"Ahmet Hakan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ahmet Hakan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ahmet Hakan

‘Av Mevsimi’ni hiç sevmedim

5 Aralık 2010

-  Film bazen gönül telimizi titretmeyi deniyor ama olmuyor... Bazen bir meselesi varmış gibi yapıyor ama meselesi yok... Bazen karakterlerin derinliğine inme iddiasıyla yükseliyor ama bu iddia da kısa sürede sallanıyor... Sonuçta elimizde kalan bir “çakma CSI” oluyor, fazlası değil.
-  Karakterler oturmamış, öykü inandırıcılıktan uzak...
-  “Usta oyuncu” ilan edilmenin ağır baskısı altında kalarak gitgide daha çok kasmaya başlayan Şener Şen, bu filmde en kötü performanslarından birini sergilemiş. “Kabadayı”dan bile daha kötü.
-  Cem Yılmaz fena değil ama söylendiği kadar üstün biar performans sergilemiyor. Hatta filmin en beğenilen “şarkı söyleme” sahnesinde müsamere havası, tavan yapıyor. Hele öteki dünyaya göçerken kestiği rol, resmen komik...
-  Çetin Tekindor ne yapsın? Ne kadar gayret etse de oturmamış bir rolü canlandırıyor olmaktan kaynaklanan sorunların pençesinde kıvranmak durumunda.
-  Filmdeki silahlı çatışma sahneleri çocukların oyuncak tabancalarla oynadığı oyunlara benziyor. Kovalamaca sahneleri gülünç ötesi...
-  Büyük oynamalar, büyük tiratlar, büyük sözler, büyük replikler... Az sonra Yıldız Kenter de sahne alacak hissi yaratan bir tiyatro havası var filmde...
-  Bütün bunların üstüne filmin olağanüstü gazlanmasını, yönetmenin tevazu ile karışık kibrini, Şener Şen’in burnundan kıl aldırmamasını, abanılan kampanyayı, film için bütün silahların ortaya sürülmesini falan koyalım... Böylece neden “Sevmedim” değil de “Hiç sevmedim” dediğim daha iyi anlaşılabilir.

Tükürürüm böyle sanatın içine

ŞÜKRAN Moral adlı bir performans sanatçısı, bir galeride yüz kişinin önünde bir kadınla seks yapmış.
Ardından da şöyle demiş:
“Dileyen böyle sanatın içine tükürebilir”.
Peki o zaman Şükran Moral’ın tanıdığı haktan yararlanarak, Melih Gökçek’in tarihe geçen cümlesini söyleyeyim:
“Tükürürüm böyle sanatın içine”.
* * *
Aslında Şükran Moral’ın “Dileyen böyle sanatın içine tükürebilir” diyerek meydan okumasının bir sebebi var.
Çünkü o da çok iyi biliyor ki...
Fazla şaşırtan, tabu yıkıcı, şoke edici, içinde bolca seks bulunan her türlü performans, sanat adına hiçbir şey ifade etmese de bir tür dokunulmazlığa kavuşuyor.
Dünyanın her yerinde bu tür performanslara laf edilmiyor, edilemiyor. “Gık” bile denilemiyor.
Sıkıysa denilsin!
“Geri kafalı”, “muhafazakâr”, “tabucu” ilan edilivermek işten bile değildir.
Eh, kim ister ki bunu...
O nedenle içinden tükürmek geçenler bile “Tükürürüm” demek yerine, “Çok şaşırtıcı”, “Sarsıyor”, “Şoke ediyor” falan diye selamlamaktan kendilerini alamıyorlar.
* * *
İtiraf etmeliyim ki ben derinlemesine pek çakmam bu işlerden.
Ama çaktığım bir şey var:
Bir performans, içinde bolca seks barındırıyor, şoke edici unsurlar içeriyor, tabu deviriyor diye otomatikman ne “büyük sanat eseri” olur, ne de eleştiriden münezzeh sayılır.
Tabii ki tersi de mümkün değildir.
Yani demem o ki:
“Ama bana muhafazakâr, tutucu, tabucu derler” diye korkmadan, çekinmeden “sanat çıplak” diye haykırmasını becerebilmeliyiz.

Gülünesi şeyler

-  Devlet Bahçeli’nin “badem bıyıklılar ordusu” benzetmesi...
-  Zaytung’daki “Aralık ayına gelinmesine rağmen başlamayan soğuklar nedeniyle kış mevsimi önümüzdeki seneye devretti” esprisi...
-  Başbakan Erdoğan’ın İsrail’deki yangının söndürülmesi için uçak göndermesini “İnsani ve İslami bir görev” olarak nitelemesi...
-  Devlet Bakanı Egemen Bağış’ın WikiLeaks yerine Tommiks, Teksas okumayı öğütlemesi...
-  Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “Aynaya bakıyorum ve tehlikeli bir adam görmüyorum” şeklindeki demeci...
-  Cengiz Çandar’ın, Başbakan Erdoğan’ın “masum insanların bulabileceği bir öfke enerjisiyle” gürlediğini yazması...
-  AK Parti’nin WikiLeaks belgeleriyle ilgili oluşturduğu komisyonun başına Abdülkadir Aksu’yu getirmesi...

Fetva verdim

BİR iktidar, türban protestosu yapanlara karşı sonuna kadar empati geliştirir, “Aman kıllarına zarar gelmesin” der ve müdahale seçeneğini aklına getirmez iken...
YÖK’ü ve rektörleri protesto eden öğrencilere karşı...
Hoyratlığı, sert müdahaleyi, biber gazıyla perişan etmeyi, gözaltına almayı, İstanbul’a sokmamayı, göz açtırmamayı ilk seçenek olarak değerlendiriyorsa...
O iktidarın demokratlığının kendine demokratlık olduğunu yazmak, İslam fıkhına göre en azından farz-ı kifayedir.

Bu neyin işareti

YAPTIĞIM küçük teknik hatalar nedeniyle düzeltme yapmaktan neredeyse helak olacağım.
Çaptan düşme emaresi mi yoksa tatil ihtiyacının dışavurumu mu, bilemedim.
Neyse...
Dün “Osman Nejat” yerine “Ali Sadi” yazdığım için özür diledim. Bugün de “Cenk Açık” yerine “Cenk Öz” yazdığım için özür diliyorum.
Cenk Öz de nereden mi çıktı? Cenk Öz, Hürriyet’teki editörümün adıdır.

Bir köşe yazarının etkin pişmanlıkları

-  Keşke her elime aldığım kitabı, “ille de bitireceğim” diyerek sonuna kadar okumaya kalkmasaydım.
-  Keşke hiç seyretmeyeceğim filmlerin DVD’lerini satın almasaydım.
-  Keşke yazı konusu etmeye değmeyecek tipler hakkında yazı yazmasaydım.
-  Keşke “Ayıp olur” demeden sıkıldığım filmlerin tam ortasında sinemadan pat diye çıksaydım.
-  Keşke “insan idare etme” adı verilen adı batası sanatta bu kadar hüner sahibi olmasaydım.
-  Keşke daha çok “hayır”, daha az “evet” deseydim.
-  Keşke daha fazla prensip geliştirmeyi başarsaydım.
-  Keşke namertlik yapacaklarını önceden tahmin edebildiğim tiplerle arkadaşlığımı kesebilseydim.

Yazının devamı...

‘Alçak’ ve ‘şerefsiz’ demenin etkisine dair

4 Aralık 2010

Buna göre:
Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, uluslararası bir toplantıda “Doğan Grubu’nun işi bitiyor, hisselerini satın” anlamına gelen bir laf etmiş.
Nereden baksan dört dörtlük bir skandal...
Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, konu gündeme gelir gelmez bir açıklama yaptı ve iddiayı yalanladı.
Ancak...
Bakan Şimşek yaptığı açıklamada “İspatlamayan alçaktır” demedi, “İftirayı atan şerefsizdir” demedi, “gürültü” çıkarmadı.
Sonunda ne oldu?
Ne olacak?
Bakan’ın açıklaması, “etkili” bulunmadı, “inandırıcı” bulunmadı.
Hatta bazı meslektaşlarımız Şimşek’in açıklamasının hafifliğine dikkat çekerek “iddia”nın doğru olma ihtimalinin yüksek olduğunu bile yazdılar.
* * *
Açıklamasının yarattığı etkinin hayli düşük kaçtığını gayet iyi bir şekilde kavrayan Bakan Mehmet Şimşek, tuttu yeni bir açıklama yaptı.
Bu kez Başbakan Erdoğan’dan ders almış gibiydi:
“Söylenenlerin alayı iftira” dedi.
“Bu iddiayı ortaya atan alçaktır” dedi.
“İspatlarsanız koltuğumda bir gün bile durmam” dedi.
“Doğan Grubu’na karşı özel bir husumetimiz yok” dedi.
* * *
Gelelim kıssadan hisseye...
Demek ki neymiş?
Bu memlekette inandırıcı ve etkileyici olmak için, “İspatlayamayan şerefsiz ve alçaktır” çekmek bir zorunlulukmuş.

Taraf’ın matbaa borcu

TARAF Gazetesi her durumda askere karşı, bazı durumlarda da Başbakan’a karşı dik duruş sergiliyor.
Özellikle gazetenin başındaki ismin yazıları, bir tür “rest çekme destanı” gibi. “Askere de posta koyarız, Başbakan’a rest çekeriz” türü fiyakalı yazılar...
* * *
Ama “Gazeteciler.com”da Cenk Öz imzalı bir yazıda verilen bir bilgi ve sorulan sorular, bu fiyakayı bozacak cinsten.
Cenk Öz önce şu bilgiyi veriyor:
“Taraf Gazetesi bugüne kadar hükümetle yakın ilişki içinde olan büyük medya gruplarının tesislerinde basıldı”.
Ardından da Ahmet Altan’a soruyor:
-  Taraf Gazetesi’nin matbaa işlerinden dolayı bu gruplara borcu ne kadar?
-  Bu borçları tahsil etmeye çalışan medya gruplarına karşı bizzat Ahmet Altan, Taraf’ın sürdürdüğü yayın politikasını bir pazarlık aracı olarak kullanmış mıdır?
-  Alacaklarını tahsil edemeyen medya gruplarına, ‘Bir el devreye girdi/Taraf’ın basımını engelledi’ türü tehditlere yeltendi mi?
Bu soruların cevaplanması gerekiyor.
Çünkü bu sorular cevapsız kalırsa, Taraf Gazetesi’nin hükümet yanlısı medyayı, “Bizden alacaklarınızı isterseniz biz de sizi ‘Taraf’ın basımını engelleyen karanlık el’ olarak itham ederiz” diye tehdit ettiği ithamı ortada kalmış olur.

AK Parti’ye düşen görev

İSRAİL’DE büyük yangın çıkmış. 40’tan fazla kişi yanarak can vermiş. Hükümet İsrail’e yardım eli uzatmış...
Ve bu bilgiler, hükümete yakın bir internet sitesinde haber olarak yayınlanmış.
Buraya kadar her şey normal...
Ama bu haberin altına yazılan okur yorumları, hiç de normal değil.
* * *
Kimi “Yanarak ölen Yahudilere hiç üzülmedim” diyor.
Kimi “Başbakan yardım talimatı vererek yanlış yaptı” diyor.
Kimi “Bir hayvan dahi acı çekse üzülürüm, buna üzülmem” demiş.
Kimi, “Bırakın tatlı su Müslümanlığını artık. Kâfire karşı izzetli, mümine karşı merhametliyiz” demiş.
Kimi “Bu Allah’ın İsrailoğullarına verdiği bir afettir. Sonun başlangıcıdır. Tarihte tüm azgın kavimler bir biçimde helak olmuştur” demiş.
* * *
Bunlar apaçık ırkçı yorumlar.
Yeni 6-7 Eylül olaylarını tetikleyecek potansiyele işaret eden tehlikeli yorumlar.
AK Parti hükümetinin İsrail politikasının, taraftarlarından bir kısmında böylesi ırkçı sapmalara yol açtığı görülüyor.
O zaman AK Parti hükümetine bu sapmalarla mücadele etme görevi düşmektedir.
“İsrail’e çakarak puan kazanma”nın tadı, bu tür sapmalarla mücadele etmeye engel olmamalıdır.

Şu üç cümleyi artık duymak istemiyorum

1- Çincede kriz ve fırsat sözcükleri aynıdır: Gerçekten de Çincede kriz ve fırsat aynı sözcükle mi ifade ediliyor? Bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey varsa o da şudur: Ekonomik krizin başımıza bela ettiği bir cümledir bu... Krizi fırsata çevirmek isteyenleri gaza getirmek için o kadar çok kullanıldı ki, artık sadece olumsuz etki yaratıyor.
2- Duran saat bile günde iki kere doğruyu gösterir: Beklemediği kişiden işittiği doğru karşısında kendisini rahatlatmak isteyen cingözlerin tutundukları cümle... “Adam haklı beyler” demeyi kendilerine yediremeyenler, “duran saat” benzetmesiyle durumu idare etmeye çalışıyorlar. Bu nedenle hakkaniyetsizlerin sığınağı gibi...
3- Abdestimden şüphem yok ki namazımdan şüphem olsun: Bir kere söylense enteresan bulunabilir, iki kere söylense idare edilebilir... Ama her defasında hep aynı deyime başvurulursa en başta deyime haksızlık edilmiş olur. Mesela arada “Çiğ yemedim ki karnım ağrısın” dense...

İsimleri karıştırmışım

DESTURSUZ magazin bağına giren bir yazarın başına ne gelirse, benim de başıma o geldi.
Magazin dünyasının ünlü isimlerinin çocuklarının adını karıştırmışım.
Dünkü yazımda Ali Sadi’yi, Cem Özer/Nurgül Yeşilçay çiftinin oğlu olarak yazdım.
Oysa Ali Sadi, Mehmet Ali Erbil/Tuğba Coşkun çiftinin oğlunun adıdır.
Cem Özer/Nurgül Yeşilçay çiftinin oğlunun adı ise Osman Nejat’tır.
Düzeltip özür diliyor, hem Ali Sadi’ye, hem de Osman Nejat’a uzun ömür diliyorum.
Bu arada dersimi aldım, ediyorum ezber:
Gülben Ergen/Mustafa Erdoğan çiftinin oğlunun adı Atlas’tır, Deniz Akkaya’nın kızının adı Ayşe’dir, Okan Bayülgen’in kızının adı İstanbul’dur, gerçi büyüdü ve kimse karıştırmıyor ama ben yine de yazayım Hülya Avşar’ın kızının adı Zehra’dır, Kaya-Feraye çiftinin oğlunun adı Kaya’dır...

Bir film, üç yorum

Müjdat Gezen’in başrolde yer aldığı “Memlekette Demokrasi Var” filmi hakkında şu üç yorumu peş peşe okuyalım:
-  BİR: “Senaryo son derece başarılı... Karakterler büyük bir ustalıkla seçilmiş, sanatçılar da müthiş bir doğallığı yakalamış oldukları için zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz”. (Ruhat Mengi. Vatan Gazetesi)
-  İKİ: “Ortaya ne çıkmış? Televizyon filmi tadında son derece demode bir yapım... Klişe diyaloglar, abartılı oyunculuklar, akmayan bir hikâye”. (Uğur Vardan. Radikal Gazetesi)
-  ÜÇ: “Neresinden tutsanız elinizde kalacak kadar içi boş. Recep İvedik’in gaz çıkarması ne kadar komikse, bu filmde de o türden komiklikler var”.
(Ali Koca. Zaman Gazetesi)
* * *
Biri “övgüye boğan”, biri “soğukkanlı eleştiren”, diğeri ise “yerin dibine batıran” bu üç yorumu okuyunca şöyle dedim:
Allah sadece tek yoruma maruz kalan sinema seyircisine acısın. İyi ki memlekette demokrasi var.

Yazının devamı...

Neden esip gürlüyor

3 Aralık 2010

-  Esip gürlüyor çünkü: Akşam televizyonları başında kendisini “Helal olsun... Nasıl da çaktı lafı” diye hayranlıkla seyredeceklerin, halkımızın kahir ekseriyetini oluşturduğunu biliyor.
-  Esip gürlüyor çünkü: Esip gürleyince büyük bir haksızlığa maruz kaldığını kanıtlamış olacağını düşünüyor.
-  Esip gürlüyor çünkü: Esip gürlemesini yadırgayanları, oy sayısı bakımından “hesaba katılır” bulmuyor.
-  Esip gürlüyor çünkü: Yaptığı genel mıntıka temizliğinin ardından kendisine şöyle okkalı cevaplar gelmeyeceğinin acayip farkında.
-  Esip gürlüyor çünkü: Diğer bütün sesleri, ancak bu şekilde bastırabileceğine kesin iman etmiş durumda.
-  Esip gürlüyor çünkü: Esip gürlemezse “Daha önce çeşitli mercilere esip gürlüyordun, söz konusu ABD olunca nasıl da alttan alıyorsun” denilebileceğini gayet iyi biliyor.

Onur Öymen’e politika dersinden sıfır verdim

Hürriyet’in muhabir ruhunu hiçbir zaman kaybetmemiş yazarı Yalçın Bayer, bir uçak seyahatinde CHP’li Onur Öymen’le karşılaşmış.
Sohbet etmişler.
Konu: WikiLeaks belgelerine Başbakan Erdoğan’ın gösterdiği tepki...
Onur Öymen, Başbakan Erdoğan’ın belgelere yönelik tepkisini hiç beğenmemiş.
Bunun üzerine Yalçın Bayer sormuş: “Peki Başbakan’ın tepkisi nasıl olmalıydı?”
Onur Öymen’e göre Başbakan şunları söylemeliymiş:
“Bu raporları dikkatle değerlendireceğiz. Bizim gerçeklere aykırı bulduğumuz ve paylaşmadığımız iddialar hakkındaki görüşleri ayrıca kamuoyuna açıklayacağız. Bakanlar ve bazı kişilerle ilgili yolsuzluk iddialarını da inceleyerek gerekli cevapları zamanında vereceğiz. Bu konuda büyükelçiliğin bazı kaynaklar tarafından yanıltıldığı izlenimindeyiz”.
* * *
Bu cümleler, Onur Öymen’in politika denilen olgudan ve halkın nabzını tutmak meselesinden zerre kadar çakmadığının bariz bir kanıtı gibi.
Sadece şu kadarını söyleyeyim:
Eğer Başbakan Erdoğan, Onur Bey’in söylediği cümleleri söyleseydi, yapılacak ilk seçimde yenilgiyi tadardı.

ABD Elçisi’ne kıyak: Al sana benden kripto

WIKILEAKS belgelerinden öğreniyoruz ki...
Türkiye’de görev yapan Amerikan diplomatları AK Parti’yi üçe ayırmışlar.
Buna göre AK Parti...
Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç gibi dindarlardan, Cemil Çiçek, Kürşad Tüzmen gibi milliyetçilerden ve Reha Denemeç, Şaban Dişli gibi pragmatistlerden oluşuyormuş.
Bu tasnif, ne zaman yapıldı bilmiyorum.
Ama bildiğim bir şey var.
AK Parti’yi, özellikle ilk dönemlerinde dokuza ayırma modası vardı.
Şöyle ki:
“Erdoğancılar”, “Milli Görüşçüler”, “Radikaller”, “Liberaller”, “Vitrine konanlar”, “Pragmatistler”, “Gülcüler”, “ANAP’tan gelenler”, “Milliyetçiler”.
* * *
Sonra acayip şeyler oldu:
Latif Abi gitti, Gül Çankaya’ya çıktı, milliyetçi ekip dağıldı, radikaller uzaklaştırıldı, Bülent Arınç arıza çıkarmaktan vazgeçti, pragmatistler biat etti...
Yani...
Zaman geçti, dönem değişti...
Öyle oldu, böyle oldu...
Ve AK Parti’de herhangi bir ayrımın ne manası, ne de karşılığı kaldı.
İşte buraya yazıyorum, dileyen Amerikan diplomatı not alıp Washington’a kripto olarak yollayabilir:
AK Parti, tepeden tırnağa bir Tayyip Erdoğan partisi haline gelmiştir.
Grup, hizip, ekip, sivrilmiş isim falan hak getire durumundadır yani...

Âlemin tozu dumanı

-  Cem Özer, tiyatro sahnesinde Pir Sultan Abdal’ı canlandırıyormuş... Benimse aklımda şu soru var: Herhangi bir Türk seyircisi, Ali Sadi’yi, Nurgül Yeşilçay’ı, Bebek Kave’yi, motosikleti falan unutup Cem Özer’in canlandırdığı Pir Sultan Abdal karakterine nasıl konsantre olacak?
-  Nahide’de Belkıs Özener fırtınası esti. Gönül Yazar da ikramiyeydi. Bir de bomba haber var: Ümit Besen önümüzdeki salı Nahide’de sahne alıyor.
-  “Av Mevsimi” vizyonda... Sinema eleştirmenleri ilk yorumlarını yapmışlar. Bu yorumlarda benim dikkatimi gönül okşayıcı lafların arasına sıkışıp kalmış olan “Biraz sıkıcı mı ne?” türü tepkiler çekti.
-  Tiyatrocular, en acılı günlerinde sahneye çıkmalı mıymış, çıkmamalı mıymış? “Son günlerin en heyecanlı tartışması” diyorlar bu bayatlamış, ıcığı cıcığı çıkmış tartışmaya... Madem öyle o zaman “Mankenden oyuncu olur mu, olmaz mı?” tartışması neden yeniden alevlendirilmiyor?

Üç soruluk vicdan testi

BİR: Eğer Amerikan diplomatlarının dedikodularını dayanak yaparak sağa sola iftira atmak caiz değilse... Bir haham bozuntusunun üfürüklerinin manşetlere taşınarak sağa sola iftira atılması caiz midir?
İKİ: Eğer Amerikan diplomatlarının dedikodularından yola çıkarak Başbakan’ın dünürü Sadık Albayrak’ın onurunu çiğnemek ayıp ise, her türlü dedikodunun üstüne atlanarak hapse atılan Mehmet Haberal’ın çiğnenen onuru ne olacak?
ÜÇ: Eğer Amerikan diplomatlarının dedikoduları için “Bunların haber değeri bile yoktur” diyeceksek, Ergenekon sanıkları hakkında ortaya atılan her türlü dedikodu neden manşetlere taşındı?

İşte paşam yeni Türkiye

-  İktidarın kıl olduğu hâkimler, uydurma ihbarlarla otel odalarında polis baskınına uğruyorlar.
-  Her türlü iddiaya “İspatlamazsan şerefsizsin” diye yanıt veriliyor.
-  Başbakan’la ilgili iddialara tek satır olsun yer vermeyen gazeteler, Başbakan’ın o iddialar hakkındaki yanıtını 8 sütundan sürmanşet olarak veriyorlar.
-  İktidarı protesto eden üniversite öğrencilerine hapis cezası veriliyor.
-  Belediye başkanları, duvara kendi aleyhinde yazı yazan gençlere, “görsel kirliliğe sebebiyet vermek” gerekçesiyle dokuz bin küsur lira ceza yazdırtıyorlar.
-  Yumurtalı protestoya katılanlara terörist muamelesi çekiliyor.
-  Katillere kanaat önderi muamelesi yapılması olağanlaşıyor.

Yazının devamı...

Küresel mağdur olacaktı, olamadı

2 Aralık 2010

“Yıkılması arzu edilen kişi” hakkında, her türlü “sallama” ve “üfürük” bir yıkım malzemesi olarak kullanılırdı.
Hele o “sallama” ve “üfürük”, Amerikan kriptolarında yer almışsa...
Galeyana gelinirdi, etekler zil çalardı.
Ağızlar doldurularak “Koskoca Amerikalı yalan mı yazacak birader?” denirdi.
Sanki bir “mahkeme kararı” çıkmış gibi davranılırdı.
“Amerikan üfürüğü”, bir tür “kanıtlanmış suç” muamelesi görürdü.
Ve böylece...
Mağduriyete mağduriyet katılırdı.

* * *

Ama bu durum da değişti.
İşte bakın!
“Amerikan gizli belgeleri” ortada... Acayip seksi ithamlar ortada... “Sallamanın daniskası” ortada... “Üfürüğün feriştahı” ortada... Manşet üstüne manşet atılacak yıkım malzemeleri ortada...
Ama gelin görün ki...
Gazeteler manşet atmadı. Televizyonlar ihtiyatla yaklaştı. MHP, iddiaları elinin tersiyle itti. Hatta CHP bile, “Biz bu iddialara kanıtlanmış suç muamelesi yapmayız” dedi. Amerikan yönetimi ise son derece mahcup... Adamlar özür üstüne özür dilemekten helak olmuş durumdalar.
Kısacası...
Çok ciddi bir tutum değişikliği devrede...

* * *

İyi de oldu.
Çünkü...
Ortada herhangi bir “belge”, herhangi bir “kanıt” yoksa...
Sallayan ya da üfüren ister kahvehane ahalisi olsun, ister ABD’li diplomat...
Hiçbir şey değişmez.
Sallama sallamadır.
Bir üfürüğün Amerikan kriptolarına girmiş olması, onun “dört başı mamur bir üfürük” olduğu gerçeğini değiştiremez.

* * *

Ama benim asıl sormak istediğim soru şu:
Aşırı ihtiyata, abartılı temkine, gösterilen özene, dilenen özre karşın...
Başbakan Tayyip Erdoğan, dün neden esip gürledi?
Eller vicdanlara gitsin ve cevap verilsin lütfen:
Gazeteler, iddiaları manşetten mi çaktılar?
Televizyonlar, iddialardan destanlar mı çıkardılar?
Siyasetçiler, iddiaların üstüne “mal bulmuş Mağribi” gibi mi atladılar?
Amerikan yönetimi, Tayyip Erdoğan’ı “küresel mağdur” haline getirecek bir tutum mu sergiledi?
Böyle mi oldu?

* * *

Tabii ki böyle olmadı...
Başbakan Erdoğan, bu sefer hem küresel, hem de yerel anlamda mağdur olma şans ve imkânından mahrum kaldı.
Oysa o, eteklerdeki taşların dökülmesini bekliyor, ispatı imkânsız iddiaların üzerine atlanmasını hayal ediyordu.
Böylece...
Avazı çıktığı kadar bağıracak, “İspatlamayan alçaktır” diye haykıracak, medyaya çakacak, siyasetçilere yüklenecek, Amerika’ya posta koyacaktı.
Ve tabii bir kez daha şampiyon olacaktı.
“Haksızlıklar karşısında dik duran küresel mağdur” ödülü alacaktı.
Ama olmadı.
Bu kez kendisine bu fırsat verilmedi.
Gerekçesi ister “erdemli davranma arzusu” olsun, ister “Başbakan’ın öfkesinden korku” olsun...
Sonuçta birkaç önemsiz istisnayı saymazsak...
İhtiyat, temkin, üstüne atlamama, sorumlu davranma, ağırbaşlı takılma devreye girdi.
Başbakan’ın dünkü esişinin, gürleyişinin, haykırışının, diklenmesinin anlamsız kaçmasının ve karşılığını bulamayışının temel nedeni budur.

Artık duymak istemediğim şeyler

Wikileaks... Wikileaks... Wikileaks...

Biz bunları zaten biliyorduk.

Amerikan diplomasisinin 11 Eylül’ü...

Artık hiç kimse Amerikan diplomatlarıyla görüşmek istemez.

Amerika çıplak.

Açıklananlar daha binde bir bile değil.

Hepsi neden yayınlanmıyor? Yoksa komplo mu var?

Belgeler gerçek, iddialar şüpheli...

Milli Savunma Bakanı için yeni konsept şart

“ESKİ Türkiye”de...
Biri Milli Savunma Bakanı yapılacak ise...
Şunlara bakılırdı:
Askerlerle arası iyi mi? Öne çıkmaya meraklı mı? Eşinin başı açık mı? Devlet tecrübesi var mı? Genelkurmay Başkanı’nın gerisinde durmayı başarabilir mi? Politik tarafları törpülenmiş mi? İdare-i maslahatçı mı?
Bence artık bu köhnemiş konsept, “Yeni Türkiye”ye yakışmıyor.
Artık daha cevval, daha köşeli,
daha politik,
daha atak,
daha radikal,
daha devrimci,
daha girişimci,
daha uyumsuz,
daha sivil isimler Milli Savunma Bakanı olabilmeli.

Bir köşe yazarının geliştirdiği prensipler

Film galalarına gitmemek...

Hanut gezilerden uzak durmak.

Bazı gazeteleri okumamak...

Dost sayısını azaltıp düşman sayısını arttırmaktan korkmamak...

Twitter’ı gerilla usulüyle kullanmak...

İnsan idare etmekten vazgeçmek...

“Hayır” demekten gizli bir zevk almak...

Bir içtihat kararı

BAŞBAKAN Tayyip Erdoğan, “Amerikan belgelerinde CHP hakkında iftiralar var... Biz bu iftiraları kullanmaya kalkmadık, hatta çok üzüldük” dedi.
Belgelere bakıyoruz, CHP için ne denmiş?
“Gürültücü elitistler” denmiş.
Demek ki neymiş?
Başbakan’a göre CHP’ye “elitist” demek üzüntüye yol açacak denli bir iftira imiş.
Bu içtihat kararını...
Bilhassa yandaşlara hatırlatıyorum.

Yazının devamı...

İmam-hatipliliğim mi tuttu

30 Kasım 2010

Bazı okurlarım bana, “Senin yine imam-hatipliliğin tuttu galiba...” diye laf çakmışlar.

Doğrudur...

Arada sırada da olsa benim imam-hatipliliğim tutar.

Ama Özdemir İnce’ye itiraz ederken imam-hatipliliğim tutmadı, sadece “mantıksızlığa isyan” damarım kabardı, o kadar.

* * *

Bir yazar...

Tabii ki Kuran’ın kul kelamı olduğunu öne sürebilir.

Tabii ki kutsala inanmamasının nedenlerini anlatabilir.

Tabii ki bütün söylediklerinin “bilimsel olarak kanıtlanmış gerçekler” olduğunu iddia edebilir.

Ama eğer bir yazar...

“Ey müminler! İnandığınız kitap Allah kelamı değil, kul kelamıdır. Bu bilimsel bir gerçektir... Bundan böyle buna inanın... Korkmayın... Buna inanarak da mümin olmaya devam ederseniz” diye yazarsa...

İşte bu olmaz.

Sakın “olmaz” derken...

“Bunlar hassas konular... O nedenle olmaz” diyerek bir “hassasiyet faşizmi” yaptığım sanılmasın.

Ben “olmaz” derken...

“Tutarlı” olmaz, “mantıklı” olmaz, “teolojik çerçeve ile bağdaşır” olmaz demek istiyorum.

* * *

Şöyle düşünelim:

Memleketimizin gazetelerinden birinde bir köşe yazarı, “İşçinin hakkını yiyerek de sosyalist olunur” diye yazsa ne olur?

Ne olacak?

Herkes kahkahalarla güler, dalga geçer...

“Saraka”, “mavra”, “geyik” alır başını gider.

En azından...

“Bu ne cehalet yahu” falan denir.

Ama gelin görün ki...

Amatör bir ilahiyat heveslisi çıkıp da “Kuran’ın Allah kelamı olduğuna inanmadan da mümin olmaya devam edilebilir” derse...

Hiçbir şey olmaz.

Biri de çıkıp “Yahu bu söylediğin teolojik olarak mümkün değil” demez.

“Akidenin en temel koşullarını bilen biri böyle şey söyleyemez” diye bir tavır koymaz.

Çünkü...

Bizim memlekette aydınlarımız, İslam’ı bir “bilgi objesi” olarak bile bilmek istemiyorlar.

Ne bilmek istememesi? Hatta bu konudaki cehaletlerini bir övünç nedeni olarak görüyorlar.

Böylece ne oluyor?

Ne olacak?

Bu alan, her türlü sallamaya açık bir alan haline geliyor.

Benim Özdemir İnce’ye “hop” dememin temel nedeni budur.

Sızıntıdan sızdırdıklarım

Aşağıdaki “sızıntılar”ı, dünyayı sarsan “Wikileaks Kriptoları”ndan damıtarak elde ettim. Takdim ediyorum:

ABD’li diplomatlar dedikoduya çok meraklı.

Diplomaside lakap takma merakı, Türk köşe yazarlarının lakap takma merakından daha fazla.

Amerika, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu sevmiyor.

Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, ABD’li diplomatlarla biraz fazla samimi olmuş mu ne?

Hani telefon dinlemelerinde en çok yapılan dedikoduların ortaya çıkması adamı rahatsız eder ya... Kriptolar söz konusu olduğunda da durum değişmiyor. En çok lakap takanlar mahcup.

Amerikan diplomatları, “Tayyip Erdoğan Allah’a inanıyor ama güvenmiyor” saptaması yaparak “tevekkül” kavramına yabancı olduklarını ortaya koymuş oldular.

CHP konusunda Amerikan diplomatları da tıpkı bizim liberaller gibi düşünüyorlar. “Bir avuç gürültücü elitist” demişler CHP için.

Yayınlanan belgeler yandaşlarda “Demek ki AK Parti iktidarı Amerikan uşağı değilmiş” tepkisine yol açarken iktidar karşıtlarında “İktidarın yolsuzlukları açığa çıktı” tepkisine yol açıyor. Yani iki taraf da duruşunu kuvvetlendiriyor.

Gün, komplocuların bayram günüdür. Bu kadar malzeme, onlar için bile fazla.

Neyi kimden öğrendim?

KADİR TOPBAŞ’TAN: Marifetin “Birleşmiş Milletler ve Yerel Yönetimler Teşkilatı’nın Başkanı” olmaktan değil, Haydarpaşa Garı’nı korumaktan geçtiğini öğrendim.

ERBAKAN HOCA’DAN: En son terk edenlere (HAS Parti), ilk önce terk edenlerden (AK Parti) daha fazla öfke duyulabileceğini öğrendim.

MAHİR KAYNAK’TAN: Komplocu uçuşlarda bazen hiçbir sınır ve ölçü tanınmayacağını öğrendim.

YİĞİT BULUT’TAN: İnsanın bir kere “Yandaşım yandaş... Var mı diyeceğin?” noktasına geldikten sonra bir daha iflah olmayacağını öğrendim.

Ivır zıvır gündemi

ECE Temelkuran’ın yaptığı televizyon programında konuk ettiği dansözle dans etmesi söz konusu olmuş.

Bir an düşünmüş Ece.

Kendisi gibi “entelektüel”, kendisi gibi “ağır”, kendisi gibi “ciddi”, kendisi gibi “devrimci” bir yazarın ekranda dans etmesinin nasıl algılanacağını düşünmüş.

“Ne derler?” diye geçirmiş içinden.

Ama bir an sonra “Ne derlerse desinler” diyerek başlamış dans etmeye...

Ayrıca gelebilecek olası eleştiri ve takılmalara karşı devrimci-feminist Emma Goldman’dan ödünç aldığı “Dans edemeyeceksem, devriminiz sizin olsun” şeklindeki sözü hazırlamış.

* * *

Ece Temelkuran’ın dramı işte tam bu noktada ortaya çıktı:

Hiç kimse ama hiç kimse çıkıp da “Ece Hanım! Sizin gibi devrimci, sizin gibi ağır, sizin gibi ciddi bir yazara dans etmek hiç yakışmadı” demedi.

Olan hazırlanan cevaba oldu yani...

Yazının devamı...

Haydarpaşa yanıyor

29 Kasım 2010

Eyvah, çünkü şunu çok iyi biliyorum: Haydarpaşa Garı da elden giderse, İstanbul artık o eski İstanbul olmaz.

Nasıl olsun ki?

Haydarpaşa Garı’nı yakarsan, “Memleketimden İnsan Manzaraları”nı da yakmış olursun.

O büyük şiir de yanar kavrulur.

1941 baharında tuhaf şeyler düşünmekle meşhur “Galip Usta” hiç yaşamamış gibi olur.

Nâzım Hikmet ters döner mezarında...

O Nâzım Hikmet değil miydi, şu satırları yazan?

“Haydarpaşa Garı’nda / 1941 baharında / Saat on beş / Merdivenlerin üstünde güneş / Yorgunluk ve telaş / Bir adam / Merdivenlerde duruyor / Bir şeyler düşünerek... / Zayıf. / Korkak. / Burnu sivri ve uzun / Yanaklarının üstü çopur. / Merdivenlerdeki adam / Galip Usta / Tuhaf şeyler düşünmekle meşhurdur...”
O Cemal Süreya değil miydi, güzelim binaya bakıp “gri bir ev ödevi gibi” diyen.

Kim yaktı? Niye yaktı?

Takdiri ilahi mi? Yoksa rant peşinde koşan karanlık ellerin işi mi?

Bilmiyorum, bilemiyorum.

Ama bildiğim bir şey var: İstanbul’un bir organı daha gitti!

Hilmi Yavuz da 15 dakikasını yaşadı

NAIPAUL ’un Türkiye topraklarına girişini engelleyen isim...

İlk kurşunu atan mücahit...

Aktolgalı beylerbeyi...

Hilmi Yavuz Hocamız, Zaman gazetesinde dün bir yazı yazdı.

Yazısında “Naipaul hakkında yazdıklarımdan dolayı beni linç ettiler” diyor ve linç edenlerin de bir listesini yayınlıyor.

* * *

Fakat yazı, baştan sona “işin tadını çıkaran” bir heyecan içinde kaleme alınmış.

Yani...

Siz bakmayın Hilmi Hoca’nın “Beni linç ettiler” diye ağlaşmasına.

Bu linçten ne kadar memnun kaldığını hiç saklayamıyor Hoca...

Üslubundan, performansından, alaycı gülüşlerinden şunu anlıyoruz:

Bu linç, Hilmi Yavuz’un yaşam enerjisinin artırdı, hazzın doruklarına çıkardı...

Rüya gibi yaşadı bu linçi Hilmi Yavuz...

Yani her fani gibi o da şöhretinin 15 dakikasının keyfini çıkardı.

İştahlı makaleler yazdı, iddialı röportajlar verdi, katıldığı televizyon programlarında şovunu yaptı. Şimdi tutup “Beni linç ettiler” diye yazıyor ya...

Siz onu “Nasıl da bu kadar hızlı geçti güzelim günler, ben bir şey anlamadım vallahi” diye okuyabilirsiniz.

Özdemir İnce artık yere inse

ÖZDEMİR İnce “Tarihte Tanrı Fikrinin Doğuşu” adlı bir kitap okumuş.

Bu kitapta şöyle bir cümle yazıyormuş:

“3 Aralık 1872’de Kutsal Kitap, ‘bilinen en eski kitap’, ‘ötekilerden farklı bir kitap’, ‘bizzat Tanrı’nın yazdığı ya da dikte ettiği kitap’ olma gibi çok eski dönemlerden gelen niteliğini yitirmiştir.”

Peki ne olmuş 3 Aralık 1872’de?

O gün Londra’da ilk Asur bilimcilerinden biri, olağanüstü bir keşif yaptığını söylemiş.

Buna göre Kutsal Kitap’ta geçen tufan öyküsüne çok yakın bir öykünün, Asur Sümer mitolojisine dayandığı kanıtlanmış. Bu durumda Tevrat, İsrail anonim edebiyatından bir seçmeler kitabı oluyormuş. Eh, Tevrat insan elinden çıkma ise İncil de insan elinden çıkma imiş.

Özdemir İnce bunları söyledikten sonra sözü Kuran’a getiriyor.

Diyor ki: “Tevrat ve İncil insan imgeleminin ürünü ise Kuran da insan imgeleminin ürünü olmayacak mıydı?”

* * *

Hadi Özdemir İnce’nin, 1872’den beri bilinen “müthiş bilimsel bir gerçeği” ortaya koyarak inanan insanlara “1872’den beri boşa inanıyorsunuz” demeye getirmesini bir yana koyalım.

Peki İnce’nin, Kuran’a inanan insanlara, “Kuran’ın insan imgeleminden çıkma olduğunu kabul ederseniz daha iyi, daha bilinçli mümin olursunuz” demesini nereye koyacağız?

Kuran’ı “Allah kelamı” kabul etmesi gereken insanlar, onun insan imgeleminin ürünü olduğunu kabul etmeye başlarlarsa nasıl “mümin” olmaya devam edebilirler ki?

Sanırım Özdemir İnce ya herkesin zekasıyla alay ediyor ya da uçuşta sınır tanımıyor.

Katile katil diyenin yapması gerekenler

Sudan’dakine de katil demelidir.

Irak’ta da cinayetler işlendiğine göre orada da mutlaka katiller vardır, onlara da katil demelidir.

Afganistan’daki katillere katil demeden ilke pekiştirilemez.

Daha geriye gitmek gerekirse Cezayir’de de kendilerine katil denmesi gereken kişiler çıkmıştı. Onlara da katil denmelidir.

Üzerinde güneş batmayan imparatorluğun Hindistan’da işlediği cinayetler vardı, oradaki katillere de katil demelidir.

Bizim coğrafyamızda da çok kan aktı. Katile katil diyeceksen, o kanları akıtan katillere de katil demelisin.

Suudi Arabistan’da da kıtal yapan katiller öksüz mü, yetim mi? Onlara neden katil demeyelim?

Coğrafyayı geniş tutacaksak Güney Amerika’da işlenen cinayetlerin faillerine de katil demen gerekir.

Daha kara kıta Afrika’da dökülen kanlara sıra gelmedi bile...

Başbakan kızını aday yapmaz

BAŞBAKAN Tayyip Erdoğan’ın kızı Sümeyye Erdoğan’ı milletvekilliğine adaylık için hazırladığına dair yorumlar okuyorum.

İşte yazıyorum:

Böyle bir şey olmaz! Sıfır ihtimal. Başbakan Erdoğan böyle bir şeye izin vermez.

Neden mi?

Şundan dolayı:

Başbakan Erdoğan, Erbakan gibi değildir.

Hem halkın “hanedan görüntüsü” verilmesinden hiç mi hiç hazzetmediğini iyi bilir, hem de halkın nabzının nasıl attığına çok önem verir.

Yazının devamı...

Benim başörtülü milletvekili adaylarım

28 Kasım 2010

İşte buraya yazıyorum:
Bu açıklamanın ardından Başbakan Tayyip Erdoğan’ın başı fena halde derttedir.
Yok, hayır... Sandığınız gibi değil.
Ne “Laik bir ülkede başörtülü milletvekili mi olurmuş” şeklindeki olası laik çıkışları kastediyorum, ne de “Eyvah! Meclis de elden gidiyor” tarzı feveranları...
Başbakan Erdoğan, bu türden yaklaşımlarla kolayca baş edebilir ama “Başörtülüler arası büyük ve derin rekabet” konusuyla öyle kolay baş edemez.
Çünkü...
Yıllarca harekete emek veren ve kendilerini “Meclis’e girmesi gereken ilk başörtülü milletvekili” olarak gören o kadar çok kadın var ki...
Üstelik hepsi alıngan... Üstelik hepsi rekabetçi... Üstelik hepsi maraza çıkarmaya hazır...
Bu durumda...
“Başbakan Erdoğan siyasi hayatının en büyük sorununu başına almış durumdadır” denmez de ne denir?
Ama benim yufka gönlüm, yine dayanamadı ve Başbakan Erdoğan’ı “Füze Kalkanı”ndan bile daha zorlu bir dertle baş başa bırakmaya razı olmadı.
Oturdum, bir “aday listesi” hazırladım.
Bazı isimlerin avantaj ve dezavantajlarını çıkardım.
“Gayret benden, takdir Başbakan’dan” diyerek takdim ediyorum:
* * *
-  MERVE KAVAKÇI: Gerçi eski yaraları deşmek gibi bir görüntüye yol açabilir ama “28 Şubat’la hesaplaşmak” için ondan daha iyi bir “doğrudan mesaj” da bulunamaz.
-  AYŞE BÖHÜRLER: Üslubu, tarzı, demokratlığı ve onca hizmeti nedeniyle tartışmasız en önemli adaydır.
-  SİBEL ERASLAN: İki sorunu var: Fazla duygusal ve geçmiş günleri biraz fazla yad etme meraklısı... Bu iki sorun aşılırsa neden olmasın?
-  FATMA K. BARBAROSOĞLU: Olabilir. Ancak ona mutlaka nazlanarak ve zorlanarak kabul etme şansı tanınmalı. Başka türlü olmaz.
-  YILDIZ RAMAZANOĞLU: Dikkat! Muhafazakâr demokrat bir parti için biraz sıra dışı kaçabilir.
-  HİLAL KAPLAN: “Bu kadar emek vermişler varken dünün türbanlısı hepimizin önüne mi geçecek” türü bir kız kardeş kavgasına yol açabilir. Aman dikkat!
-  CİHAN AKTAŞ: Alıngandır kendisi... Bu yüzden en azından bir teklifte bulunulsa, yani en azından kendisine bir reddetme şansı verilse iyi olur.
-  ŞULE YÜKSEL ŞENLER: Türbanın ilk ateşleyicisi... Onun yüzünden türbana, “şulebaş” diye isim takılmış... Huzur Sokağı’nın, Birleşen Yollar’ın, Bilal’in, Hilal’in, Feyza’nın hatırı var... Yani sembolik olarak düşünülebilir.
-  ÜMİT MERİÇ: Sonradan başını kapatmış bir sosyolog profesör... Üstelik babası Cemil Meriç... Gerçi “ithal aday” denilerek maraza çıkmasına neden olabilir ama o kadar risk de alınacak tabii...
-  HİDAYET TUKSAL: Biraz fazla feminist diye itiraz edenler çıkabilir. Ama duyduğuma göre Ankara’da kreş işine girmiş. Bunun bir denge yaratacağını, hatta “Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı” için bir şans bile olacağını düşünüyorum.
-  ESRA ELÖNÜ: Tek bir türbanlı tipi yok... “Uslular” var, “ağırbaşlılar” var, “nüktedanlar” var... Tabii bir de “marjinal türbanlılar” var. Peki onları kim temsil edecek? Esra kardeşimiz neden “Meclis’in hırçın kızı” olmasın ki?
-  BİRİCİK SUDEN: Şimdi diyeceksiniz ki, “Biricik Hanım’ın bu listede ne işi var Ahmet Hakan? Yoksa kapandı mı?” Cevap veriyorum: Başbakan’ın verdiği işaretten sonra o çoktan başörtüsü tasarlamaya başlamıştır bile...

Hastasıyım bu mantığın

EĞER ortada “alengirli” bir konu yoksa...
Hükümet yetkilileri de, muhafazakâr kalemler de...
Gür bir seda yükseltiyorlar:
-  Genelkurmay Başkanı bir memurdur.
-  General açığa almak rutin işlemdir.
-  Sivil iktidar her şeye kadirdir.
-  Devlet ile hükümet ayrımı olmaz.
-  Başbakan tek egemendir.
Bakıyoruz her fırsatta hükümete destek atmayı bir vazife bilen anlı şanlı demokratlarımıza...
Onlar da “El hak doğrudur” diyorlar, başka da bir şey demiyorlar.
* * *
Ama ne zaman ki...
“Abdullah Öcalan’la müzakere” gibi... “İmralı ile pazarlık” gibi... “Kürt sorunu” gibi...
“Dokunma yanarsın” türünden bir mevzu söz konusu olsa...
İşte o zaman...
Hükümet yetkilileri de, muhafazakâr kalemler de...
Bambaşka bir telden çalmaya başlıyorlar:
-  Öcalan’la görüşen devlettir, hükümet değil.
-  Tabii ki bir devlet var, bir de hükümet.
-  Öcalan’la askerler görüşüyor.
-  İmralı ile ilişkileri derin devlet yürütüyor.
Bakıyoruz hükümete destek atan anlı şanlı demokratlara...
“Hani hükümet ile devlet aynıydı? Hani askeri vesayet ortadan kalkmıştı? Hani Genelkurmay Başkanı memurdu? Hani Başbakan tek egemendi?” diye çıkışmak yerine...
Susmayı, kaytarmayı, tavırsızlığı tercih ediyorlar.
Ne iş?

Ivır zıvır gündemi

- Bebek’te açılan Fransız “makaroncu”nun medyadaki dost sayısını ciddi ciddi merak etmeye başladım.
- İbrahim Tatlıses, “Bir siyah Kürt olarak beyaz Türklerin saldırısı altındayım” tarzında bir demeci ne zaman patlatacak acaba?
- Deniz Akkaya, yeni sevgilisi ile eski sevgilisine, “Senin yerine bunu bile koyarım” mesajı vermek istiyor olabilir mi?
- En yeni trend: Kanyon’da yeni açılan “Japon usulü İtalyan” restoranı Obika’nın mozzarellasını övmek.

Sevmedim bu reklamı

BEN “Şu bankaya mı gitsek, bu bankaya mı gitsek” sloganıyla yapılan acımasız, dayanaksız ve her şeyi göze almış banker reklamlarına yetişmiş bir kuşağın çocuğuyum...
“Faize hücum” döneminin sonunun nasıl geldiği ise herkesin malumu...
Sonra “ansiklopedi savaşları”yla, “tabak çanak promosyonu”yla gazete reklamları dönemi geldi.
Oradaki acımasızlık da bizim sektörü hayli hırpaladı.
Ve bütün bu tecrübenin ardından tam da hem iş dünyasının hem de reklam sektörünün olup bitenden ders çıkardığı ve etik kaygılarla hareket ettiği bir döneme girdiğimizi düşünmeye başlamıştık ki...
Vodafone’un “Kaçan kurtuluyor” reklamı devreye girdi.
Rekabette çizginin aşıldığı, mesajda rakibin aşağılandığı, diğer operatörlerin müşterilerinin salak yerine konduğu tatsız bir reklam...
Ve üslubu, yaklaşımı itibariyle hayli demode...
Reklam Özdenetim Kurulu da “kurallara aykırı” bulmuş Vodafone’un reklamını...
GSM operatörleri arasındaki kıyasıya rekabetin ve bu rekabetin müşteriye sağladığı avantajların tabii ki farkındayım.
Ben bir adap erkân uyarısı yapıyorum.
Kıyasıya rekabetin gözleri körelttiği bugünlerde “aman dikkat” diyorum.
Aksi takdirde geçmiş örneklerden de anlaşılacağı üzere olan bütün bir sektöre oluyor...

Yazının devamı...

Ağca’ya açık çağrı: Gel Abdi İpekçi’de buluşalım

27 Kasım 2010

Ya da düşürmeyi münasip bulmamışsındır.
İşte sana fırsat!
Seni Nişantaşı’na davet ediyorum.
Gel, Nişantaşı - Abdi İpekçi Caddesi’nde buluşalım. Oradaki kafelerden birine, caddenin tam ortasındaki Abdi İpekçi Anıtı’nı karşımıza alacak şekilde oturup laflayalım biraz. Böylece “Katilin cinayet mahalline dönmesi” ilkesi de gerçekleşmiş olur.
30 yıllık gecikmeyle de olsa...
* * *
Gel Mehmet Ali Ağca gel...
Gel seninle Abdi İpekçi Caddesi’nde buluşalım...
-  Sen bana İslam’ı anlat, ben sana adam öldürmenin dindeki yerini anlatayım.
-  Sen bana “Şeytani bir sistemin içinde yer alıyorsun Ahmet Hakan” de, ben sana 30 yıldır hangi karanlık sistemin içinde debelendiğini anlatayım.
-  Sen bana yazdığım yazılardan söz et, ben sana öldürdüğün gazetecinin kanlı gömleğinden söz edeyim.
-  Sen bana mehdilik tasla, ben sana “Eğer sen mehdi isen ben deccal olmaya razıyım” diye karşılık vereyim.
-  Sen bana maymun ile insan arasındaki minicik DNA farkını anlat, ben sana katil ile insan arasındaki devasa uçurumu anlatayım.
-  Sen beni döneklikle suçla, ben senin karanlık taraflarını deşeyim.
-  Sen bana Akit adlı karanlık gazetenin çok faydalı çalışmalar yaptığını söyle, ben “Ağca ile Akit... Birbirine ne de güzel uymuş” türküsünü söyleyeyim.
Gel, Nişantaşı’na Mehmet Ali Ağca...
Hayatında bir kerecik olsun kalleşçe pusuya yatmak, arkadan vurmak yerine mertçe hesaplaşmayı seç. Gel, seninle hesaplaşalım.
“Hedef göstererek adam vurdurtması ile meşhur gazete”ye “Bu Ahmet Hakan mürtet oldu” manasına gelen tehlikeli laflar edip üç beş dangalak kesin inançlıya beni hedef göstermek yerine...
Gel, söyleyeceklerini yüzüme karşı söyle...
Sonra da benim senin yüzüne karşı söyleyeceklerimi dinle...
Gel, hayatında bir kerecik olsun muvazaasız, oyunsuz, pususuz, hesapsız, kitapsız bu düelloya katıl.

Beş parlak fikir

BİR: Askeriyede hayli işe yaradığını gördüğümüz “açığa alma” müessesini, medyaya da taşıyabiliriz. İktidarla papaz olan bazı köşe yazarlarına “kökten ilişki kesme” cezası vermek yerine “akıllanana kadar açığa alma” cezası verilebilir.
İKİ: Ülkemize gelecek olan yabancı yazarlara pasaport kontrolünde “İslam’ın beş şartı”nın sorulması, olası büyük faciaları önleyebilir.
ÜÇ: CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu, kurmaylarını acilen toplantıya çağırarak, “Hangi yakın ülkenin köyünde en büyük kalabalığı toplayıp miting yapabiliriz?” sorusuna cevap arayabilir. Not: Küba biraz uzak kaçar.
DÖRT: İktidar sahipleri, kendilerine yaptığı katkılardan dolayı Emre Aköz’ü AK Parti’nin en fazla oy aldığı kente 15 gün tatile gönderebilirler.
BEŞ: Javier Bardem’i kadınların gözünden düşürmek maksadıyla “Javier Bardem, Gürsel Tekin’e ne de çok benziyor” diye büyük bir telkin kampanyası başlatılabilir.

‘Amerika AK Parti’yi fena çizmiş’ meselesi

SEVGİLİ arkadaşım Cüneyt Özdemir de dikkat çekti.
Mehmet Ali Birand birkaç gündür “Öyle böyle değil... Amerika, Türkiye’ye acayip öfkeli” tadında yazılar yazıyor.
Bir ara bizim basında çok popülerdi bu tür yazılar.
Mesela bugünlerde Taraf Gazetesi’nde hepimize demokrasi dersi veren Yasemin Çongar, bir zamanlar bu tür yazıların kraliçesiydi. Az okumadık onun kaleminden “Amerikan yetkilileri öyle bir öfkelendiler ki...” türü yazıları.
Yanlış anlaşılmasın: Bu tür yazıların enformatik değeri olduğunu ben de tabii ki kabul ediyorum.
Benim itirazım, bu tür yazıların “Amerika, Türkiye’de bir iktidarın üstünü çizerse o iktidar artık iflah olmaz” ön kabulüne dayandırılmasına...
Tabii ki Amerikan etkisi önemlidir. Ama bu etki, her şey demek değildir ki. Amerika’ya rağmen de bir şeyler olur.
* * *
Yani demem o ki...
İktidar karşıtları, Mehmet Ali Birand’ı okuyup, “Yaşasın! Amerika AK Parti’nin üstünü çizmiş... İlk seçimde bunlar gidici” falan diye hayale kapılmasınlar.
Eğer gerçekten AK Parti’nin gidici olmasını istiyorlarsa...
Çalışıp didinip sandıktan çıksınlar.

Adnan Hoca’nın da hedefi olmuşum

GALİBA “mehdilik” ve “mesihlik” meselesine kafayı biraz fazla takanlarda ben bir tür alerjiye yol açıyorum.
İşte bakın:
Mehmet Ali Ağca’nın ardından şimdi de Adnan Hoca beni hedef almış.
Yaptığı televizyon programında...
Bir yandan tefsir dersi verip, bir yandan da talebe rolündeki Arzu Yanardağ adlı yıldıza, “Güzel sen ne güzel olmuşsun. Allah her gün senin güzelliğini artıyor” diye övgüler yağdıran Adnan Hoca, “Bu Ahmet Hakan var ya bu Ahmet Hakan...” diye hakkımda bir güzel saydırmış.
Erbakan Hoca’ya nasıl dil uzatırmışım.
Ben nasıl olur da Şevket Kazan’a, Oğuzhan Asiltürk’e laf söyleyebilirmişim.
Beni onlar yaratmış.
Onlar olmasa ben şimdi bir hiçmişim falan...
* * *
“Cüppeli” sırayı savdı... Akit-Vakit zaten her daim top atışında... Mehmet Ali Ağca restini çekti... Adnan Hoca topa girdi...
Ne oluyor yahu?
Yoksa sırada Hasan Mezarcı mı var?

Her devrin adamları

28 Şubat’ta, “Hayata Dönüş” operasyonunda, tank yürütme vaktinde, terleten MGK’da, toplu linç girişimlerinde...
Başat roller oynayan bazı tipler, bugünlerde iktidarın kolunun altına sığınmış vaziyetteler.
Aralarında...
Nedametten söz edenler de var, “O zamanlar üzerimizde çok baskı vardı. Korktuk işte” diyenler de...
Susarak geçiştirmeye çalışanlar da var, özeleştiri verenler de...
* * *
En çok şunu merak ediyorum:
Eğer bir gün bu devran değişirse ve memlekette başka türlü bir atmosfer ortaya çıkarsa...
Bu tipler ne yapacaklar?
- “Tek parti iktidarı göz açtırmıyordu / karikatürcülere bile dava açılıyordu” mu diyecekler?
- “Başbakan Erdoğan’dan çok korkuyorduk” mu diyecekler?
- “Başka türlü davransaydık işimizi kaybederdik” mi diyecekler?
- “Muhalifleri Ergenekon davasından Silivri mahpusuna tıkıyorlardı” mı diyecekler?

Yazının devamı...