Hürriyet Hava Durumu - Hava Nasıl 0lacak İstanbul : 9ºC
24 Kasım 2014 07:15
Diğer Yazıları
    15 Mart 2014

    Ölüme karşı tek çare sevişmek

    Ferzan aynı Ferzan. Enerjik. Dinamik. Komik. Yaratıcı. Tatlı. Farkında. Hızlı. Ve gençleşmiş... Her seferinde bunu nasıl beceriyor bilmiyorum ama hep biraz daha gençleşiyor. Yine bize bir aşk hikâyesi anlatıyor: ‘Kemerlerinizi Bağlayın.’ Hem ağlayıp hem güleceksiniz. Her halükarda seveceksiniz…

    Yine şahane bir aşk filmiyle karşımızdasın: ‘Kemerlerinizi Bağlayın.’ Bu film de diğerleri gibi İtalya’da vizyona girdiği andan itibaren kıyametleri kopardı…

    -Evet, tahtalara vur! Birinci haftadayız, bütün salonlar dolu gidiyor.

    Neden sence?

    - İtalyanlar dramatik film sevmiyor. Sinemaya gittiklerinde ağlamak istemiyorlar. Ama bu film bir başka. Kahkaha atarlarken, aynı anda burun çekme sesleri duyuyorsun. Hem ağlatıyor hem güldürüyor. Hem drama hem komedi. Bu kombinasyon iyi geliyor onlara. Bir de Ferzan filmi olmasının etkisi var. Tabii konusu da etkili. Damardan bir aşk hikâyesi…

    Peki bu aşk hikâyesinde seni baştan çıkartan neydi?

    -Çok sevdiğim bir arkadaşım kansere yakalandı. Tespit edildiğinde ileri safhadaydı, fiziken çöktü. Ben de onu mutlu etmek istedim. Şerefine 40 kişilik bir akşam yemeği düzenlemeye karar verdim. Umberto Veronesi diye bir cerrah var, çok meşhurdur İtalya’da. Meme kanserinde, kadınların memelerini toptan almayı son çare olarak gören biridir. Çığır açtı mesleğinde. Memeleri bir kadın için ne ifade eder onu bilir, anlamayanları da suçlar, kanseri önce küçültüp sonra cerrahi müdahaleyle almayı savunur.

    KOCANLA SEVİŞİYOR MUSUN?

    Eeee?

    -İşte onu davet ettim. Sırf arkadaşımın hoşuna gitsin diye. “Tabii ki gelirim” dedi. Meşhur oyuncular davet ettim, güzel adamlar, güzel kadınlar... Yemekler de harika. Bayıldı bizimki. Çocuklar gibi mutlu oldu. Bir ara yan yana dedikodu yapmaya başladık, “Şunun kıyafetine bak, bunun bilmen nesine bak!” Çok tatlı bir kocası vardır, kocası da ileride birileriyle sohbet ediyor. Bir an arkadaşıma dönüp, “Sen kocanla hâlâ aynı yatakta mı uyuyorsun?” dedim. Nasıl dedim bilmiyorum ama dedim. Söyler söylemez de pişman oldum. Ama çok yakın olduğumuz için hiç kızmadı. Ben aslında, “Sen çok şahanesin ama şu an feci bir haldesin. Bu halde hâlâ kocanla bu halde sevişebiliyor musun?” demek istedim. Gülümsedi ve “Biliyor musun hâlâ deniyor!” dedi. “Bu erkeklerin midesi hiç bulanmıyor. Seviyorlarsa hiçbir şeyden iğrenmiyorlar!” Bu anlattıkları beni çok etkiledi. Arkadaşım tanınmaz haldeydi, yüzü şişmiş, bedeni acayip zayıflamıştı. Ama kocası onu bu haliyle bile çekici buluyordu. O zaman karar verdim: ‘Gerçek aşk’sa işte böyle oluyor dedim.

    Ve bu gerçeği, ileride arkadaşının anısına çekeceğin filme koymak istedin…

     

     

    TABU YIKMAYA ALIŞIĞIM

     

     

    Kanser İtalya’da da çok yaygın mı?

    Evet ama orada İtalyanlar kanser konuşmaktan çok hoşlanmıyor. Büyük filmlerde sık rastlanan bir tema değil. Hatta bir gazeteci, filmimden dolayı bana kızmış, insanlara “Gitmeyin” diyormuş. Filmde kanser de anlattığım için…

     

     

    Neden konuşulmuyor?

    Bir tür tabu. Yok saymayı tercih ediyorlar. Ama ben tabu yıkmaya alışığım, daha önceden de cinsellik konusunda yıktım. Bir hayranım Twitter’da “Bu film sayesinde hastalığımdan ilk defa utanmadım” diyor, çok hoşuma gitti…

     

     

    -Evet. Şunu da düşündüm: Birisine âşık oluyorsun. Bedenine ölüp, bitiyorsun. Günde üç-dört kere yatıp kalkıyorsun. Geceleri, ‘iyi geceler öpücüğü’yle sevişmeye başlıyorsun, sabah ‘günaydın’la devam ediyorsun. Ama bu insan bir gün, fiziki olarak değişebilir, çirkinleşebilir ya da hastalanabilir. Onu yine aynı şiddetle arzulamaya devam edebilir misin? İşte filmde anlatmaya çalıştığım şeylerden biri de buydu. Ve evet edersin! Çünkü aşk öyle bir şey ki, vücudu da, fiziği de aşıyor…

    İnsan, kendisinin tam tersi birine aşık olabilir mi?

    -Elbette!

    Peki şöyle sorayım: Entelektüel, ince düşünceli, nazik bir kadın; cahil, kaba-saba, hatta ırkçı, faşist bir adama âşık olabilir mi?

    -Bence evet. Filmde de böyle bir hikâye anlatıyorum zaten. Asla bir araya gelemeyecek çok farklı iki insanın birbirine deliler gibi tutulması. Aşkın, buruna giren ve hormonlarımızı etkileyen bir kokuyla başladığı söyleniyor. Yani sen, aslında kime âşık olacağını bilemiyorsun. Öyle bir şey aşk. Filmi kurarken, “Benim başroldeki kadın oyuncum böyle bir adama âşık olmaz!” dedim. “Bu herifin bir kusuru olması lazım ki, kadın o kusura vurulsun! O faşistin içindeki insanı görsün. Ve ona deli gibi âşık olsun.” İşte bu yüzden çocuk disleksik, okuyamıyor. Kadının bunu fark ettiği an, adama âşık olduğu an…

    AŞKIN KANUNU YOK!

    Diyelim ki senin iddia ettiğin gibi, hayat görüşü taban tabana zıt birine âşık oldu kadın. Evlendiler. Bu evlilik 13 sene sürebilir mi?

    -13 sene sürmüş işte! Aşk o kadar güçlü bir duygu ki, hayat görüşü filan dinlemiyor. Sonra türbülansa girmişler, kavgalar, aldatmalar başlamış. Benim İtalya’da kalbimi bölüştüğüm bir kadın arkadaşım var. Sağcı ama benim en yakın arkadaşım. Siyasi görüşlerimiz dışında, onunla paylaştığımız öyle başka şeyler var ki... Bazı şeylerde anlaşamayabilirsin ama öyle konularda anlaşabilirsin ki, o arkadaşlık, o sevgi, o bağlılık, o aşk sürer. Bir de romanımda yazdığım bir şey var. Japonya’da bir porselen kırıldığı zaman, o kırığı gizlemeye uğraşmıyorlar, aksine altınla kaplayıp, belirginleştiriyorlar. Saklamak ne kelime altını çiziyorlar. Demek istiyorum ki, ilişkimize çok ağır gelen bir türbülans, aslında hayatımıza çok şey katabilir. Bizi zenginleştirebilir. Bu çift için de öyle oluyor, başlarına gelen felaketlerden güçlenerek çıkıyorlar.

    Sen bu kadar farklı iki insanın ilişkisini gerçekten bu kadar uzun yıl sürdürebildiğini gördün mü?

    -Çok gördüm. Benim böyle bir dolu arkadaşım var. Hani o klişe laf var ya, aşkın kanunu yok. Gerçekten de öyle. Benzer geçmişlere sahip, aynı okullardan mezun, aynı şeyleri yapan, aynı yerlere giden çiftleri düşünebiliyor musun? Bence çok sıkıcı ve monoton…

    Ama bir de şu var, filmdeki adam kadını aldatıyor da…

     

     

    KANSERLİ ÇİFTLER HASTANEDE MUTLAKA SEVİŞİR

     

     

    Senin filmde en keyif alarak çektiğin sahne hangisiydi?

    Mutfak sahnesi ve birbirlerine bakmadan sırt sırta konuşmaları. Adam, “Çorba güzel olmuş” diyor. Aslında “Ben korkağın tekiyim. Senin hasta olduğunu öğrenince korktum, kaçtım” demek istiyor. Kadın bir şeyler söylüyor ama aslında iç sesleri bambaşka şeyler diyor. Hastanedeki sevişme sahnesini de severek çektim. O esnada doktorlar da yanımızdaydı. Oradaki tüm tedaviler, duygular, sahneler çok gerçekçiydi. Zaten doktor kadın da dedi ki, “Bir kanser hastası hastaneye yattığında bir buçuk saat, ne hemşireler ne biz odasına gitmeyiz. Çünkü biliriz ki, o çiftler mutlaka sevişecektir. Siz bu gerçeği nereden biliyordunuz ki, filme koydunuz?”

     

     

    Hakikaten nereden biliyordun?

    -Bilmiyordum. Öyle esti. İçgüdüsel! Benim sevgilimin başına böyle bir şey gelse sevişmek isterim. Çünkü ölüme karşı gelebilecek tek şey sevişmek.

     

     


    -İlişkilerinin sonuna doğru evet. Çünkü kadının onu beğenmediğini, küçümsediğini düşünüyor. O adamı oynayan oyuncu da, gerçek hayatta biraz sağ kafalı. Nişanlısıyla İstanbul’a geldiler. Kız etrafında pervane. Bir dediğini iki etmiyor. “Çüş!” dedim, “Bebeği gibisin!” Cevabı: “O benim kadınım, ben de onun erkeğiyim, tabii ki yapacak!” oldu. Bir de kız ona demiş ki, “Başka kadınlarla da yatabilirsin!” Kıza sordum, “Gerçekten öyle mi?” dedim. “Evet” dedi. Adama döndüm. “Peki o başka adamlarla yatarsa?” “Aaa o zamana bırakırım!” dedi.

    BOYNUZLAR SONRADAN...

    Kadını hiçe sayıyor. Kendisi için uygun gördüğü şeyleri, kadını için görmüyor…

    -Aynen öyle bir kafa! Ama inanmayacaksın, hoşuma gidiyor çünkü dürüstlük hissediyorum…

    Ama kadını ezen bir zihniyet…

    -Kesinlikle haklısın. Fakat kadınla birlikteyken onu muazzam mutlu eden bir yanı da var. Kadın hayatından mutlu mesut. Ama tabii ki bu kafa, benim kabul ettiğim bir şey değil, fakat buna itiraz etmeyen kadınlar da var, benim anlatmak istediğim bu.

    Böyle bir durumda adam Apollo olsa kaç yazar? Bana göre öküz…

    -Öküz tabii! Ama aşk, öküz-möküz tanımıyor işte! Bu yüzden aşkın kanunu yok. Onlar birbirlerine deli oluyorlar. 10 yıl şahane gidiyor ilişkileri, boynuz olayları sonradan çıkıyor…

    Türkiye’de mümkün değil ama Fransa’da ya da başka bir Avrupa ülkesinde, bir öğretim üyesi kadın, bir musluk tamircisiyle ya da bir havuz temizleyicisiyle aşk yaşayabilir…

    -Benim ‘Karşı Pencere’de başrol oynayan kıza bütün İtalya tapıyordu. Bir gün onu set işçisinin yardımcısıyla kesişirken gördüm. Yardımcı dediğim de plaket tutan çocuk. “Herhalde yanlış gördüm!” dedim. Çünkü Giovanna Mezzogiorno sofistike bir kız, büyük bir aileden geliyor, feci kültürlü. Çocuksa liseyi bile bitirmemiş, hayatında iki kitap okumamıştır. Bir de ayıptır söylemesi yakışıklı da değil. Bunlar meğer aşk yaşıyorlarmış, tam sekiz yıl beraber oldular. Birlikte görsen, “Ne alaka!” dersin. İtalya’da millet nasıl sinir oluyordu kıza da çocuğa da. Ama bizim ne düşündüğümüzün zerre kadar önemi yok. İtalyan sinemasının Monica Vitti’si vardır, çok meşhur bir oyuncu. O da sette çalışan bir adama âşık oldu, adamı set fotoğrafçısı yaptı. Kadın Alzheimer şu anda. O adam her şeyi bıraktı, kendini kadına adadı, bebek gibi ona bakıyor, 15 yıldır beraberler. Üstelik bu verdiğim örneklerde para söz konusu değil. Para sızdırmak, para almak, ününden faydalanmak yok. Sadece aşk var! Ben de aşkın engel tanımadığını anlatıyorum filmde.

    KOCASI, GÖZÜNÜN ÖNÜNDE ÖLDÜ!

    13 yıl geçtiği hissi vermek için çekimlere ne kadar ara verildi?

    -1 ay. Çocuk 15 kilo aldı. Kız da 10 kilo verdi.

    Nasıl yaptılar?

    -Oyuncular başka türlü canlılar. Yaratık gibiler. Yapıyorlar. Çocuk 20 gün sonra eksi haline dönmüştü bile...

    Başrol oyuncularını nasıl seçtin?

    -Francesco Arca’nın ilk sinema filmi. İtalya’da reality show’larla ünlenmiş biri. Zaten çok itiraz ettiler, “Sakın onu oynatma!” dediler ama ben kafamın dikine gittim. İyi ki de öyle yapmışım. Kasia Smutniak’a gelince iki buçuk yıl önce “Böyle böyle bir film yapmak istiyorum” dedim. Kızın büyük bir acısı vardı. Bir zamanlar evliydi, hatta o evliliğinden şimdi sekiz yaşında bir kızı var. Kocasıyla inişli çıkışlı bir ilişkileri vardı. Ama büyük bir aşktı. Fakat sonu kötü bitti. Birlikte paraşütle atlarken, adamın paraşütü açılmadı, adam kadının gözü önünde yer çakıldı ve öldü.

    YAVRU İNEĞİ ANNENİN ÖNÜNDE KESMİYORLAR
    Dün annemdeydim. Ayrılırken, “Dur bir bakayım sana, belki bir daha görmem” dedi. Annem 89 yaşında ve artık bir ayağı çukurda, iyi değil ama ben onun yavrusuyum. Eğer hayata veda ederse, beni kaybedecek. İnsanın evladını kaybetmesinden daha büyük acı var mı? Mezbahada bile dikkat ediyorlar. Yavru ineği annenin önünde kesmiyorlar. Kesmeye kalkarlarsa inek olay çıkarıyor. Benim gerçekten bu ülkede yaşanan düşmanlığı ve gençlerin öldürülmesini aklım almıyor…

    BU FİLM AYNI ZAMANDA KADINA ÖVGÜ
    Filmde, kadın karakterlerin hepsi dişli, hepsi mücadeleci. Gerçek hayatta da öyle değil mi? Bir doktor arkadaşım diyor ki: “6 aylık erken doğumlarda erkekse üzülürüz, kızsa seviniriz. Çünkü genelde erkek bebekler ölüyor, kızlar savaşıyor ve bir şekilde hayata tutunmayı başarıyor! Bu mücadele ruhu dişinin DNA’sında var. Yaşaması lazım çünkü hayatı yaşatacak olan o!” Gerçekten de milyonlarca sperm çıkıyor, hepsi ölüyor, bir tanesi orada bekleyen bir yere ulaşabiliyor. Bunu düşününce kadının farklılığını anlıyorsun. Zaten bence, kadına şiddetin temelinde de bu var. Erkek, bilinçaltında, kadının üstün olduğunu anladığında saldırıyor. Kadına övgü de var filmde anlayacağın.

    O ÖLÜRSE BEN DE KENDİMİ ÖLDÜRÜRÜM!

    Sen hayatının nasıl bir yerindesin ve artık nasıl aşklar peşindesin?

    -13 yıldır bir insanla beraberim ve onu hayatımdaki son kişi olarak görüyorum. Başka biri olmayacak hayatımda, onu da biliyorum.

    Hâlâ aşk di mi?

    -Evet. O kadar ki ona bir şey olduğu an, her şeyimi arkadaşlarıma dağıtıp, kendimi öldürürüm. 13 yıldır her sabah uyandığımda, her gece yattığımda şükrediyorum. Ondan başkası yok hayatımda, benim için hediye…

    Kıskançlık filan?

    -Korkunç derecede. O da öyle, ben de öyle. Ama o belli etmiyor, ben ediyorum. Sinir krizleri geçiriyorum. Mesela yolda yürüyoruz, o çok hoş olduğundan bakanlar oluyor. Ya da bir partiye gidiyoruz, bunun yanına yaklaşıyorlar. Ben gözümün ucuyla bakıyorum hep. O da diyor ki, “Ferzan Özpetek’in sevgilisi olduğum için bana bakıyorlar, benimle ilgileniyorlar.” Ben de “Saçmalama, o kadar yakışıklısın ki o yüzden bakıyorlar” diyorum. O kabul etmiyor. Üzerine bile alınmıyor ama gerçek bu.

    Tamamen eşit bir ilişki mi? Neticede sen dünyaca ünlü yönetmensin. Sanatçı olduğun için kendini daha özel hissetmiyor musun?

    -Kesinlikle hayır. O, benim hayatımdaki en önemli insan olduğunu biliyor. Karşılıklı öyle hissediyoruz. Eğer o gün basın toplantım varsa, ben ortalıktayım. Sadece o zaman meşhur yönetmenim, onun dışında Ferzan’ım. O, bir petrol şirketinde çalışıyordu. Sekiz ay boyunca beş buçukta kalkıyordu. Ben ondan önce kalkıp kahvaltı hazırlıyordum. Sonra bir gün dedim ki, “Bu petrol şirketini bırakıyorsun! Benim şirketlerim var. Benim için çalışıyorsun, bu kadar erken uyanamayacağım artık!”

    KASİA SMUTNİAK: YANLIŞ ADAMLARA ÂŞIK ÇOK KADIN TANIYORUM

    Ferzan Özpetek’le çalışmak muhteşem bir deneyimdi. Kendimi çok şanslı hissediyorum. Senaryo da beni çok etkiledi. Bu filmde insanların nasıl değiştiğini görüyoruz. Fiziksel olarak da, konum olarak da. Hepimizin başına bin tane şey geliyor ama yaşadığımız aşk gerçekse, her şey değişiyor, o aşk kalıyor. Ben de filmdeki gibi bir adama âşık olabilirdim. Yanlış adamlara âşık olan çok kadın tanıyorum. Aşkın kontrol edilebileceğini ve engellenebildiğine inanmıyorum.

    FRANCESCO ARCA: FERZAN, FİLMLERİNE KALBİYLE DOKUNUYOR!

    Başlangıçta çok korktum çünkü ilk sinema filmim. Ama Ferzan beni korkularımdan uzaklaştırdı. Olağanüstü bir yönetmen. Sen bazı şeyleri bilmeyebilirsin ama o sana ne yapman gerektiğini söylüyor ve gösteriyor zaten. Yaptığını fark etmiyorsun ama yapıyorsun. Çünkü Ferzan sahnelere ve karakterlere kalbiyle dokunuyor. Filmi seyrettiğimde kendime inanamadım, kendimden böyle bir performans beklemiyordum. Benim canlandırdığım karakter, çok iyi bir kişilik değil. Fazla konuşmayan, kültür seviyesi düşük ama bir taraftan da iyi kalpli bir tip. Evet ilişkileri türbülansa giriyor, eşini aldatıyor. Hele kanser olduğunu öğrenince iyice korkuyor. Zaten aslında karısı tarafından hiç beğenilmediğini düşünüyor ama karısı, “Seni en baştan beri, her halinle sevdim” deyince ilişkileri yeniden rayına oturuyor…

    SALYA PALAS
    Çok sevdiğim Ömür diye bir arkadaşım vardı. Rahmetli oldu. Kitabımı ilk okuyan kişiydi. O kadar yakındık. Bir de kardeşi var Emel, Hiç Emel. Bir önceki gelişimde, Emel’le üç gün geçirdim. Sonra havaalanından aradım, ablasını kaybettiği için haliyle morali bozuktu, “Hayatta en önemli şey sağlık!” gibi saçma sapan bir laf ettim. O da bana “Hayır” dedi, “Hayatta en önemli şey sağlık değil, dayanışma! Senin bana bu üç gün boyunca yaptığın şey dayanışma. Bir gün salyalarımız akmaya başladığı zaman, birbirinizin salyalarını sileceğiz.” O kadar doğru bir şey ki bu! Düşündüm de, ‘Salya Palas’ diye bir dizi yapayım diyorum! Evet hayatta önüne geçemiyoruz, hastalıklar var, ölüm var ama dayanışma da var. Dünyanın en zengin adamı da olsan, dostların olmadıktan sonra bir anlamı yok, çok fakirsin!”


    BİR SONRAKİ FİLM İSTANBUL MOZAİĞİ

    Bir sonraki filmini Türkiye’de çekecekmişsin, yer belli mi?

    -Kitabım ‘İstanbul Kırmızısı’ iki türlü gidiyor. Bir yönetmenin, bir kadının hikâyesi var. Kadının hikâyesi kurgu. Yönetmenin hikâyesi, benim kendi hikâyem, birebir benim hayatım. Sonra bu iki kişilik, bir kurguda birleşiyor. Anna, kocasıyla İstanbul’a geliyor. Kocasıyla beraberken başına kötü şeyler geliyor. Ama sonra o kötü şey, güzel bir olaya dönüşüyor. Ben Türkiye’ye gelen çiftin filmini çekeceğim. Artık zamanı geldi. Bir İstanbul mozaiği anlatmak istiyorum. 

    FOTOĞRAFLAR: CEM TALU

    • Yazarı Takip Et
    Merhaba
    Hürriyet Facebook deneyiminden yararlanmak için Facebook ile giriş yapın.

    YAZARLAR