"Abdülkadir Küşin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Abdülkadir Küşin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Abdülkadir Küşin

Vergide düzensizlik kamudan başlıyor

1 Eylül 2002
Her yıl ağustos ayında vergi borcu bulunanlar listesi açıklanınca görüyoruz ki, en büyük vergi borcu bulunan kuruluşlar, Devlete ait kurumlar!

Tekel, Devlet Demir Yolları gibi kamu kurumları ile belediyeler ve belediyelere ait İETT gibi kurumlar, devlete vergi borçlarını ödeyemiyorlar. Bu kurumlar, sosyal güvenlik primlerini de ödemiyorlar.

Zaten devlet de bu tür kurumlardan aldığı ve kendi kurumlarından aldığı mal ve hizmetler nedeniyle, bu kurumlara olan borçlarını ödemiyor. Tekel'e aldırdığı ve yaktırdığı tütünlerin parasını, DDY'ye yaptırdığı hizmetin parasını, belediyelerden aldığı suyun elektriğin, Telekom'dan aldığı telefon görüşmelerinin parasını ödemiyor. Devlette bunları ödeyecek para yok. Bu kurumlarda da kendi borçlarını ödeyecek para. Ve bir kör dövüşüdür, gidiyor.

SÜRÜNMENİN NEDENİ

Bu durum yeni değil, yıllardır böyle. Şimdilerde iyice kronik hale geldi. Borçlar katlanarak büyüyor. Devletin kurumlara, kurumların devlete olan borçları ödenmezse, üretim nasıl sürdürülür, yatırımlar nasıl yapılır, hizmet nasıl görülür?

Kamu kurumları sosyal güvenlik primlerini de ödemiyorlar ama, emeklilik sırası gelenler emekli edilip maaşlarını alıyorlar. Prim tahsil edilmeden sadece beyan vermekle emekli maaşı ödenemez ki! Bu nedenle de emekli maaşları insanları süründüren miktarlarda kalıyor.

Devlet; okulların elektrik, su, ısınma, temizlik giderlerini de ödemiyor. Başınızın çaresine bakın diyor. Eğitim güya parasız. Fakat kayıt sırasında velilerden zorla alınan, zorla alındığı inkar edenler tarafından da bilinen paralarla okulların giderleri karşılanıyor. Toplanan paralardan Milli Eğitim organizasyonunun giderleri de karşılanıyor. Bu durumlar hem yasal değil. Yasal olmaması nedeniyle de denetimi doğru düzgün değil ve adil değil.

Uyum yasaları çıkartarak Avrupa Birliği'ne (AB) girmek mümkün mü? Böyle bir ekonomik ve sosyal yapı ile AB'ye girmek mümkün değil. Keşke yasa çıkartarak bir şeyleri düzeltmek mümkün olsaydı!
Yazının devamı...

Vergi Yasası ortada kaldı

18 Ağustos 2002
Yıl sonuna kadar kanun yolu ile yeni bir düzenleme yapılmazsa, ertelenen değişiklikler 2003 yılı başından itibaren otomatikman yürürlüğe girecek.

Bu hükümlerin, üç yıl önce yapıldığı gibi bir yıl daha ertelenmesine imkan verecek ve esas düzenlemenin yapılmasını yeni meclise bırakacak bir önerge, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Bütçe Plan Komisyonunda tartışmalara neden oldu ve yeni düzenleme engellendi.

Halen yürürlükte olan ve yıl sonunda sona erecek olan hükümlere göre, '2002 yılı sonuna kadar elde edilecek ve kesinti sureti ile vergilendirilmiş bulunan banka mevduat faizleri, repo gelirleri ve yatırım fonu gelirleri için gerçek kişiler ayrıca gelir vergisi beyannamesi vermeyecekler ve kesinti dışında bir vergi ödemeyecekler.'

Bu uygulama faiz türü gelirlerden vergi alınmaması anlamına gelmiyor. Tam tersine; arındırma yapmadan, yüzde yirmilere varan oranlarda ve yıl sonunu beklemeden elde edildiği anda kesinti yolu ile vergilenmeyi sağlıyor. Ayrıca küçük büyük her miktarda paranın banka sisteminde kayıt içine çekilmesine yararı oluyor. Ve bu tasarrufların dövize çevrilerek yastık altında saklanmasını da bir ölçüde önlüyor. Yürürlülük süresinin uzatılmaması, vatandaşların en tabii hakları olan beş ay sonraki vergilendirme rejimini bilmelerini de engelliyor.

NEREDEN BULDUN?

Gelelim, yersiz bir şekilde 'nereden buldun' adı verilmesi nedeniyle yandaş ve karşıtlarını yaratan Gelir Vergisi Kanunu'nun 1'nci maddesine. Burada tartışma konusu, 'gelir' tanımının belirsizliği olmalı.

Halen yürürlükte olan maddeye göre, Gelir, 'Bir gerçek kişinin bir takvim yılı içinde elde ettiği kazanç ve iratların safi tutarı' şeklinde tanımlanıyor. Daha sonra da ticari kazanç, zirai kazanç, ücret, serbest meslek kazancı, gayrimenkul sermaye iradı, menkul sermaye iradı, sair kazanç ve irat olarak kaynaklarına göre sıralanıyor.

Ertelenen ve yıl başında yürürlüğe girecek maddede ise Gelir, 'Bir gerçek kişinin bir takvim yılında elde ettiği, tasarruf veya harcamasına kaynak teşkil eden her türlü kazanç ve irat' olarak tanımlanıyor. Bu tanım, belirsizlikler içeriyor. Bu gün vergi kaçırıldığını idare ispat etmesi gerekirken, gelecek uygulamada vergi kaçırmadığını vatandaş ispat etmek zorunda kalacak.

KUYUDAKİ TAŞ

Ertelemeden yana olanlar, 'kara paracıları savunmakla' suçlanıyor. Halbuki kara para için Kara Para Yasası, çıkar amaçlı suç örgütlerini düzenleyen yasalarımız var. Mali polis, Masak gibi kurumlarımız var. Ayrıca Vergi Usul Kanunu'nun hep yürürlükte olan 30/7 maddesine göre ‘‘Mükellefler, her türlü harcama ve tasarruflarını vergisi ödenmiş veya vergiye tabi olmayan kazançlardan sağladıklarını kanıtlayamazlarsa, bu tutar vergi matrahlarının takdirinde dikkate alınır.’’ Bu madde ile, herkese nereden buldun sorusunu sormak zaten mümkün.

Tam dört yıldır 'kuyuya atılan taşı çıkartmaya' uğraşıyoruz. Çıkartıp çıkartıp yeniden düşürüyoruz.
Yazının devamı...

60 trilyonluk bağışın hepsi vergiye gidebilir

5 Ağustos 2002
Önce üç kız kardeş birlikte kavgayı başlatmıştı. Babalarının şirketi yabancı ortağına satmasına karşı çıkarak, satışın iptalini istediler. Buna gerekçe olarak da babalarının hukuki işlem yapmak açısından 'ehliyeti olmadığını' ileri sürüyorlardı. Çünkü kızların, anne ve babalarıyla araları açılmıştı. Şirket kalsa idi, miras yolu ile sahip olacaklardı. Şimdi şirket nakit hale gelince, çeşitli yöntemlerle miras dışında kalabilirlerdi. Babalarının yurt dışına para kaçırdığından tutun da aile içi etik dışı davranışların olduğuna kadar çeşitli iddialar ileri sürdüler.

Anne ve baba ise kızlarına bugüne kadar altmış trilyonluk bağış yaptıklarını ileri sürerek, bu bağışın iptali için 'bağıştan rücu' davası açtılar. Kızlarının gayrimenkul ve diğer kıymetleri üzerine 'tedbir' koyarak, onların bu kıymetler üzerinde tasarruf hakkını önlediler.

Tarafların iddialarını kısaca özetlediğimiz tabloda eğer anne ve babanın dedikleri doğru ise ve kızlarına gerçekten 60 trilyon liralık servet bağışladılar ise, bu bağış intikal vergisinin konusuna girer. Bir trilyonun üzerinde olduğu için intikal vergisinin oranı yüzde 30. Evlatlar için bu oranın yarısı uygulanır. O halde 10 trilyon liraya yakın bir verginin ödenmiş olması gerekir.

HEPSİ GİDEBİLİR

Kızlar diyorlar ki, 'gayrimenkulleri kendimiz aldık, tapular da bizim üzerimize!' Tapuların onların üzerlerine olması bir şey ifade etmez. Gayrimenkul değil, bedeli 'bağış' konusu olabilir. Ayrıca bu iddianın ispatı halinde ise, bunları diyenin karşısına Vergi Usul Kanunu'nun meşhur 30/7 maddesi çıkıverir. 'Yapılan incelemeler sırasında mükellefler, her türlü harcama ve tasarruflarını vergisi ödenmiş veya vergiye tabi olmayan kazançlardan sağladıklarını kanıtlayamazlarsa, o tutar, vergisi ödenmemiş kazanç olarak kabul edilir ve dönemin vergi matrahına eklenir' Bu durumda da o 60 trilyonun tamamı gelir vergisi ve fer'ileri olarak elden uçuverir.

O nedenle başta mankenler olmak üzere 'güzellik' veya 'para'larından başka bir şeylere sahip olmayanların kamu oyunda ekonomik olayları anlatırken mutlaka 'vergi uzmanları'na ihtiyaçları var. Yoksa 'şecaat arzederken', 'sirkat' ortaya çıkıveriyor.
Yazının devamı...

60 trilyonluk bağışın hepsi vergiye gidebilir

5 Ağustos 2002
İZMİRLİ ünlü bir ailenin fertleri arasında uzun zamandan beri süren 'servet kavgası' geçen hafta ilginç bir boyuta ulaştı. İşin magazin yanını bir tarafa bırakıp, vergisel yanına bakmak istiyoruz.Önce üç kız kardeş birlikte kavgayı başlatmıştı. Babalarının şirketi yabancı ortağına satmasına karşı çıkarak, satışın iptalini istediler. Buna gerekçe olarak da babalarının hukuki işlem yapmak açısından 'ehliyeti olmadığını' ileri sürüyorlardı. Çünkü kızların, anne ve babalarıyla araları açılmıştı. Şirket kalsa idi, miras yolu ile sahip olacaklardı. Şimdi şirket nakit hale gelince, çeşitli yöntemlerle miras dışında kalabilirlerdi. Babalarının yurt dışına para kaçırdığından tutun da aile içi etik dışı davranışların olduğuna kadar çeşitli iddialar ileri sürdüler.Anne ve baba ise kızlarına bugüne kadar altmış trilyonluk bağış yaptıklarını ileri sürerek, bu bağışın iptali için 'bağıştan rücu' davası açtılar. Kızlarının gayrimenkul ve diğer kıymetleri üzerine 'tedbir' koyarak, onların bu kıymetler üzerinde tasarruf hakkını önlediler.Tarafların iddialarını kısaca özetlediğimiz tabloda eğer anne ve babanın dedikleri doğru ise ve kızlarına gerçekten 60 trilyon liralık servet bağışladılar ise, bu bağış intikal vergisinin konusuna girer. Bir trilyonun üzerinde olduğu için intikal vergisinin oranı yüzde 30. Evlatlar için bu oranın yarısı uygulanır. O halde 10 trilyon liraya yakın bir verginin ödenmiş olması gerekir.HEPSİ GİDEBİLİRKızlar diyorlar ki, 'gayrimenkulleri kendimiz aldık, tapular da bizim üzerimize!' Tapuların onların üzerlerine olması bir şey ifade etmez. Gayrimenkul değil, bedeli 'bağış' konusu olabilir. Ayrıca bu iddianın ispatı halinde ise, bunları diyenin karşısına Vergi Usul Kanunu'nun meşhur 30/7 maddesi çıkıverir. 'Yapılan incelemeler sırasında mükellefler, her türlü harcama ve tasarruflarını vergisi ödenmiş veya vergiye tabi olmayan kazançlardan sağladıklarını kanıtlayamazlarsa, o tutar, vergisi ödenmemiş kazanç olarak kabul edilir ve dönemin vergi matrahına eklenir' Bu durumda da o 60 trilyonun tamamı gelir vergisi ve fer'ileri olarak elden uçuverir.O nedenle başta mankenler olmak üzere 'güzellik' veya 'para'larından başka bir şeylere sahip olmayanların kamu oyunda ekonomik olayları anlatırken mutlaka 'vergi uzmanları'na ihtiyaçları var. Yoksa 'şecaat arzederken', 'sirkat' ortaya çıkıveriyor.
Yazının devamı...

60 trilyonluk bağışın hepsi vergiye gidebilir

5 Ağustos 2002
İZMİRLİ ünlü bir ailenin fertleri arasında uzun zamandan beri süren 'servet kavgası' geçen hafta ilginç bir boyuta ulaştı. İşin magazin yanını bir tarafa bırakıp, vergisel yanına bakmak istiyoruz.Önce üç kız kardeş birlikte kavgayı başlatmıştı. Babalarının şirketi yabancı ortağına satmasına karşı çıkarak, satışın iptalini istediler. Buna gerekçe olarak da babalarının hukuki işlem yapmak açısından 'ehliyeti olmadığını' ileri sürüyorlardı. Çünkü kızların, anne ve babalarıyla araları açılmıştı. Şirket kalsa idi, miras yolu ile sahip olacaklardı. Şimdi şirket nakit hale gelince, çeşitli yöntemlerle miras dışında kalabilirlerdi. Babalarının yurt dışına para kaçırdığından tutun da aile içi etik dışı davranışların olduğuna kadar çeşitli iddialar ileri sürdüler.Anne ve baba ise kızlarına bugüne kadar altmış trilyonluk bağış yaptıklarını ileri sürerek, bu bağışın iptali için 'bağıştan rücu' davası açtılar. Kızlarının gayrimenkul ve diğer kıymetleri üzerine 'tedbir' koyarak, onların bu kıymetler üzerinde tasarruf hakkını önlediler.Tarafların iddialarını kısaca özetlediğimiz tabloda eğer anne ve babanın dedikleri doğru ise ve kızlarına gerçekten 60 trilyon liralık servet bağışladılar ise, bu bağış intikal vergisinin konusuna girer. Bir trilyonun üzerinde olduğu için intikal vergisinin oranı yüzde 30. Evlatlar için bu oranın yarısı uygulanır. O halde 10 trilyon liraya yakın bir verginin ödenmiş olması gerekir.HEPSİ GİDEBİLİRKızlar diyorlar ki, 'gayrimenkulleri kendimiz aldık, tapular da bizim üzerimize!' Tapuların onların üzerlerine olması bir şey ifade etmez. Gayrimenkul değil, bedeli 'bağış' konusu olabilir. Ayrıca bu iddianın ispatı halinde ise, bunları diyenin karşısına Vergi Usul Kanunu'nun meşhur 30/7 maddesi çıkıverir. 'Yapılan incelemeler sırasında mükellefler, her türlü harcama ve tasarruflarını vergisi ödenmiş veya vergiye tabi olmayan kazançlardan sağladıklarını kanıtlayamazlarsa, o tutar, vergisi ödenmemiş kazanç olarak kabul edilir ve dönemin vergi matrahına eklenir' Bu durumda da o 60 trilyonun tamamı gelir vergisi ve fer'ileri olarak elden uçuverir.O nedenle başta mankenler olmak üzere 'güzellik' veya 'para'larından başka bir şeylere sahip olmayanların kamu oyunda ekonomik olayları anlatırken mutlaka 'vergi uzmanları'na ihtiyaçları var. Yoksa 'şecaat arzederken', 'sirkat' ortaya çıkıveriyor.
Yazının devamı...

Kesintiler vergiler ve dümenciler

7 Temmuz 2002
Asgari ücretle çalışanın eline net 184 milyon lira geçecek. Açlık sınırı 334 milyon lira. Yoksulluk sınırı ise 1 milyar lira... Yani 334 milyonun altında geliri olanlar aç... 1 milyar liranın altında geliri olanlar yoksul! Bu verilere göre ülkemiz, ‘aç ve yoksul insanlar’ ülkesi.

Çalışanın eline 184 milyon lira geçmesi için, işverenin cebinden 332 milyon lira çıkıyor. 148 milyon lirayı ise devlet, vergi ve SSK primi olarak alıyor. Bu 148 milyon lira ödenemez bir yük. Fakat bu fahiş kesintiler olmasa SSK emeklilerine maaş ödeyemeyecek, ayrıca vergi gelirleri de azalacak. Ülkenin önemli ikilemi! Böyle kesinti olmaz, kesilmese de olmaz.

Devlet, bankaları ve ciddi şirketleri aslında elde etmedikleri fiktif kárlar üzerinden, gerçekte kár varmış gibi yıllardır vergilendiriyor. Bankalar ve şirketler kár varmış gibi kárları üzerinden değil, öz kaynaklarından vergi ödüyorlar. Ödedikçe kan kaybediyorlar, çıkmaza giriyorlar.

Bu sefer devlet, şirketlere, ‘yeni kaynak bul, sermaye koy, rasyoları düzelt’ diyor. Bulan, bulup koyuyor. Sonra o koyduğu da gidiyor. Devletin bu uygulaması haksız. Ama devlet de çaresiz. Böyle vergi almasa kendi batacak, alsa verenler batıyor. Hortumcular, şirketlerini kendileri hortumluyor. Dürüst şirketleri ise yıllardır devlet hortumluyor. Onlara yüzde 35'le devlet tahvili satıp, yüzde 70'le fonlatıp, sonra da ‘‘Yanlış yaptın, battın’’ diyor. İşte bu da ülkenin bir başka ikilemi!

HIK DEYİCİ

Ve bu çaresizlik tablosunun üstüne internetten aldığım bir öyküyü sizlerle paylaşmak istiyorum:

‘‘Türk ve Japonlar arasında bir kürek yarışı düzenleniyor. Eşit şartlarda yapıldığı sanılan yarışı Japonlar, beşyüz metre farkla kazanıyor. Bütün gayretlere rağmen ortaya çıkan bu açık farklı yenilginin sebebini araştırmak üzere bir ‘uluslararası danışmanlık şirketi' ile ‘on milyon dolar artı KDV' ücretle anlaşma yapılıyor. Aylarca süren araştırmadan sonra Japonlar'ın teknesinde sekiz kişinin kürek çektiği, bir kişinin dümenci olduğu anlaşılıyor. Türklerin teknesinde bir kişinin kürek çektiği, sekiz kişinin dümenci olduğu ortaya çıkıyor. Danışmanlık şirketi yeni bir organizasyon istiyor. Bir baş dümenci, üç dümenci, üç dümenci yardımcısı ve kürekçiyi teşvik için her çekişte onu gayrete getirecek ‘hık deyici' şeklinde yeni bir organizasyona gidiliyor. Bu sefer yarışı Japonlar iki misli farkla kazanıyor. Ve bunun üzerine Türkler, kürek çeken adamı tek suçlu ilan ederek işten kovuyor ve dümencilere problemi teşhisleri nedeniyle ikramiye veriyor.’’

Ve hayat sürüyor!
Yazının devamı...

Naylon faturada ‘kasıt’ aranacak

30 Haziran 2002
1998 yılında vergi kanunlarında yapılan değişikler sırasında ‘‘sahte ve muhteviyatı itibarıyla yanıltıcı belge’’ (naylon fatura) kullanımında ‘‘bilerek’’ sözcüğü yasa metninden çıkartılması sonucu; bu tür belgeleri bilmeden kayıtlarına işleyen suçsuz vatandaşlar için ceza mahkemelerinde altı aydan üç yıla kadar hapis istemiyle ceza davaları açılmıştı.

‘‘Bilerek’’ sözcüğünün kanun metninden çıkarılmasının dürüst insanların başına ne işler açacağını daha kanunun tamamı yasalaşmadan 27.6.1998 tarihli Hürriyet'te ‘‘Sahte faturayı bilmeden alan da hapiste’’ başlığı ile duyurmuştuk.

Maliye Bakanlığı, uygulamadaki yanlışlık ve haksızlıkların giderek yoğunlaşması üzerine, nihayet 18.06.2002 tarih ve 306 nolu Vergi Usul K. Tebliği ile yeni ‘‘yorumlar’’ getirdi. Tebliğ özetle şöyle:

‘‘Sahte veya muhteviyatı itibarıyle yanıltıcı belgenin gerek düzenlenmesinin gerekse kullanılmasının kaçakçılık suçunun oluşması yönünden ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekmektedir. Sahte veya yanıltıcı belge düzenlenmesi, kastın karinesi olup, bunun ayrıca değerlendirilmesine gerek bulunmamaktadır. Ancak, gerçekte yapılan bir mal veya hizmet alımı karşılığında mal veya hizmeti sağlayan tarafından kendi belgesi yerine bir başka mükellefin belgesi verilebilmektedir. Bu gibi durumlarda sahte belgeyi alan tarafın, satın aldığı malı sağlayan mükellefe ait olmadığını bilip bilmemesi önem taşıyacaktır. Şayet kullanıcının belgenin sahte olduğunu bilmesi gerekiyorsa, yani kasıt varsa burada 359 ncu madde hükmüne göre sahte belge kullanımı söz konusu olacak, aksi takdirde suçun manevi unsuru oluşmadığından durum madde kapsamına girmeyecektir.’’

‘‘Yapılan incelemelerde sahte veya muhteviyatı itibariyle yanıltıcı belgelerin bilerek, isteyerek kullanılıp kullanılmadığının vergi incelemelerine yetkili olanlarca değerlendirilmesi ve bu belgeleri bilerek kullandığı sonucuna varılan mükellefler için vergi suçu raporları düzenlenmesi, haklarında Cumhuriyet savcılıklarına suç duyurularında bulunulması ve üç kat vergi ziyaı cezası kesilmesi gerekmektedir.’’

‘‘Bu belgeleri bilmeden kullandığı sonucuna varılan mükellefler adına vergi suçu raporları düzenlenmemesi ve haklarında Cumhuriyet savcılıklarına suç duyurularında bulunulmaması icap etmektedir. Ayrıca bu belgeleri kullanmak suretiyle vergi ziyaına sebebiyet verilmesi halinde 344 ncu maddenin ikinci fıkrası uyarınca vergi ziyaı cezası kesilmesi gerekmektedir.’’

Bu tebliğ ile kanun hükümlerinin değiştirilmesi mümkün değildir. Ama bu tebliğ, Maliye Bakanlığı'nın olaya bakış açısını dört yıl sonra değiştirdiğinin olumlu bir göstergesidir. Ceza mahkemelerinin kendilerini tebliğ ile bağlı saymamaları ve takdir hakkının denetim elemanlarının insafına bırakılması, tebliği ‘‘uygulanamaz’’ hale getirecektir. Uygulamaları hep birlikte göreceğiz.

Tebliğin son paragrafı, tebliğin lafzı ve ruhu ile çelişki içindedir. Sahte belgeleri bilmeden kullananlar için kasıt unsuru olmaması nedeniyle hapis cezası istenemeyecektir ama vergi ziyaı cezası kesilecektir. Ortada kasıt yoksa cürüm oluşmadığı için hapis hangi nedenle istenemiyorsa, vergi ziayı cezasının da verilmemesi gerekir.
Yazının devamı...

Fuhuşun KDV'si ‘fahiş’ olmamalı!

24 Haziran 2002
Başyazarımız Sayın Oktay Ekşi de konuyu başyazısına taşıyıp ‘‘işin uzmanlık isteyen tarafı var’’ diyerek ‘‘vergici’’lere göndermede bulundu.

Polisimiz bir gerçeği iyi kavramış. ‘‘Halkımızın vergicilerden çok korktuğunu’’ görerek fuhuşla mücadelede ‘‘vergici’’leri yardıma davet etmiş. Gerçekten vergicilerden çok korkan bir toplumuz.

Gelelim işin vergisel boyutuna. KDV kanununa göre ‘‘her türlü mal ve hizmet teslimi’’ KDV kapsamında olduğu için hiç bir vergisel düzenlemeye gerek kalmadan ‘‘fuhuş’’tan KDV almak mümkündür hatta yasanın emri gibi gözükmektedir. Olsa olsa hangi sayılı listeden, hangi oranda KDV alınacağı sorunu ortaya çıkar. O da ‘‘diğer listelerde adı geçmeyen mal ve hizmet teslimlerinden genel oran olan yüzde 18 KDV alınacağı ilkesi’’ ile çözülebilir.

Oran konusunda Maliye'nin işi ‘‘havyar ve kürk’’ gibi lüks kabul ederek yüzde 26'lara çekme gayretine bazı çevreler, ‘‘ihtiyaç’’ kabul ederek yüzde 6'lara indirme çabası gösterebilirler.

Ekonomik hayatın krize girdiği zamanlarda otomotiv ve beyaz eşyacıların zaman zaman yaptığı gibi, ‘‘sektörden’’ geçici olarak KDV inderiminde bulunulması talebi gelebilir!

Gelelim işin Gelir Vergisi boyutuna. ‘‘İş’’in serbest meslek sayılabilmesi için, (Gelir V.K.Md.65) ‘‘Sermayeden ziyade şahsi mesaiye, ilmi ve mesleki bilgiye veya ihtisasa dayanan işlerin işverene bağlı olmaksızın yapılması’’ gerekir. O halde ortada ‘‘bir işverene bağlı olmadan mesleki bilgi ve ihtisasa dayalı olarak’’ yapılan bir iş varsa, bu faaliyetin serbest meslek olarak kabulu mümkündür. Bunun için de ‘‘arızılik’’ değil ‘‘devamlılık’’ şartının oluşması, yani bir hesap döneminde birden fazla icra edilmesi gerekir.

YOKLAMA...

Bir işyerinin açılışında ‘‘hayali’’cilik ve ‘‘naylon’’culuğu önlemek için vergi idaresi, ‘‘yoklama’’ya çok önem vermektedir. İşyeri açılır açılmaz yoklama yapılmaktadır. Bu iş kolunda yoklama, bazı ‘‘teknik sorunlar’’ yaratabilir.

Gelelim belge düzenine. Serbest meslek ödemelerinde serbest meslek makbuzu düzenlenir. Brüt ücret üzerinden KDV hesaplanarak eklenmesi ve brüt ücretten stopaj kesintili belge düzenlemesi oldukça zor ve uzun hesaplamalar gereken bir iştir. Ayrıca bu sektörde genellikle 'takma' isimler kullanılır. Belgeyi düzenleyenin ‘‘takma isim’’le belge düzenlemesi durumunda belge, ‘‘muhteviyatı itibarıyla yanıltıcı belge’’ sayılacak ve belgeyi alan ‘‘naylon fatura’’dan içeri girme sorunu ile karşılaşacaktır. Burada da belgeyi ‘‘bilerek’’ alıp almadığı sorunu ortaya çıkacak ve bu konuda yeni çıkan 306 nolu VUK tebliği gereği inceleme elemanının ‘‘kanaati’’ önem kazanacaktır.

Tam tersi ise ‘‘müşteri’’nin çeşitli nedenlerle belgeyi bir başka isim adına düzenletmesi durumunda ‘‘serbest meslek sahibi’’ naylon belge düzenleyen kişi konumunda kalıp, hapis cezası ile cezalandırılması da bir mesleki ‘‘risk’’ doğurmaktadır.
Yazının devamı...