"Abdülkadir Küşin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Abdülkadir Küşin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Abdülkadir Küşin

60 trilyonluk bağışın hepsi vergiye gidebilir

5 Ağustos 2002
Önce üç kız kardeş birlikte kavgayı başlatmıştı. Babalarının şirketi yabancı ortağına satmasına karşı çıkarak, satışın iptalini istediler. Buna gerekçe olarak da babalarının hukuki işlem yapmak açısından 'ehliyeti olmadığını' ileri sürüyorlardı. Çünkü kızların, anne ve babalarıyla araları açılmıştı. Şirket kalsa idi, miras yolu ile sahip olacaklardı. Şimdi şirket nakit hale gelince, çeşitli yöntemlerle miras dışında kalabilirlerdi. Babalarının yurt dışına para kaçırdığından tutun da aile içi etik dışı davranışların olduğuna kadar çeşitli iddialar ileri sürdüler.

Anne ve baba ise kızlarına bugüne kadar altmış trilyonluk bağış yaptıklarını ileri sürerek, bu bağışın iptali için 'bağıştan rücu' davası açtılar. Kızlarının gayrimenkul ve diğer kıymetleri üzerine 'tedbir' koyarak, onların bu kıymetler üzerinde tasarruf hakkını önlediler.

Tarafların iddialarını kısaca özetlediğimiz tabloda eğer anne ve babanın dedikleri doğru ise ve kızlarına gerçekten 60 trilyon liralık servet bağışladılar ise, bu bağış intikal vergisinin konusuna girer. Bir trilyonun üzerinde olduğu için intikal vergisinin oranı yüzde 30. Evlatlar için bu oranın yarısı uygulanır. O halde 10 trilyon liraya yakın bir verginin ödenmiş olması gerekir.

HEPSİ GİDEBİLİR

Kızlar diyorlar ki, 'gayrimenkulleri kendimiz aldık, tapular da bizim üzerimize!' Tapuların onların üzerlerine olması bir şey ifade etmez. Gayrimenkul değil, bedeli 'bağış' konusu olabilir. Ayrıca bu iddianın ispatı halinde ise, bunları diyenin karşısına Vergi Usul Kanunu'nun meşhur 30/7 maddesi çıkıverir. 'Yapılan incelemeler sırasında mükellefler, her türlü harcama ve tasarruflarını vergisi ödenmiş veya vergiye tabi olmayan kazançlardan sağladıklarını kanıtlayamazlarsa, o tutar, vergisi ödenmemiş kazanç olarak kabul edilir ve dönemin vergi matrahına eklenir' Bu durumda da o 60 trilyonun tamamı gelir vergisi ve fer'ileri olarak elden uçuverir.

O nedenle başta mankenler olmak üzere 'güzellik' veya 'para'larından başka bir şeylere sahip olmayanların kamu oyunda ekonomik olayları anlatırken mutlaka 'vergi uzmanları'na ihtiyaçları var. Yoksa 'şecaat arzederken', 'sirkat' ortaya çıkıveriyor.
Yazının devamı...

60 trilyonluk bağışın hepsi vergiye gidebilir

5 Ağustos 2002
İZMİRLİ ünlü bir ailenin fertleri arasında uzun zamandan beri süren 'servet kavgası' geçen hafta ilginç bir boyuta ulaştı. İşin magazin yanını bir tarafa bırakıp, vergisel yanına bakmak istiyoruz.Önce üç kız kardeş birlikte kavgayı başlatmıştı. Babalarının şirketi yabancı ortağına satmasına karşı çıkarak, satışın iptalini istediler. Buna gerekçe olarak da babalarının hukuki işlem yapmak açısından 'ehliyeti olmadığını' ileri sürüyorlardı. Çünkü kızların, anne ve babalarıyla araları açılmıştı. Şirket kalsa idi, miras yolu ile sahip olacaklardı. Şimdi şirket nakit hale gelince, çeşitli yöntemlerle miras dışında kalabilirlerdi. Babalarının yurt dışına para kaçırdığından tutun da aile içi etik dışı davranışların olduğuna kadar çeşitli iddialar ileri sürdüler.Anne ve baba ise kızlarına bugüne kadar altmış trilyonluk bağış yaptıklarını ileri sürerek, bu bağışın iptali için 'bağıştan rücu' davası açtılar. Kızlarının gayrimenkul ve diğer kıymetleri üzerine 'tedbir' koyarak, onların bu kıymetler üzerinde tasarruf hakkını önlediler.Tarafların iddialarını kısaca özetlediğimiz tabloda eğer anne ve babanın dedikleri doğru ise ve kızlarına gerçekten 60 trilyon liralık servet bağışladılar ise, bu bağış intikal vergisinin konusuna girer. Bir trilyonun üzerinde olduğu için intikal vergisinin oranı yüzde 30. Evlatlar için bu oranın yarısı uygulanır. O halde 10 trilyon liraya yakın bir verginin ödenmiş olması gerekir.HEPSİ GİDEBİLİRKızlar diyorlar ki, 'gayrimenkulleri kendimiz aldık, tapular da bizim üzerimize!' Tapuların onların üzerlerine olması bir şey ifade etmez. Gayrimenkul değil, bedeli 'bağış' konusu olabilir. Ayrıca bu iddianın ispatı halinde ise, bunları diyenin karşısına Vergi Usul Kanunu'nun meşhur 30/7 maddesi çıkıverir. 'Yapılan incelemeler sırasında mükellefler, her türlü harcama ve tasarruflarını vergisi ödenmiş veya vergiye tabi olmayan kazançlardan sağladıklarını kanıtlayamazlarsa, o tutar, vergisi ödenmemiş kazanç olarak kabul edilir ve dönemin vergi matrahına eklenir' Bu durumda da o 60 trilyonun tamamı gelir vergisi ve fer'ileri olarak elden uçuverir.O nedenle başta mankenler olmak üzere 'güzellik' veya 'para'larından başka bir şeylere sahip olmayanların kamu oyunda ekonomik olayları anlatırken mutlaka 'vergi uzmanları'na ihtiyaçları var. Yoksa 'şecaat arzederken', 'sirkat' ortaya çıkıveriyor.
Yazının devamı...

60 trilyonluk bağışın hepsi vergiye gidebilir

5 Ağustos 2002
İZMİRLİ ünlü bir ailenin fertleri arasında uzun zamandan beri süren 'servet kavgası' geçen hafta ilginç bir boyuta ulaştı. İşin magazin yanını bir tarafa bırakıp, vergisel yanına bakmak istiyoruz.Önce üç kız kardeş birlikte kavgayı başlatmıştı. Babalarının şirketi yabancı ortağına satmasına karşı çıkarak, satışın iptalini istediler. Buna gerekçe olarak da babalarının hukuki işlem yapmak açısından 'ehliyeti olmadığını' ileri sürüyorlardı. Çünkü kızların, anne ve babalarıyla araları açılmıştı. Şirket kalsa idi, miras yolu ile sahip olacaklardı. Şimdi şirket nakit hale gelince, çeşitli yöntemlerle miras dışında kalabilirlerdi. Babalarının yurt dışına para kaçırdığından tutun da aile içi etik dışı davranışların olduğuna kadar çeşitli iddialar ileri sürdüler.Anne ve baba ise kızlarına bugüne kadar altmış trilyonluk bağış yaptıklarını ileri sürerek, bu bağışın iptali için 'bağıştan rücu' davası açtılar. Kızlarının gayrimenkul ve diğer kıymetleri üzerine 'tedbir' koyarak, onların bu kıymetler üzerinde tasarruf hakkını önlediler.Tarafların iddialarını kısaca özetlediğimiz tabloda eğer anne ve babanın dedikleri doğru ise ve kızlarına gerçekten 60 trilyon liralık servet bağışladılar ise, bu bağış intikal vergisinin konusuna girer. Bir trilyonun üzerinde olduğu için intikal vergisinin oranı yüzde 30. Evlatlar için bu oranın yarısı uygulanır. O halde 10 trilyon liraya yakın bir verginin ödenmiş olması gerekir.HEPSİ GİDEBİLİRKızlar diyorlar ki, 'gayrimenkulleri kendimiz aldık, tapular da bizim üzerimize!' Tapuların onların üzerlerine olması bir şey ifade etmez. Gayrimenkul değil, bedeli 'bağış' konusu olabilir. Ayrıca bu iddianın ispatı halinde ise, bunları diyenin karşısına Vergi Usul Kanunu'nun meşhur 30/7 maddesi çıkıverir. 'Yapılan incelemeler sırasında mükellefler, her türlü harcama ve tasarruflarını vergisi ödenmiş veya vergiye tabi olmayan kazançlardan sağladıklarını kanıtlayamazlarsa, o tutar, vergisi ödenmemiş kazanç olarak kabul edilir ve dönemin vergi matrahına eklenir' Bu durumda da o 60 trilyonun tamamı gelir vergisi ve fer'ileri olarak elden uçuverir.O nedenle başta mankenler olmak üzere 'güzellik' veya 'para'larından başka bir şeylere sahip olmayanların kamu oyunda ekonomik olayları anlatırken mutlaka 'vergi uzmanları'na ihtiyaçları var. Yoksa 'şecaat arzederken', 'sirkat' ortaya çıkıveriyor.
Yazının devamı...

Kesintiler vergiler ve dümenciler

7 Temmuz 2002
Asgari ücretle çalışanın eline net 184 milyon lira geçecek. Açlık sınırı 334 milyon lira. Yoksulluk sınırı ise 1 milyar lira... Yani 334 milyonun altında geliri olanlar aç... 1 milyar liranın altında geliri olanlar yoksul! Bu verilere göre ülkemiz, ‘aç ve yoksul insanlar’ ülkesi.

Çalışanın eline 184 milyon lira geçmesi için, işverenin cebinden 332 milyon lira çıkıyor. 148 milyon lirayı ise devlet, vergi ve SSK primi olarak alıyor. Bu 148 milyon lira ödenemez bir yük. Fakat bu fahiş kesintiler olmasa SSK emeklilerine maaş ödeyemeyecek, ayrıca vergi gelirleri de azalacak. Ülkenin önemli ikilemi! Böyle kesinti olmaz, kesilmese de olmaz.

Devlet, bankaları ve ciddi şirketleri aslında elde etmedikleri fiktif kárlar üzerinden, gerçekte kár varmış gibi yıllardır vergilendiriyor. Bankalar ve şirketler kár varmış gibi kárları üzerinden değil, öz kaynaklarından vergi ödüyorlar. Ödedikçe kan kaybediyorlar, çıkmaza giriyorlar.

Bu sefer devlet, şirketlere, ‘yeni kaynak bul, sermaye koy, rasyoları düzelt’ diyor. Bulan, bulup koyuyor. Sonra o koyduğu da gidiyor. Devletin bu uygulaması haksız. Ama devlet de çaresiz. Böyle vergi almasa kendi batacak, alsa verenler batıyor. Hortumcular, şirketlerini kendileri hortumluyor. Dürüst şirketleri ise yıllardır devlet hortumluyor. Onlara yüzde 35'le devlet tahvili satıp, yüzde 70'le fonlatıp, sonra da ‘‘Yanlış yaptın, battın’’ diyor. İşte bu da ülkenin bir başka ikilemi!

HIK DEYİCİ

Ve bu çaresizlik tablosunun üstüne internetten aldığım bir öyküyü sizlerle paylaşmak istiyorum:

‘‘Türk ve Japonlar arasında bir kürek yarışı düzenleniyor. Eşit şartlarda yapıldığı sanılan yarışı Japonlar, beşyüz metre farkla kazanıyor. Bütün gayretlere rağmen ortaya çıkan bu açık farklı yenilginin sebebini araştırmak üzere bir ‘uluslararası danışmanlık şirketi' ile ‘on milyon dolar artı KDV' ücretle anlaşma yapılıyor. Aylarca süren araştırmadan sonra Japonlar'ın teknesinde sekiz kişinin kürek çektiği, bir kişinin dümenci olduğu anlaşılıyor. Türklerin teknesinde bir kişinin kürek çektiği, sekiz kişinin dümenci olduğu ortaya çıkıyor. Danışmanlık şirketi yeni bir organizasyon istiyor. Bir baş dümenci, üç dümenci, üç dümenci yardımcısı ve kürekçiyi teşvik için her çekişte onu gayrete getirecek ‘hık deyici' şeklinde yeni bir organizasyona gidiliyor. Bu sefer yarışı Japonlar iki misli farkla kazanıyor. Ve bunun üzerine Türkler, kürek çeken adamı tek suçlu ilan ederek işten kovuyor ve dümencilere problemi teşhisleri nedeniyle ikramiye veriyor.’’

Ve hayat sürüyor!
Yazının devamı...

Naylon faturada ‘kasıt’ aranacak

30 Haziran 2002
1998 yılında vergi kanunlarında yapılan değişikler sırasında ‘‘sahte ve muhteviyatı itibarıyla yanıltıcı belge’’ (naylon fatura) kullanımında ‘‘bilerek’’ sözcüğü yasa metninden çıkartılması sonucu; bu tür belgeleri bilmeden kayıtlarına işleyen suçsuz vatandaşlar için ceza mahkemelerinde altı aydan üç yıla kadar hapis istemiyle ceza davaları açılmıştı.

‘‘Bilerek’’ sözcüğünün kanun metninden çıkarılmasının dürüst insanların başına ne işler açacağını daha kanunun tamamı yasalaşmadan 27.6.1998 tarihli Hürriyet'te ‘‘Sahte faturayı bilmeden alan da hapiste’’ başlığı ile duyurmuştuk.

Maliye Bakanlığı, uygulamadaki yanlışlık ve haksızlıkların giderek yoğunlaşması üzerine, nihayet 18.06.2002 tarih ve 306 nolu Vergi Usul K. Tebliği ile yeni ‘‘yorumlar’’ getirdi. Tebliğ özetle şöyle:

‘‘Sahte veya muhteviyatı itibarıyle yanıltıcı belgenin gerek düzenlenmesinin gerekse kullanılmasının kaçakçılık suçunun oluşması yönünden ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekmektedir. Sahte veya yanıltıcı belge düzenlenmesi, kastın karinesi olup, bunun ayrıca değerlendirilmesine gerek bulunmamaktadır. Ancak, gerçekte yapılan bir mal veya hizmet alımı karşılığında mal veya hizmeti sağlayan tarafından kendi belgesi yerine bir başka mükellefin belgesi verilebilmektedir. Bu gibi durumlarda sahte belgeyi alan tarafın, satın aldığı malı sağlayan mükellefe ait olmadığını bilip bilmemesi önem taşıyacaktır. Şayet kullanıcının belgenin sahte olduğunu bilmesi gerekiyorsa, yani kasıt varsa burada 359 ncu madde hükmüne göre sahte belge kullanımı söz konusu olacak, aksi takdirde suçun manevi unsuru oluşmadığından durum madde kapsamına girmeyecektir.’’

‘‘Yapılan incelemelerde sahte veya muhteviyatı itibariyle yanıltıcı belgelerin bilerek, isteyerek kullanılıp kullanılmadığının vergi incelemelerine yetkili olanlarca değerlendirilmesi ve bu belgeleri bilerek kullandığı sonucuna varılan mükellefler için vergi suçu raporları düzenlenmesi, haklarında Cumhuriyet savcılıklarına suç duyurularında bulunulması ve üç kat vergi ziyaı cezası kesilmesi gerekmektedir.’’

‘‘Bu belgeleri bilmeden kullandığı sonucuna varılan mükellefler adına vergi suçu raporları düzenlenmemesi ve haklarında Cumhuriyet savcılıklarına suç duyurularında bulunulmaması icap etmektedir. Ayrıca bu belgeleri kullanmak suretiyle vergi ziyaına sebebiyet verilmesi halinde 344 ncu maddenin ikinci fıkrası uyarınca vergi ziyaı cezası kesilmesi gerekmektedir.’’

Bu tebliğ ile kanun hükümlerinin değiştirilmesi mümkün değildir. Ama bu tebliğ, Maliye Bakanlığı'nın olaya bakış açısını dört yıl sonra değiştirdiğinin olumlu bir göstergesidir. Ceza mahkemelerinin kendilerini tebliğ ile bağlı saymamaları ve takdir hakkının denetim elemanlarının insafına bırakılması, tebliği ‘‘uygulanamaz’’ hale getirecektir. Uygulamaları hep birlikte göreceğiz.

Tebliğin son paragrafı, tebliğin lafzı ve ruhu ile çelişki içindedir. Sahte belgeleri bilmeden kullananlar için kasıt unsuru olmaması nedeniyle hapis cezası istenemeyecektir ama vergi ziyaı cezası kesilecektir. Ortada kasıt yoksa cürüm oluşmadığı için hapis hangi nedenle istenemiyorsa, vergi ziayı cezasının da verilmemesi gerekir.
Yazının devamı...

Fuhuşun KDV'si ‘fahiş’ olmamalı!

24 Haziran 2002
Başyazarımız Sayın Oktay Ekşi de konuyu başyazısına taşıyıp ‘‘işin uzmanlık isteyen tarafı var’’ diyerek ‘‘vergici’’lere göndermede bulundu.

Polisimiz bir gerçeği iyi kavramış. ‘‘Halkımızın vergicilerden çok korktuğunu’’ görerek fuhuşla mücadelede ‘‘vergici’’leri yardıma davet etmiş. Gerçekten vergicilerden çok korkan bir toplumuz.

Gelelim işin vergisel boyutuna. KDV kanununa göre ‘‘her türlü mal ve hizmet teslimi’’ KDV kapsamında olduğu için hiç bir vergisel düzenlemeye gerek kalmadan ‘‘fuhuş’’tan KDV almak mümkündür hatta yasanın emri gibi gözükmektedir. Olsa olsa hangi sayılı listeden, hangi oranda KDV alınacağı sorunu ortaya çıkar. O da ‘‘diğer listelerde adı geçmeyen mal ve hizmet teslimlerinden genel oran olan yüzde 18 KDV alınacağı ilkesi’’ ile çözülebilir.

Oran konusunda Maliye'nin işi ‘‘havyar ve kürk’’ gibi lüks kabul ederek yüzde 26'lara çekme gayretine bazı çevreler, ‘‘ihtiyaç’’ kabul ederek yüzde 6'lara indirme çabası gösterebilirler.

Ekonomik hayatın krize girdiği zamanlarda otomotiv ve beyaz eşyacıların zaman zaman yaptığı gibi, ‘‘sektörden’’ geçici olarak KDV inderiminde bulunulması talebi gelebilir!

Gelelim işin Gelir Vergisi boyutuna. ‘‘İş’’in serbest meslek sayılabilmesi için, (Gelir V.K.Md.65) ‘‘Sermayeden ziyade şahsi mesaiye, ilmi ve mesleki bilgiye veya ihtisasa dayanan işlerin işverene bağlı olmaksızın yapılması’’ gerekir. O halde ortada ‘‘bir işverene bağlı olmadan mesleki bilgi ve ihtisasa dayalı olarak’’ yapılan bir iş varsa, bu faaliyetin serbest meslek olarak kabulu mümkündür. Bunun için de ‘‘arızılik’’ değil ‘‘devamlılık’’ şartının oluşması, yani bir hesap döneminde birden fazla icra edilmesi gerekir.

YOKLAMA...

Bir işyerinin açılışında ‘‘hayali’’cilik ve ‘‘naylon’’culuğu önlemek için vergi idaresi, ‘‘yoklama’’ya çok önem vermektedir. İşyeri açılır açılmaz yoklama yapılmaktadır. Bu iş kolunda yoklama, bazı ‘‘teknik sorunlar’’ yaratabilir.

Gelelim belge düzenine. Serbest meslek ödemelerinde serbest meslek makbuzu düzenlenir. Brüt ücret üzerinden KDV hesaplanarak eklenmesi ve brüt ücretten stopaj kesintili belge düzenlemesi oldukça zor ve uzun hesaplamalar gereken bir iştir. Ayrıca bu sektörde genellikle 'takma' isimler kullanılır. Belgeyi düzenleyenin ‘‘takma isim’’le belge düzenlemesi durumunda belge, ‘‘muhteviyatı itibarıyla yanıltıcı belge’’ sayılacak ve belgeyi alan ‘‘naylon fatura’’dan içeri girme sorunu ile karşılaşacaktır. Burada da belgeyi ‘‘bilerek’’ alıp almadığı sorunu ortaya çıkacak ve bu konuda yeni çıkan 306 nolu VUK tebliği gereği inceleme elemanının ‘‘kanaati’’ önem kazanacaktır.

Tam tersi ise ‘‘müşteri’’nin çeşitli nedenlerle belgeyi bir başka isim adına düzenletmesi durumunda ‘‘serbest meslek sahibi’’ naylon belge düzenleyen kişi konumunda kalıp, hapis cezası ile cezalandırılması da bir mesleki ‘‘risk’’ doğurmaktadır.
Yazının devamı...

ÖTV'yle verginin vergisi ödenecek

10 Haziran 2002
ÖTV NEDİR?

Belirli mal ve ürünler üzerinden maktu veya oransal olarak alınan bir harcama vergisidir.

KDV gibi aynı malın her el değiştirmesinde ÖTV doğmaz. Malın ithal edilmesi veya üretilen malın ilk alıcısına teslimi nedeniyle ÖTV doğar. Motorlu taşıtlarda ise nihai tüketici adına ilk tescili sırasında ÖTV ödemek gerekir.

Verginin mükellefi ithalatçılar ve ilk satıcılar olmaktadır.

Modern ve çağdaş bir vergi olarak bilinen ÖTV aslında, ülkemizde 1950'li yıllardan başlayarak uzun yıllar uygulanan 'İstihsal Vergisi'nden başka bir şey değildir.

ÖTV NEDEN GELDİ?

Avrupa Birliği vergi mevzuatına uyum sağlamak

Gümrük Birliği nedeniyle kaldırılan gümrük vergilerinin neden olduğu gelir kayıplarını telafi etmek

Dağınıklık arzeden on altı çeşit vergi ve fonun kaldırılarak yerine tek bir vergi getirmek suretiyle vergide kolaylık, basitlik sağlamak.

Mükellefinin, kaldırılan vergilerde olduğu gibi milyonlarca alıcı yerine, sınırlı sayıda ithalatcı ve üretici olması nedeniyle, takibini daha kolay hale getirmek, vergi kayıp ve kaçağını azaltmak, vergi toplama giderlerini indirmek.

ÖTV'yle birlikte 60 katrilyonluk vergi gelirleri içinde 15 katrilyonluk payı bulunan 16 çeşit vergi ve fon kaldırılarak 15 katrilyonluk tek bir vergi ÖTV geldi.

VATANDAŞA YÜK OLUR MU?

Maliye Bakanı Oral, ÖTV uygulaması nedeniyle bütçenin vergi gelirlerinde ne bir azalış, ne de bir artış olmayacağını israrla savunuyor. Kaldırılan % 26 ve 40 nispetindeki KDV'nin yerine de ÖTV ve düşük oranlı KDV gelecek. Yük aynı kalacak.

Satışın her safhasında alınan KDV, bir maliyet unsuru değildi ve satış bedeli üzerinden hesaplanır ve beyan edilirken, ödenen KDV'ler hesaplanan KDV'den indirilerek ödeme yapılırdı. Şimdi ilk safhada satış fiyatının içinde ödenen ÖTV, daha ilerki el değiştirmelerde KDV hesaplaması sırasında bir maliyet unsuru olarak yer alacak aynı oranda fakat daha fazla KDV ödenmesine neden olacak.

Oranları belirli sınırlar dahilinde indirmek ve arttırmak Bakanlar Kurulu yetkisinde. Bu yetki, arttırmak suretiyle kullanılırsa vergi yükünün çoğalacağı tabiidir.

İKİNCİ EL TAŞITTA DURUM

Kanunda ikinci el taşıtların satışı ile ilgili özel bir düzenleme yok. Fakat Taşıt alım vergileri ve tescil harçlarının kaldırılarak yerine taşıtların ilk iktisabı sırasında ÖTV gelmesi, dolaylı olarak ikinci el taşıtların da vergisiz tescili sonucu doğuracak.

Şu anda trafikte dolaşan taşıtların kime ait olduklarını ne Emniyet ne de Maliye bilmiyor. Bu da güvenlik ve vergisel açılardan sorun yaratıyor. Vergi nedeniyle taşıtları devralanlar, tescilleri üzerlerine yaptırmıyorlar.

UYGULAMA NASIL OLACAK?

ÖTV, 1 Ağustos 2002'den itibaren yürürlüğe girecek.

I, II, III, IV sayılı listelerdeki maktu vergiler ve oranlar uygulanacak.

Bakanlar Kurulu vergi oranlarını çeşitli sınırlar dahilinde indirmeye ve yükseltmeye yetkili olacak.

Vergiyi beyan ve ödeme zamanı, birer aylık dönemlerdir. I sayılı listedeki mallar(Petrol ürünlerİ) için ayın onunda, diğerleri için onbeşinde beyan ve ödeme yapılır. Taşıtların ilk iktisabında ise tescilden önce beyan edilir ve ödenir.

İSTİSNALARI VAR MI?

Yurt dışında bir müşteriye teslimi yapılan ve gümrük bölgesinden çıkan mallar ÖTV istisnası kapsamındadır.

İhraç edilen malların alış faturaları üzerinde gösterilen ÖTV de ihracatçıya iade edilir.

Türkiye'deki diplomatik temsilciliklerin kendi ihtiyaçları için aldıkları

Silahlı Kuvvetlerin ihtiyacı için aldıkları mallar da ÖTV istisnası kapsamındadır.

İhraç edilmek kaydıyla ihracatcılara teslim edilen malların ÖTV'leri vergi dairelerince tarh ve tahakkuk ettirilir, fakat üç ay içinde ihraç edilmek kaydıyla tecil olunur.
Yazının devamı...

Vatandaşın kolaylıktan haberi olmadı

2 Haziran 2002
Maliye Bakanlığı'nın 17.05.2002 tarihli ‘‘Genel Yazısı’’ özetle şöyle:

‘‘Tecil taksitlerinden bazılarını ödeyemeyen, süresinden sonra veya noksan ödeyen, sonradan ilave borç çıkarılınca noksan ödemiş duruma düşen mükellefler, taksit tutarlarını 31.05.2002 tarihine kadar tecil faizi ile birlikte ödemeleri halinde tebliğ ile tanınan ödeme kolaylığından yararlanmaları devam edecektir. Mükellefler her aya ait taksit tutarı veya taksit farkını tebliğdeki düşük faiz oranlarından, taksitin ait olduğu aydan günümüze kadar ise aylık yüzde 6 ve yüzde 5 gibi geçerli oranlardan tecil faizi ile birlikte ödeyecektir.’’

Uzun süredir vergi daireleri ile mükellefler arasında anlaşmazlık konusu olan ve mükelleflerin beklediği bir sorunun çözülmesi çok yerinde olmuştur. Fakat, Bakanlığın ‘‘Genel Yazısı’’ 17.05.2002 tarihlidir. Genel Yazı'lar Resmi Gazete'de yayınlanmaz, haber konusu da olmaz. İç yazışma niteliğindedir. Vergi Daireleri'nin bu uygulamanın esaslarından mayısın son haftasında haberleri olmuştur ve bu durumda olan mükelleflerini haberdar edememişlerdir ve 31 Mayıs olan ödeme süresi sona ermiştir. 20 Mayıs'ta vergi dairelerine başvuran bazı vatandaşların ödeme istekleri de bu uygulamanın bilinmemesi nedeniyle geri çevrilmiştir. Mükelleflerin hergün vergi dairelerinde beklemeleri imkansız olduğu kadar, vergi dairelerini meşgul etmeleri nedeniyle uygun da değildir.

Vergi borçları taksit tarihinde muaccel hale gelmektedir. Mademki iyi niyetli vatandaş, taksit tarihinden itibaren aylık yüzde 5 tecil faizi ile birlikte borcunu ödemek istemektedir. Maliye Bakanlığı da vatandaşlara böyle bir kolaylık gösterme eğilimindedir. O halde elinde parası ile ve taksit tarihinden itibaren aylık yüzde 5 tecil faizi ile borcunu ödemek isteyen vatandaş ne zaman gelirse gelsin, tecil haklarını yitirmeden ödeme yapabilmelidir. Sona eren ve haberi verilemeyen 31 Mayıs tarihinin hiçbir anlamı yoktur.

Piyasalar; bugünkü ekonomik şartlarda borcunu böyle ödeyen borçlu bulsalar heykelini dikecekler. Ama bulamıyorlar. Vergi İdaresi, ‘‘piyasanın bir parçası’’ olduğunu unutmamalıdır.
Yazının devamı...