uzatan küstah Yahudi” gibi cümlelerle girişilir Roni’ye...
Çünkü Necip Fazıl, onlara göre bir üstattır ve üstatlar ne demiş olurlarsa olsunlar haklıdırlar, eleştiriden münezzehtirler.
* * *
Ey Türk gençliği!
Kimseyi “üstat” belleme.
Kimseye sonuna kadar kefil olma, kimseyi eleştirilmez ilan etme, kimseye kutsallık atfetme.
Adamın şiirini sev, esprisine hayran ol, bazı görüşlerini benimse...
Ama sakın mürit yazılma...
Eğer yazılırsan...
Sonuçta işte böyle ahlaki çelişkiler, etik tutarsızlıklar deryasında acıklı çırpınışlar içinde kalıvermek durumu ortaya çıkar.

Eski Fethullah Gülen yeni Fethullah Gülen

-  “Eski Gülen” Amerika’da ikamete mecbur bırakılmıştı... “Yeni Gülen”in böyle bir ikamet mecburiyeti yok.
-  “Eski Gülen” politik arenada taraf olmamaya itina gösterirdi. “Yeni Gülen”in böyle bir özeni yok.
-  “Eski Gülen”, hiçbir partiyle arayı açmazdı. “Yeni Gülen” MHP ile arayı açmaktan kaçınmıyor.
-  “Eski Gülen” filozofik yaklaşımlarıyla öne çıkardı. “Yeni Gülen” politik yaklaşımlarıyla öne çıkıyor.
-  “Eski Gülen” kimseyle koalisyon yapmazdı... “Yeni Gülen” AK Parti ile koalisyon yapmış görünüyor.
-  “Eski Gülen” sistemi ürkütmekten kaçınırdı... “Yeni Gülen” sistemin dönüştüğünün farkında...
-  “Eski Gülen”in beyaz Türkler arasında sevenleri vardı. “Yeni Gülen” beyaz Türkler ile arayı açtı.

Sadece Hasan Cemal mi?

HASAN Cemal’in “Darbeye destek verenler köşe yazısı yazmasın” cümlesine harika bir gönderme yapmış Oray Eğin...
Diyor ki:
“Hadi diyelim ki bu kriteri uygulamaya koyduk... O zaman senin yaklaşık 13 senedir fazla mesai yaptığını, çoktan işten atılman gerektiğini söylemek yerinde olmaz mı? Arşiv unutmaz. 28 Şubat’ın en ateşli savunucularından biriydin.”
Oray’a ben de bir ekleme yapayım:
Eğer Hasan Cemal’in kriteri “esas” alınacak ise...
Sadece Hasan Cemal değil, birçok köşe yazarı 13 yıldır fazla mesai yapıyor demektir.
Çünkü 28 Şubat’ta çalıştığım televizyon kanalında “direnişe geçmiş yazar” bulmak için ne denli zorlandığımı bir ben bilirim, bir de Allah.

Benden söylemesi

BENİM eski mahalleden arkadaşlar, “Biz bu polemikte Mehmet Barlas’tan yanayız” diyorlarmış.
Fark etmez... Dilediklerinin yanında yer alabilirler.
Ama onlara bir uyarıda bulunmak isterim:
Mehmet Barlas’ın “bizim mahalleliler” için bir ağzını bozma, “kenarın dilberi” falan diye laf çakma eşiği var.
Eğer Barlas’a “büyük demokrasi kahramanı”, “süper malumat insanı”, “fıkra deposu”, “evinde devlet adamlarını ağırlayan üst insan” falan derseniz...
Eşiği aşmamış olursunuz ve mesele çıkmaz.
Ama eğer kafayı kaldırır, kendisine bir çift laf ederseniz...
Eşik aşılmış olur ve “kenarın dilberi” lakabını almaya hak kazanmış olursunuz.
Hatta Murat Bardakçı gibiler de yancılık yapıp sınıfsal destek babından Barlas’a entelektüel yardım sunarlar.

Ben sandım ki

NUMAN Kurtulmuş Saadet’in başına geçtiği zaman, “Ondan bir numara olmaz” diye yazmıştım.
Yanılmışım!
* * *
-  Ben sandım ki... Numan Bey neden AK Parti yerine Saadet’i tercih ettiği sorusuna doğru dürüst bir cevap veremez. Meğer esaslı cevapları varmış.
-  Ben sandım ki... Numan Bey cesaretsiz ve ürkektir. Meğer acayip cesur biriymiş.
-  Ben sandım ki... Numan Bey üslubunu ve dilini, halkın diline çeviremez. Meğer sular seller gibi çevirebilirmiş.
-  Ben sandım ki... Numan Bey kısa bir sürede yılar. Meğer yılgınlık söz konusu değilmiş.
-  Ben sandım ki... Numan Bey, Erbakan Hoca’ya mutlak itaat etmek zorunda bırakılır. Meğer gerektiğinde itaatsizlik yapabilirmiş.
-  Ben sandım ki... Numan Bey partideki “ak saçlılar” karşısında direnemez. Meğer direnebilirmiş.
* * *
Bütün bu özellikleriyle...
Türk siyasetinde yepyeni bir adresin oluşumunu sağlayabilir Numan Kurtulmuş.
Hafife alınmasın, dikkatle takip edilsin lütfen...
Ben yanıldım, başkası yanılmasın.

Yeni sezon için kişisel favoriler

BİR: “Öyle Bir Geçer Zaman ki...” adlı dizi var ya... İşte bu dizi hiç dizi izlememekle övünen benim gibi birini de dize getirecek sanırım.
İKİ: Nişantaşı City’s’in sinema katında bizim İzzet Çapa’nın açacağı “Limonata” adlı mekân... Sanırım o mekâna, “Gitmişken bari film de izleyelim” muamelesi çekeceğim.
ÜÇ: Haberim yoktu, epeydir revaçtaymış: Artık Bodrum, Çeşme ya da Alaçatı’ya sohbahar-kış aylarında gidiliyormuş... Duyduğum en şahane trend!
DÖRT: Bir arkadaşım sevindirici haberi verdi: “Bu kış yine Ümit Besen kışı olacak”. Hemen atıldım: “Peki ‘Hayatın draması varsa/Rando’nun kreması var’ demesi, işi bozmaz mı?”. Arkadaşım şöyle dedi: “Bozmaz. Onun bizde tükenmez bir kredisi vardır”. Ben de kabul ettim.
BEŞ: En az üç kişiden “Kapadokya’ya gel” daveti almış olmanın verdiği güven duygusuyla söylüyorum: Kapadokya bu sonbahara damgasını vuracak.
ALTI: Önümüzdeki günler “Öteki İstanbul”un keşif günleri olacak: Süleymaniye çevresi, Fatih’teki Siirtliler pazarı ya da Aksaray’daki kebapçılar çarşısı falan...
YEDİ: Benim gibi “az eski” kitaplara meraklı olanlar, sahaflar sizi bekliyor... Oraları “Hâlâ müşteriye çay ısmarlayan kitapçılar” olarak görürseniz ne demek istediğimi anlarsınız.

Yazının devamı...

Polemiğin şehvetine kapılmadan yazıyorum

27 Eylül 2010

Tahammülsüzdürler. Eleştiriye hiç gelmezler. Sıkıştırıcı sorulardan hazzetmezler. Sözlerinin üstüne söz söylenmesine rıza göstermezler. Özeleştiri yapmazlar.
İşte Mehmet Barlas!
Burnundan kıl aldırmaya yanaşmıyor. Kendisini özeleştiriye mecbur bırakan bir soru karşısında hemen çirkinleşebiliyor. Lakap takıyor. Araya patron isimlerini sokuşturuyor. Sınıf ayrımcılığı yapıyor.
* * *
Aslında Mehmet Barlas’ın durumu o kadar da “facia” değil.
“Her devrin adamı” olmadığını kanıtlayan birkaç delil var elinde.
Mesela... Dün kendisi yazmış, “Demirel beni susturmak istedi” falan diye...
Mesela... Ben tanığım: 28 Şubat’ta direndi ve işinden oldu.
Polemiğin şehvetine kapılmadan şunu yazabilirim:
“Mehmet Barlas her devrin adamı değildir, bazı devirlerin adamıdır”.
* * *
Peki “mesele” neden bu kadar büyüdü?
Neden aramız bu denli açıldı Mehmet Barlas’la...
Şundan dolayı:
Barlas, “Ben 12 Eylül yönetimini destekledim, Kenan Evren’i evimde ağırladım. Pişmanım, bana yakışmadı...” gibi laflar etmeyi kendisine yediremedi.
Yedirememekle kalsa yine iyi...
Hem özeleştiri yapmak gibi bir âlicenaplık gösteremedi, hem de kendisine soru soran bir eski arkadaşına demedik laf bırakmadı.
Oysa severdim Mehmet Barlas’ı...
Onu nazik, kibar, öfkesini kontrol edebilen, görgüsü tam, benim gibi “çakmalık” sorunları yaşamayan, en az üç kuşaktır şehirli, musikişinas, rint meşrep bir adam olarak bilirdim.
Ama değilmiş. Bir soruda döküldü cilası...
* * *
Eskiden bu işler şöyle olurdu:
Biri Mehmet Barlas’a “liboş” diye, “dönek” diye saldırırdı. Mehmet Barlas da bu saldırıya “ajan” diye, “geri zekâlı” diye cevap verirdi.
Yani her şey çok açıktı. Belliydi kimin ne diyeceği, nasıl tavır alacağı... Karmaşıklık söz konusu değildi...
Ama artık bu “köhne netlik düzeni”, az da olsa yıkılmaya başladı.
Artık “yeni tip köşe yazarları” türedi:
“Liberal”i “liboş” demeden eleştiren... İktidarı da, muhalefeti de “demokrasi” perspektifinden kritik eden... “Tekzip” yayınlamayı bir görev bilen... Yanıldığını itiraf eden... Lakap takmayan... Özeleştiri yapan... Amigoluğa prim vermeyen... Geçmişiyle hesaplaşan yeni tip köşe yazarları...
Mehmet Barlas gibi her daim değişimi fark etmekle övünmüş bir köşe yazarının dramı şudur:
Bu yeni tip köşe yazarlarını fark edememek ve bu alandaki değişimi ıskalamak!
Kısacası...
“Yeni tip köşe yazarları”nı, eskiden polemik yaptığı köşe yazarlarıyla karıştırdığı için cilası döküldü Barlas’ın.
Ne diyeyim? Geçmiş olsun.

Keşke

-  Keşke bizim muhterem peder de, bana miras olarak bir siyasi parti bıraksa...
-  Keşke Hanefi Avcı, “Bir kitap yazdım başıma neler geldi” başlıklı yeni bir kitap yazsa...
-  Keşke Kemal Kılıçdaroğlu, “Arkadaşlar çalışıyorlar” demek yerine bir kerecik de “Arkadaşlar çalıştı, işte sonuç” dese...
-  Keşke Başbakan Erdoğan, Yiğit Bulut’a “Yalakalığın bu kadarı da fazla ama kardeşim...” diye bir tavır koysa...
-  Keşke Ahmet Altan, şu fani işleri bir tarafa bırakıp yeni romanına konsantre olsa...
-  Keşke Önder Sav, “Kurultay nasıl alınır” konusunda uzman olduğu gibi “Seçim nasıl alınır” konusunda da uzman olsa...
-  Keşke herkes herhangi bir medya patronunun, “Hükümet istedi, ben de köşe yazarını attım” diye bir açıklama yapmasının imkânsız olduğunu idrak etse...

Kesin yargı

Eğer bir memlekette...
Tutuklu anneleri, hapisteki çocuklarının durumunu protesto etmek için yollara döküldüklerinde...
Ahali tarafından taşlanıyor, dövülüyor ve saldırıya uğruyorlarsa...
O ahali, isterse yüzde 99.9 oranında demokrasiye, hoşgörüye, ilericiliğe, özgürlüğe “evet” oyu versin...
O memleketten de, o ahaliden de, bu tutuma ses etmeyen idareden de hiçbir şey çıkmaz...

Bir antikahraman: Ali Ağaoğlu

O emlak piyasasının Cem Uzan’ı...
O gayrimenkulün Kadir İnanır’ı...
O uydukentlerin İbrahim Tatlıses’i...
Herkes tam sayfa ilanlarda, yapacakları binaların resmini koyarak reklam yaparken...
O bir “iyi yaşayan prototipi” olarak kendi fotoğrafını koymuş dev ilanlara... Fiyakalı bir şekilde “Bu ülkede herkes iyi yaşamayı hak ediyor” diyor.
Kısacası fark yaratmış!
Üstelik öyle entellik taslamayan, tepeden bakmayan, komprador burjuvazinin tipik temsilcisi pozlarına yaslanmaya gerek görmeyen bir tutum içinde...
Tayyip Erdoğan politikada ne yapıyorsa, o da emlak piyasasında aynı şeyi yapıyor:
“Ver şu parayı/Al daireyi” diyerek olayı basitleşiyor, yükü tek başına omuzladığı izlenimi veriyor, kimsenin aklına gelmeyen metotları gündeme getiriyor ve yeni bir model sunuyor.
Bence çok geç olmadan rakiplerinin Ali Ağaoğlu’nu incelemeye almalarında büyük fayda var.

Mahalle baskısı milli sporumuzdur

-  O mahallede mini etek görünce yüz buruşturulur, bu mahallede “türban” görünce...
-  O mahallede içki içene “yolunu kaybetmiş şaşkın” gözüyle bakılır, bu mahallede içki içmeyene “Ay bu galiba nurcu” denir.
-  O mahallede inanç sorgulamasına girdiğin anda etiketlenirsin, bu mahallede namaz kıldığın öğrenildiğin anda...
-  O mahallede adama “Allahsız” denir, bu mahallede “Mürteci”...
-  O mahallede ramazanda gündüz servis yapan lokantalardan yakınılır, bu mahallede ramazanda oruç tutanları takmamak marifet bilinir.
-  O mahallede kız arkadaşına sarılan gencin başına bir şeyler gelebilir, bu mahallede türban takan kıza laikçi teyze saldırısı vuku bulabilir.
-  O mahallede haşemalı bir kadına yönelik saldırı ayyuka çıkarılır, bu mahallede bikinili bir kadına yönelik saldırı ayyuka çıkarılır.
-  O mahallede hayır diyen sanatçıya konser verdirilmez, bu mahallede evet diyen sanatçının adı sokaktan sökülür.

Şerden hayır mı doğuyor?

NUMAN Kurtulmuş ve arkadaşları, ayrı bir parti kurarlarsa tam bir “şerden hayır doğma” vakasıyla karşılaşabiliriz.
Neden mi? Şunlardan dolayı:
-  AK Parti’yi hangi açıdan eleştireceklerini gayet iyi bilen bu ekip siyasette büyük avantaj sağlayabilir.
-  Numan Kurtulmuş’un kişisel özellikleri, Tayyip Erdoğan hayranlarını etkileyebilecek nitelikte.
-  Erbakan ve arkadaşlarını kendi küçük dünyaları içinde bırakmaları, ayaklarındaki prangalardan kurtulma anlamı taşıyor.
-  Numan Bey ve arkadaşları dua etsinler de Saadet Partisi’ne Fatih Erbakan lider olsun... Çünkü böylece Saadet Partisi biter, gözler Numan Kurtulmuş’a çevrilir...
-  AK Parti’ye oy vermek istemeyen dindarlar için yeni bir adres ortaya çıkar.

 

Yazının devamı...

Madem senin yerin kavganın göbeğidir

26 Eylül 2010

Bu iki dize, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın stratejisine acayip uyuyor.
Neden mi? Anlatayım:
* * *
Bütün manşetler Tayyip Erdoğan’a selam dursa da...
Bütün köşeler Tayyip Erdoğan’a övgü yağdırsa da...
Tayyip Erdoğan bir türlü tatmin olamıyor, rahat etmiyor.
Çünkü o, “düşman” seviyor.
Gündüzün geceye muhtaç olması gibi o da düşmana ihtiyaç duyuyor.
Bulamayınca da...
Eski manşetler ve eski köşe yazıları üzerinden kavgayı sürdürüyor.
* * *
Benim bu meselede anlamadığım taraf ise şu: Madem ifadenizi ve hızınızı “düşman” belirliyor...
Madem manşetlerle çarpışarak büyüyorsunuz...
Madem köşe yazıları, öfkenizin en önemli kaynağıdır...
O halde bırakın...
Manşetler atılsın, yazılar yazılsın...
Meydan gümbür gümbür inlesin...
Ve böylece hem size “malzeme” çıksın, hem de çarpışarak büyüme imkânı doğsun.
Değil mi ama?

Haftanın en mazlum 5’i

1- Tophane baskını konusunda hem entelleri, hem de “mahalleli”yi küstürmemek zorunda kalması nedeniyle Kültür Bakanı ERTUĞRUL GÜNAY.
2- Yazdığı kitabın ardından topyekûn saldırılar ve bel altı vuruşlara maruz kalması nedeniyle HANEFİ AVCI.
3- Karşısına muhatap olarak Fatih Erbakan’ın çıkarılması nedeniyle NUMAN KURTULMUŞ.
4- Yüzde 58 oy ile bütün iddianın Tayyip Erdoğan’a geçmesi nedeniyle Cumhurbaşkanı ABDULLAH GÜL.
5- Şaşırıp da Leman Dergisi gibi sert bir kayaya çarpması nedeniyle EMRE AKÖZ.

Schindler Barlas

YENİ öğrendim:
Meğer Mehmet Barlas’ın, 12 Eylül’de Kenan Evren’le kurduğu dostluk için süper bir gerekçesi varmış.
Diyormuş ki Barlas:
“Ben Kenan Evren’le dostluk kurarak, 12 Eylül döneminin bazı mağdurlarına yardım eli uzatabildim. Birçok kişiyi zulümden kurtardım.”
Bu gerekçeyi öğrenince...
Aklıma hemen Nazilere yakınlaşarak bazı Yahudileri Hitler zulmünden kurtaran Oscar Schindler adlı Alman geldi. Lakap takmayı sevmem ama ben artık Barlas’a “Schindler Barlas” diyeceğim.

Hangi racon semtte hangi görüş egemen

-  KASIMPAŞA: Başbakan Tayyip Erdoğan’ın yetiştiği yer olması nedeniyle AK Parti’nin kesin ve tartışmasız egemenliği var bu semtte... Semtin kültürel havası, Başbakan’ın çocukluk arkadaşlarının omuzlarında yükseliyor.
-  EŞREFPAŞA: Fethullah Gülen’in genç bir imam olarak tayininin bu semte çıkmasıyla başladı her şey... Kulak kesmeleriyle meşhur semt kabadayıları, semtin bu yeni imamına kulak kesildiler. Ve böylece Eşrefpaşa, cemaatin ilk egemenlik alanı olarak tescillenmiş oldu.
-  TOPHANE: 80’li yılların sonunda Refah Partisi’nin ağır propagandasıyla semt ahalisi, raconu bir tarafa bırakıp camilere doluştu... Anadolu’dan takviye göçlerle birlikte bildik racon gitti, yerine muhafazakâr racon geldi. Şu anda bütün renkleriyle muhafazakâr kanadın egemenlik alanında.
-  TEŞVİKİYE: Kısa bir süre öncesine kadar kafelerinde meydan okunan, kavga çıkarılan bu semt, son zamanlarda aldığı yoğun entel göçü nedeniyle eski “ağır abi” havasını hafiften kaybetmeye başladı. Ama devam eden bir havası var: Bu semt, eskiden olduğu gibi şimdi de laikliğin kalesi.

Güncel tarifler

-  DEMOKRAT YAZAR: Asker baskısı yüzünden tam muktedir olamamış sivil iktidara, muktedir olması için tam destek veren köşe yazarına denir.
-  YANDAŞ YAZAR: Tam anlamıyla muktedir olmuş bir iktidara hâlâ koşulsuz destek veren köşe yazarına denir.
-  MÜNFERİT OLAY: Bir muhafazakârın savunma stratejisinin en önemli sözcüğüne denir.
-  YASAK AŞK: Muhafazakâr gazetecilerin, muhafazakâr olmayan düşmanlarının üzerine giderken kullandıkları en esaslı koza denir.
-  HUKUKİ EKSİKLER: Muhafazakâr yazarlara göre, bazı Ergenekon sanıklarının uzun süredir Silivri Zindanı’nda kalma gerekçesine denir.
-  ANADİLDE EĞİTİM: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dan istenmeyecek bir talebin adıdır.

Siyasette muhterem babacığım dönemi

NE diyordu Ece Ayhan?
“Oğullar oğulluktan sessizce çekilmesini bilmelidir abiler.”
Fakat bilmiyorlar.
-  İşte Ahmet Özal... Artık geleneksel hale getirdiği “Babamı öldürdüler” çıkışı ile yine gündemin başköşesinde...
-  İşte Aydın Menderes... Asılmış bir Başbakan’ın oğlu olmaktan kaynaklanan ilgiyi yine üzerinde topladı.
-  İşte Fatih Erbakan... Numan Kurtulmuş’a saygısızca laflar ederek “Muhterem babacığının bir tanecik lider adayı” konumunu pekiştiriverdi.
* * *
Lider tapınmacılığının alıp başını gittiği... İlkeye değil lidere sadakatin geçer akçe olduğu...Lidere itaatin temel ahlak kaidesi haline geldiği bir memlekette... Oğullar oğulluktan hiç çekilir mi abiler?

Yazının devamı...

Tek soruda neler yıkıldı

25 Eylül 2010

Sordum, sadece sordum:
“Sen 12 Eylül’ün darbeci lideri Kenan Evren’i evinde ağırladın mı, ağırlamadın mı?”
Cevap geldi:
“Sentetik Türk... Çakma Nişantaşılı... Kenarın dilberi... Cahil... Mütecaviz...”
Darbeci general ile dostluğu anımsatılınca...
Bizim Mehmet Barlas’ın o meşhur kibarlığı, nezaketi, anlayışlılığı, tahammülü yıkıldı gitti.
Demek ki “beyefendi”nin nezaketi, tek soruda yıkılacak cinsten bir nezaket imiş.
* * *
Mehmet Barlas, dünkü yazısında Kenan Evren’i evinde ağırladığını kabul etmiş.
“Evet, ağırladım” diyor.
Ardından da şunları yazıyor:
“Kenan Evren benim evime 1989’un yazında Cumhurbaşkanı iken geldi. Aynı eve daha önce Turgut Özal Başbakan olarak, aynı yılın kışında da Cumhurbaşkanı olarak geldi. Ayrıca evimde ağırlananlar arasında İsmet İnönü de, Bülent Ecevit de, Süleyman Demirel de, Necmettin Erbakan da var.”
Yani demeye getiriyor ki:
“Bizim ev, her türlü devlet başkanını ağırlar. Bu bağlamda Kenan Evren’i de ağırlayıverdi.”
İyi, güzel de Mehmet Barlas, benim anlamadığım şu:
Senin evinin, bütün devlet başkanlarını ağırlamak gibi bir yükümlülüğü mü var?
Hani Kamerun Cumhurbaşkanı falan olursun da, “Falanca devlet adamını neden ağırladın evinde?” diye sorulduğunda, “Ne yapayım birader, protokol icabı...” dersin.
Bir gazeteci olarak senin bu türden bir protokol zorunluluğun mu var?
Kenan Evren’e “Sen bir darbecisin... Gelme evime...” diyemedin mi?
Bir gazeteci, hiç de zorunlu olmadığı halde her gelen lideri evinde ağırlıyorsa, ona “her devrin adamı” denmez de ne denir?
* * *
Hakkını yemeyelim...
Belki de Mehmet Barlas, evinde ağırladığı devlet adamlarının şeref listesini, benim gibi “kenar mahalleden gelmiş/çakmaların çakması” bir adamın gözüne sokarak, belki de şunu demek istiyordur:
“Kardeşim ben üst sınıf bir adamım... Bizim sınıfın mensupları, öyle darbeciymiş marbeciymiş hiç bakmadan her türlü devlet adamını evinde ağırlar... Senin gibi kenardan gelip ortaya yerleşmeye çalışan çakmalar, bu işten anlamazlar... Hadi git işine...”
* * *
Eğer Mehmet Barlas, böyle demek istiyorsa...
O zaman kendisine...
Demokrasinin şahlandığı şu günlerde...
Kenardakilerin iktidarının perçinlendiği şu dönemde...
Üst sınıf adamların kenardan gelen muktedirlerin yanaklarını okşadığı şu süreçte...
Böyle seçkinci takılmanın fena halde ayıp kaçtığını anımsatmak isterim.
Hem böyle yaparsa...
“Yüzde 42” dönüp Barlas’a, “Hani seçkinci bizdik ya Barlas” diye soruverir ve Barlas bir kez daha o meşhur nezaketini bozmak durumunda kalır.
Ya da...
Çok daha fenası söz konusu olabilir.
“Kenarın Başbakanı” olarak küçümsenen Tayyip Erdoğan, “Mehmet Bey... Mehmet Bey... Yıkışmıyor ama... Ayıp oluyor ama...” falan der.
* * *
Neyse... Neyse... Uzatmayalım.
Benim “Mehmet Barlas olayı”ndan çıkardığım ders şudur:
“Demokratım”, “Kibar adamım”, “Tahammüllüyüm”, “Seçkinci değilim”, “Eleştiriye açığım” diye birer “Erdem anıtı” gibi ortada dolaşan adamların mutlaka bir sınamadan geçmesi gerekiyor.
Cevabını vermekte zorlandıkları bir soru ile karşılaştıklarında hâlâ demokrat, hâlâ kibar, hâlâ tahammüllü, hâlâ seçkincilik taslamayan bir tutum takınıyorlarsa, tamamdır.
Yok, eğer efendiliklerini bozuyorlar, sınıf ayrımcılığı yapıyorlar ve seçkincilik taslıyorlarsa...
Koyver gitsin...

Tayyip Erdoğan Tophane’yi bilir

BAŞBAKAN Erdoğan, dün yaptığı konuşmada “Yüzde 58 evet oyu da, yüzde 42 hayır oyu da vatan aşkıyla verilmiştir” dedi ve olayı bitirdi. En azından bazı yandaşlarından daha sağduyulu olduğunu kanıtladı. Teşekkür ediyoruz.
* * *
Erdoğan dünkü konuşmasında ayrıca, “Kasımpaşalıyım ama Tophane’yi de iyi bilirim” demiş.
Doğrudur, Erdoğan oraları gayet iyi bilir.
Nereden mi bilir? Anlatayım:
Henüz Refah Partisi’nin “Bize yüzde 7 derler” dediği dönemdi. Partinin ilk ciddi şahlanışı, Tayyip Erdoğan’ın Beyoğlu Belediye Başkan adaylığı döneminde gerçekleşti.
Erdoğan o seçimde Beyoğlu Belediye Başkanı olamamıştı ama ilçede Refah’ın oylarını yüzde 19’a çıkararak herkesi şaşırtmıştı.
O dönemde Tophane’de racon kesenlerin Erdoğan’a gönül verdikleri söylenir, buna dair anekdotlar anlatılırdı.
Bilmeyenler bilsin, bilenler de hatırlasın istedim.

Fark göremiyorum

-  Madem siz de hep kafa denklerinizi önemli makamlara getirecektiniz, o halde neden adalet ve hakkaniyet bayrağını elinizde dalgalandırdınız ki?
-  Madem siz de sesini yükseltenin haysiyetini iki paralık edecek malzemeleri hemen devreye sokacaktınız, o halde neden size yönelik komplolardan şikâyetçi oldunuz ki?
-  Madem siz de el altından size servis edilen gizli bilgileri kullanarak psikolojik savaşın bütün kirliliklerine prim verecektiniz, o halde neden size karşı yürütülen psikolojik savaşlardan yakınıp durdunuz ki?
-  Madem siz de sizden olmayanları devlet katlarına asla ve kata yanaştırmayacaksınız, o
halde neden zulüm edebiyatı yaptınız ki?

İstanbul için çılgın projeler

-  Sanat galerilerini kırmızı bölge içine almak...
-  Tophane kültürünü yaşatmak için eski kabadayılık raconunu öğreten kurslar açmak.
-  Bedri Baykam’ı Sivas’ta zorunlu ikamete mecbur etmek...
-  Sultanbeyli’den Nişantaşı’na teleferik sistemi kurup, adını “kardeşlik köprüsü” koymak...
-  “Mehmet Barlas’ın evinde ağırlanan devlet adamlarının heykelleri müzesi” açmak...
-  “Mahalleliler” ile “Enteller” için ortak yaşam alanları oluşturmak.
-  Kadir Topbaş’ı Ankara’ya, Melih Gökçek’i İstanbul’a başkan yapmak...

Beş adımda bir yazarın ayakta kalma kılavuzu

BİR: Hükümeti zora sokacak tatsız bir olayla ilgili olarak ilk yapılacak değerlendirme mutlaka “Bu bir münferit olaydır” olmalı.
İKİ: Argüman oluştururken, her şeyi Ergenekon’a ya da derin devlete bağlamak asla ihmal edilmemeli...
ÜÇ: Yüzde 58 alabildiğine yüceltirken, yüzde 42 alabildiğine küçümsenmeli...
DÖRT: Bir yazar bir gazeteden atıldığında “Kedidir kedi” falan diyerek geyik çevrilmeli.
BEŞ: Kemal Kılıçdaroğlu’ndan “komik bir figür” gibi söz edilmeli.

Yazının devamı...

Namuslu olacaksak

24 Eylül 2010

* * *

Madem namuslu olacağız.

Madem hakkaniyet duygusunu yitirmeyeceğiz.

O zaman Eser Karakaş’a soralım:

Eğer 27 Nisan Muhtırası’na destek çıkan bir köşe yazarı, “yazarlık meşruiyeti”ni yitirmiş oluyor ise...

O “Muhtıra”yı kaleme alan General’e madalya takan ve General’in altına süper lüks otomobil çeken Başbakan’ın durumu ne olur?

* * *

Bir Başbakan, kendisine muhtıra veren bir General’den hesap soramıyorsa...

Bir Başbakan, kendisine muhtıra veren bir General’e madalya takıyorsa...

Bir Başbakan, kendisine muhtıra veren bir General’in altına pahalı araba çekiyorsa...

Ve o Başbakan, bütün bunlara rağmen “demokrasi kahramanı” olabiliyorsa...

27 Nisan Muhtırası’na destek çıktığı iddia edilen köşe yazarı, neden meşruiyetini yitirmiş olsun ki?

Ama durun bir dakika!

Muhtıraya destek çıkan bir köşe yazarı, ancak bir şartla yazarlık meşruiyetini yitirebilir:

Eğer muhtırayı veren General’den hesap sormayan, bırakın hesap sormayı o General’i ödüllendiren Başbakan’ın da, Başbakanlık meşruiyetini yitirdiğini hep birlikte haykırabiliyorsak...

Erbakan Hoca’nın ısrarının 6 nedeni

BİR: Aldığı para cezalarını ideolojik ceza olarak nitelendirebilmek için partiye ihtiyacı var.

İKİ:
40 yıllık dava arkadaşlarını bir arada tutabilmek için partiye ihtiyacı var.

ÜÇ:
Bin yıllık alışkanlıklarını sürdürebilmek için partiye ihtiyacı var.

DÖRT:
Karizmasını kurtarmak için partiye ihtiyacı var.

BEŞ:
Oğlu Fatih’in geleceğini kurtarmak, Fatih’i genel başkan yapmak için partiye ihtiyacı var.

ALTI:
Oy arttırmak ya da iddiayı sürdürmek gibi bir dertten ziyade kişisel etkinliğini sürdürmek için partiye ihtiyacı var.

Bizde neden polisiye olmaz

BİR: Biz üşengecizdir, bir cinayeti tasarlamak ya da planlamak için gereken sabır yoktur bizde.

İKİ:
Bizde cinayetlerin çok ama çok büyük bölümü bir anlık öfke patlaması sonucudur.

ÜÇ:
Bizde maktulün yakın akrabalarına odaklandığın anda katili bulursun.

DÖRT:
Bizde en geçerli cinayet nedeni “kız meselesi”dir ve bu meselenin başka dillerde pek karşılığı yoktur.

BEŞ:
Bizde polisi yıllarca uğraştıran, bir türlü yakalanamayan, oyun seven seri katiller de çıkmaz. En son İzmir’de çıkanın hali pür melali ortada...

ALTI:
Bizde işin içinde “derin devlet” falan yoksa hiçbir cinayet, faili meçhul kalmaz.

YEDİ:
Bizde en yaygın cinayet nedeni, “Onun emmoğlu benim emmoğlunu vurmuştu” cümlesidir.

Enteller mahallenin kadınlarına laf atmış

İSTANBUL Tophane’deki sanat galerilerine yönelik vandal baskın hakkında en komik savunmayı AK Parti Beyoğlu Belediye Meclis Üyesi ya da adayı Biricik Suden yapmış.

Demiş ki:

“Sanat galerisinde içki içenler, mahallenin kadınlarına laf atınca mahalleli galeyana gelip galeriyi bastı.”

* * *

Nasıl olmuş böyle bir şey acaba?

Çağdaş sanat olaylarına meraklı olan entel tipler, mahallenin kadınlarına nasıl laf atmış olabilirler?

Acaba “Senin ontolojik tavrına kurban olayım” mı demişlerdir?

Ya da belki “Vay! Yürüyüşe bak! Tam enstalasyonluk!” diyerek laf atmışlardır.

İlahi Biricik Suden! Sen insanı öldürürsün...

Ne zaman şaşıracağım

İÇKİ içen, dans eden...

Badem bıyıklı olmayan...  Muhafazakârlığa prim vermeyen...

“Olanak/olasılık” gibi sözcükleri kullanan...

Hayatının herhangi bir bölümünde yolu “Milli Görüş”e ya da herhangi bir “cemaat”e uğramamış... Tercihen Alevi kökenli olan...

Bir bürokratı... Hükümetimiz ya da “Reis-i cumhurumuz”...

Şöyle esaslı bir makama atadığı zaman...

Biraz da gülelim

BİR fıkra sever olduğunu bildiğimiz Mehmet Barlas’a, kahramanı kendisi olan bir fıkra desteği...

Her hakkı mahfuz değildir, Barlas bu fıkrayı yazılarında serbestçe ve rahatça kullanabilir:

* * *

Mehmet Barlas, 12 Eylül günlerinde bir akşam Kenan Evren’le bir yemek masasındadır.

Sofraya enginar gelir.

Bizim şakacı Barlas, Evren’e dönüp şöyle der:

“Ah paşam ah, keşke enginar yerine Müjde Ar gelseydi...”

Eskiden Şimdi

ESKİDEN: Merkez medyada yayınlanan vicdanlı yazılar aranırdı...
ŞİMDİ: Aynı arayış yandaş medya için yapılıyor.

ESKİDEN: Merkezdekiler zulmü savunmak için bin dereden su getirirdi...
ŞİMDİ: Merkezin yeni sakinleri, zulmü savunmak için bin dereden su getiriyor...

ESKİDEN: Partiyi yönlendiren bağımsız İslamcı aydınlar vardı...
ŞİMDİ: İslamcı aydınları parti yönlendiriyor...

ESKİDEN: Merkez medyada yazan birinin sesi kesildiğinde İslami medya ona kapılarını açardı...
ŞİMDİ: Merkez medyada birinin sesi kesildiğinde İslami medyadan sevinç çığlıkları yükseliyor...

ESKİDEN: Bilinçli İslamcılar kendilerine “sağcı” denmesini hakaret gibi algılardı...
ŞİMDİ: Lafa “Biz sağcılar” diye başlamak neredeyse moda...

Yazının devamı...

Ben bir çakma Nişantaşılıyım

23 Eylül 2010

Bir şarkıcının son albümüne laf ediyorum, şarkıcı hemen tepki koyuyor: “Seni sonradan görme seni...”  

Bir İslamcı yazarın bir tezini eleştiriyorum, İslamcı yazar hemen patlıyor: “Seni gidi dönek seni...”

Bir laikçiye “Gittiğin yol, yol değildir” falan diyorum, laikçi hemen sallıyor: “Zaten senin ne olduğun belli değil...”

Bir profesöre gözünün üstünde kaşın var diyorum, profesör hemen defteri açıyor: “Ama sen de beyaz Türk olmaya çalışıyorsun...”

* * *

Bu kervana en son Mehmet Barlas da katıldı.

“12 Eylül zulmü”ne dair edebiyatın alıp başını gittiği, “Kenan Evren yargılansın” çığlıklarının atıldığı, “haksız yere idam edilenler” dosyalarının açıldığı şu günlerde...

Özgürlük şampiyonluğunu kimselere bırakmayan Mehmet Barlas’a sordum:

“12 Eylül’de Kenan Evren, askeri zodyakla sizin eve misafirliğe gelmiyor muydu?”

Cevap şöyle geldi:

“Sentetik Türk...”   

“Çakma Nişantaşılı...”

“O televizyondan bu televizyona geçmek senin için en büyük aşama...”

* * *

İşte buradan bir kez daha ilan ediyorum:

Evet, ben bir çakma Nişantaşılıyım.

Evet, ben bir sentetik Türk’üm.

Evet, iş değiştirmek hayatımdaki en büyük aşamadır.

Evet, ben bir döneğim.

Evet, ben bir sonradan görmeyim.

Söylenenler baştan sona doğrudur ve hatta az biledir.

Tamam mı Mehmet Barlas?

Anlaştık mı?

* * *

O zaman şimdi gel buraya...

Ve cevap ver:

12 Eylül’ün zulüm günlerinde sen Kenan Evren’i evinde ağırladın mı, ağırlamadın mı? Kenan Evren’e methiyeler düzdün mü, düzmedin mi? Askere selam durdun mu, durmadın mı?

Bu soruya doğru dürüst bir cevap vermek bu kadar mı zor?

Neden çıkıp da...

“Çok pişmanım çok” demiyorsun.

Pişman değilsen neden “Kenan Paşa altın kalpli bir adamdı” demeyi tercih etmiyorsun?

Hadi diyelim ki ikisini de diyemiyorsun, “Ben her devrin adamıyım kardeşim” deme cesaretini de mi gösteremezsin?

Tansel Çölaşan çok mu özgürlükçü?

ESKİ Danıştay Başsavcısı, Atatürkçü Düşünce Derneği yeni başkanı Tansel Çölaşan, “Evet” oyu verenler için “Hıyanet içindeler” falan demiş.

* * *

“Büyük Muhafazakâr Sünni İttifak” için...

O kadar da hoşgörülü değiller, o kadar da özgürlükçü değiller, o kadar da değişimci değiller falan diye yazıp duruyorum.

Peki “Tansel Çölaşan zihniyeti” çok mu özgürlükçü, çok mu hoşgörülü, çok mu değişimci?

Tabii ki hayır...

Zaten bizim sorunumuz bu...

“Yüzde 58”, değişimci ve özgürlükçü imiş gibi yapmasına rağmen kümelendiği kentlerde ağır bir muhafazakâr hava estirir.

Buna mukabil...

Tansel Hanım gibiler ise bırakın “değişimci” ya da “özgürlükçü” imiş gibi yapmayı...

Hoşgörüsüzlüğü, anlayışsızlığı, değişime direnmeyi, statükoyu korumayı, demokrasi değerlerine mesafe koymayı çağdaşlığın doğal tezahürü zanneder.

Bu da bizim memleketin en büyük dramıdır.

Mühim olan nedir?

AK Partili olabilirsin, CHP’li olabilirsin, Tayyip Erdoğan’a meftun olabilirsin, Kemal Kılıçdaroğlu’nu beğenebilirsin, liberal olabilirsin, İslamcı olabilirsin, solcu olabilirsin, ülkücü olabilirsin, demokratım diye böbürlenebilirsin, çağdaşım diye gururlanabilirsin...

İster kıyıdakilerden ol, ister Anadolu’nun göbeğinden...

Hiç fark etmez.

Bunların hepsi ama hepsi hikâyedir.

Mühim olan şunlardır:

* * *

-  Sen türbanlı bir kadın gördüğünde yüzünü buruşturanlardansan ya da içki içene “mahalleli” saldırısı düzenlenmesi karşısında gık’ını çıkarmıyorsan, ne olursan ol hoşgörüsüzün tekisin.

-  “Bizimkilerinin vesayeti iyiydi ama sizinkilerin vesayeti kötü” demek yerine “Her türlü vesayet ayağımın altındadır” demiyorsan, ne olursan ol vesayetçinin tekisin.

-  Sen ifade ve söz söyleme özgürlüğünden sonuna kadar yararlanırken, başkalarının ifade ve söz söyleme özgürlüğünden yararlanamamasını bırak mesele etmeyi, alkışlıyorsan, ne olursan ol kendine demokratın tekisin.

-  Kendi yaşam tarzına yönelik olası baskılar karşısında sesini gayet gür bir şekilde çıkarırken, başkalarının yaşam tarzına yönelik fiili baskılara destek çıkıyorsan, ne olursan ol çifte standartçının tekisin.

-  Bir zamanlar seni hapislerde çürütenlerden bugün intikam almak için ayağa kalkarken, bugün başkalarının hapislerde çürütülmesine sadece “Birtakım hukuki sorunlar” deyip geçiyorsan, ne olursan ol vicdansızın tekisin.

Çok şükür

STAR Gazetesi yazarı Mustafa Akyol, ortaya attığım “Muhafazakâr Sünni İttifak” tezine itiraz eden bir yazı yazmış.

İçinde bir tane bile “çakma”, “Nişantaşı”, “dönek” gibi sözcüklerin geçmediği, baştan sona tezi tartışan bir yazı.

Yani söyleyeni değil, söyleneni ele alan bir yaklaşım.

“Şükür yarabbi” diyor ve Mustafa Akyol’a teşekkürü bir borç biliyorum.

Ruhi Su için

NABİ Avcı derdi ki:

“Türküleri bir kere Ruhi Su’dan dinlersen, başkalarından dinleyemezsin.”

Gerçekten de öyle...

Ruhi Su’nun türkü söyleyişindeki abartılı sertliğe, başkaldırıya, isyana kendinizi bir kere kaptırırsanız, başkalarının türkü söyleyişi pek “sade suya tirit” gelmeye başlar.

Bugünlerde kendimi yeniden Ruhi Su türkülerine kaptırmışken ve Ruhi Su’nun ölüm yıldönümü nedeniyle belirtmeden geçemedim.

Hadi anlaşalım

BİR: Turgut Özal öldürülmemiştir, eceliyle vefat etmiştir.

İKİ: Adnan Menderes’in katiller tarafından hunharca asılması, onu “demokrasinin parlak yıldızı” yapmaz.

ÜÇ: Bir suçlamanın içinde “yavşak” sözcüğünün geçmesi, o suçlamayı doğrudan haklı ya da haksız kılmaz.

DÖRT: Bazen bir muktedirin etrafını saranlar, o muktedirin adını kullanarak her türlü zulme imza atabilirler.

Yazının devamı...

Çekil aradan liberal

21 Eylül 2010

- Alevi meselesinde önyargılı...

- Avrupa Birliği konusunda mütereddit...

- Gündelik hayatta toleranssız...

Bir büyük “Sünni Muhafazakâr İttifak” var.

Bu ittifak...

Tayyip Erdoğan’ın liderliğinden de, olup bitenden de gayet memnun görünüyor.

* * *

Şimdi eğri oturup doğru konuşalım:

Bu ittifakın içinde yer alan geniş kitleleri...

Açılımlar, büyük değişimler, ezber bozmalar, Kürt sorununun demokratik çözümü, Alevilere haklar verilmesi, darbelerle hesaplaşma girişimleri, Ermenilerle tarihi barış falan mı motive ediyor?

Yoksa temel motivasyonu, “Yıllarca hor görülen, itilip kakılan muhafazakâr hayat tarzının itibar kazanması” mı sağlıyor?

Yani kitlelerdeki temel duygu, “Bu zamana kadar hep onlar kazandı, şimdi sıra bizde” duygusu mu?

* * *

Bu soruların cevapları, bir türlü gerektiği kadar belirginlik kazanamıyor.

Çünkü...

“AK Parti’nin ideolojik aygıtları” haline gelen liberaller, doğru cevapların ortaya çıkmasına engel oluyorlar.

Nasıl mı?

Şöyle:

Mesela biz tam, “Sünni Muhafazakâr İttifak”a, “Bazı Anadolu şehirlerindeki tek tipçi, ağır muhafazakâr iklimi” soruyoruz...

Bir bakıyoruz muhafazakârlardan rol çalan liberaller atılıp, “Bırakın şimdi bu işleri...” falan diyorlar.

Mesela biz tam, “Sünni Muhafazakâr İttifak”a, “YÖK’ün kaldırılmamasını neden mesele etmiyorsunuz?” diye soruyoruz.

Bir bakıyoruz muhafazakârlardan rol çalan liberaller, “Sıra ona da gelecek... Sıra ona da gelecek” falan diyerek muhafazakârlar adına cevap veriyorlar.

* * *

AK Parti’nin ideolojik aygıtı haline gelen liberallerin araya girmesi nedeniyle “Sünni Muhafazakâr İttifak”ın...

Ne Alevilere karşı geliştirdiği kuşkuyu sorgulayabiliyoruz, ne de Ermeni meselesinde ne denli hoşgörülü olabileceğini görme şansı yakalayabiliyoruz.

Yani demem o ki...

Şu liberaller aradan çekilse de...

AK Parti şemsiyesi altında toplanan “Kutsal İttifak”ın kutsallarını, helallerini, haramlarını doğru dürüst bir öğrenebilsek...


Kimse sormuyor bari ben sorayım

BİR: Başbakanımızın bir akrabası tarafından yönetilen ATV adlı televizyon kanalında yayınlanan bir dizideki “eşcinsel yatak sahnesi”, neden muhafazakâr basınımızda şöyle esaslı bir patırtının kopmasına neden olmadı acaba?

İKİ: Kenan Evren ve arkadaşlarının yargılanma ihtimalinden söz edilirken neden Mehmet Barlas’ın da yargılanma ihtimali gündeme getirilmiyor acaba?

ÜÇ: Aksiyon filmlerinin doğal platosu olan New York denilen kentte, bir Türk filmi için çekilen kıytırık bir araba yakma sahnesinin bütün gazetelerimize “Mahsun New York’u ateşe verdi... Bütün New York bunu konuşuyor...” falan diye haber olması hangi kompleksin ürünü acaba?

Taraf’taki yazıya cevap

TARAF ’ta yazı yazan Ayhan Aktar adlı şahıs, dünkü yazısında bana ağır hakaretler etmiş.

Baştan sona müptezel bir yazı...

Bütününü konu etmeye gerek yok.

Ancak yazının sonunda yer alan bir konuya değinmekle yetineceğim.

Ayhan Aktar, benim gibilerin kaça satın alındıklarını merak ettiğinden dem vurmuş.

Madem “piyasa”ya bu denli merak sarmış durumda, o halde kendisine kötü haberi vereyim:

“Dikkat çekmek için kafayı ne kadar çıkarırsan çıkar, sen beş para etmezsin”.

‘Cemaatsiz’ olmanın avantaj ve dezavantajları

-  Tamam, makam ve mevkiini kaybettiğinde bırak arkandan gözyaşı dökülmesini, her taraftan “Oh olsun” sesleri yükselir ama yine de kafanı yastığına koyduğunda için rahat eder.

-  Tamam, etrafında “Helal olsun sana, döktürmüşsün yine” demeye ayarlı bir tayfan olmayabilir ama savunduğun bir düşünce nedeniyle kimseye hesap vermemenin de keyfini sürersin.

-  Tamam, bir gün öyle, bir gün böyle laflar ederek istikrarsız bir görüntü çizersin ama sonuçta her sabah aynı hedefe bıkıp usanmadan laf geçirme mecburiyeti türünden bir zillete de katlanmamış olursun.

-  Tamam, kendi kaderini seçimlerin kaderine bağlamayarak herhangi bir mevzii falan elde etmezsin ama hiçbir seçimin sonucu da senin karalar bağlamana ya da zil takıp oynamana neden olmaz.

-  Tamam, Cumhurbaşkanı ya da Başbakan uçaklarına binip bir beyanatın muhatabı falan olmazsın ama sonuçta Cumhurbaşkanı ve Başbakan gezilerinin fena halde sıkıcı geziler olduğunu söyleme hakkın olur.

Bir acemi âlemlere akarsa

HABERTÜRK yazarı Esin Övet’in “Siz Uyurken” adlı harika formatından esinlenerek yazıyorum:

Geçen gece siz uyurken ben âlemlere aktım.

İşte hasar tespit raporu:

* * *

-  Saat 23.00: Nişantaşı Park Şamdan’da “güneşin sofrasında/dostların arasında” sakin bir yemek... Yan masadaki saygın beyefendiler ve hanımefendilerle selamlaşma... Sıkıntının basması.

-  Saat 24.00: Sihirli parmakların sihirli dokunuşlarıyla tarihinin en güzel dekoruna kavuşan mahallemizin Salomanje’sinin açılış partisinde medya dedikoduları yapmaca... Sıkıntının hafiften artışı...

-  Saat 01.10: Teşvikiye Camii’nin bitişiğindeki The House Cafe’nin son müşterilerine eklemlenip kahve içmece... Sıkıntının esareti...

-  Saat 02.00: Şuursuz bir şekilde Asmalımescit’e uzanıp “Buralar amma da kalabalıkmış” geyiğine sarmaca... Sıkıntının ayyuka çıkması...

-  Saat 03.00: “Ben artık eve gitmeliyim” diye sayıklamaca... “Dur yahu, daha yeni geldik” şeklinde itirazlara maruz kalmaca... Sıkıntıdan patlama aşaması...

-  Saat 04.00: Eve gelir gelmez “Evim evim güzel evim” tiradını attırıp “Ben artık çaptan düştüm sanırım” diye sayıklamaca...

Yazının devamı...