Aşklar ve kanlar

Bir zamanlar sevgilisinin kanını boynunda taşıyan bir kız vardı.

Sevdiği erkekten aldığı hayat sıvısını, kolyesinin ucundaki küçük şişeye koymuştu. Damarında akanın kan değil aşk olduğunu söylemek ister gibi.
Yıllar sonra bir başkasıyla yuva kurdu, çağdaş bir Meryem Ana’ya dönüştü.
En sonunda da gitti “Kan ve Aşk” diye bir film çekti. Avrupa’nın en büyük günahlarından birini anlatmayı denedi. Herkese yaranamasa da çabası takdire şayandı.
Bu arada, romantik vampirlerin aşk yaşadığı filmler de dünyayı fethetmişti.
Esas çocuklar kanla besleniyor, kızların kanları onlar için kaynıyordu. Hemoglobinden geçilmiyordu ortalık.
Bizse yabancısı değildik: Ne de olsa üçüncü sayfalarımız aşk uğruna yananlardan geçilmiyordu.
Şu satırların yazıldığı gün bile aşkı uğruna Boğaz Köprüsü’nden atlayan voleybolcu Giulia vardı.
Aşk uğruna nice gencin kanı akıyor, alyuvarla yıkanan aşklar dünyadan silinmiyordu.
Demek ki aşk, kanımıza dokunan bir şeydi. Onu bu kadar çekici kılan, içimizdeki barbara hitap edişiydi.
O barbar ki uygarlık geliştikçe bastırılmış, barbarlığından eser kalmamıştı.
Ama en medeni insanın kanında bile gizli gizli yaşamaya devam ediyordu.
Kılıcını kenara koymuş, ortaya çıkacağı günü bekliyordu sabırla.
Bazen Bosna’daki gibi kardeş kavgasında çıkıyordu, bazen de vampirli filmlerin izlenme rekorlarında. Ne teknoloji ne de kültür yetiyordu onu öldürmeye.
Belki de aşk dediğimiz çılgınlığın faydası buradaydı: O en güzel barbarlıktı. Öldürmeye değil, yaşatmaya çağıran. Böyle olduğu için de birbirimizi anlamamızı sağlıyordu.
Damarlarımızda akan hangi milletin kanı olursa olsun, aşk karşısında hepimiz mağara adamıydık.
Bütün ırkların eşitlendiği bir yer varsa, o da sevmeye ve sevilmeye dair o temel içgüdüydü.
O kadar barbar, öyle ilkeldik ki aşkın karşısında, bu bize pıhtılaşmayan bir haz veriyordu.
Damarlarımızda akan kırmızı şeyin aşk olduğunu bilsek, dünya bambaşka bir yer olacaktı. Siyasetin kürtajlarından asude bir yer.
O kanlı-canlı gezegende birbirimizi öldürmeye değil, yaşatmaya başlayacaktık.

ŞEFİN TAVSİYESİ

Fatih’te bir eski kafa

Kafa dinleyip okumaya-yazmaya meraklı olanlar, Fatih’teki “Eski Kafa”yı bilirler.
“At Pazarı” denen meydandaki kavhelerden en delikanlı olanı.
Duvarında Aliya İzzetbegoviç’in resmi var.
Kafa bir yer olmasının yanı sıra, çay çeşitleriyle de insanın gönül telini titretiyor.
Tarihi yarım-adada bir tatlı huzur arayanlar için birebir. Ortaköy kahvelerinin kitaba meraklı versiyonu.

Yazarın Son Yazıları
02.Temmuz.2012, Pazartesi
30.Haziran.2012, Cumartesi
29.Haziran.2012, Cuma
27.Haziran.2012, Çarşamba
23.Haziran.2012, Cumartesi
22.Haziran.2012, Cuma
20.Haziran.2012, Çarşamba
18.Haziran.2012, Pazartesi
16.Haziran.2012, Cumartesi
15.Haziran.2012, Cuma
Tuna KİREMİTÇİ yazılarını takip edin!
Merhaba
Hürriyet Facebook deneyiminden yararlanmak için Facebook ile giriş yapın.

YAZARLAR

© Copyright 2014 Hürriyet - Doğan Yayın Holding
Kapat
Hürriyet Facebook Deneyimine Hoşgeldiniz
  • Keşfedin! Arkadaşlarınızın okuduğu ilginizi çekecek haberleri keşfedin, Facebook hesabınızda arkadaşlarınızın neleri okuduğunu görün.
  • Kolayca Paylaşın! Okuduğunuz haberler Facebook hesabınızda kolayca paylaşılsın, sizin gündeminizden arkadaşlarınız da haberdar olsun.
  • Kontrol Sizde! Paylaşımlarınızı istediğiniz zaman durdurun, istediğiniz zaman tekrar başlatın. Kontrolü her zaman elinizde tutun.