Nilgün Sarar

Bu özel kadının hayatıma girdiği günü çok silik hatırlıyorum. Çünkü geçen yaz hastanelik olduğumda girmişti hayatıma.

Sonrasında devam etti birlikteliğimiz.
Çok uzun süre geçmediyse de kalbimde yer etti kendisi.
İlk tanışmamızın üzerinden aylar geçti. Dün elim yine telefona gitti.
“Gel” dedim, “ne olur gel, enerjim bitti benim, şunlar oldu, bunlar oldu, ne olur gel.”
Bugün geldi; eskiyi konuştuk, şimdiyi konuştuk.
Bir an dedi ki “Bak senin için aylar önce ne yazmıştım.”
Yanında okumadım, o gidince okudum ve sonra ona eposta attım.
“Seni çok seviyorum, ha bir de yarın da geliyorsun kesin değil mi, gel ne olursun.”
Buyurun Nilgün’ün yazdıklarını siz de okuyun.

NOT: Sabah beni Beyazıt aradı; “evde misin, geliyorum seni boğmaya. Deli kız, yazmışsın köşende Beyaz’ı evlendireceğim diye, millet sahi zannedecek” diye başladı konuşmaya.
Bana Beyazıt’la ilgili gönderdiğiniz epostaların bir kısmını ona yönlendirince onun da hoşuna gitti yazdıklarınız.
Eposta atanlara da teşekkürler, benim espri yaptığımı anlayıp ona göre çok güzel şeyler yazmışsınız, Beyaz’ı ne kadar sevdiğinizi bir kez daha gördüm.
Neyse Beyaz’ı sakinleştirdim ama bana Ayşe demişler ben ne yapar eder, everirim onu. Kızlar siz de merak etmeyin size de beyaz atlı prensler arıyorum, siz de beni unutmayın.

....

5 Temmuz’da telefonum çaldı.

Nazik bir ses; “Merhaba, ben İnci Aral. Telefonunuzu Saba Tümer’den aldım. Kızım hastanede. Sizden seans almak istiyoruz” dedi.

Kendimi çok anlatma ihtiyacı duymadım, Saba vermişti çünkü telefon numaramı. Benim kim olduğumu, ne yaptığımı çok iyi biliyordu. “Tamam” dedim. Nerede olduğunu sordum ve akşam üstü beş gibi yola koyuldum.
Hastaneye vardığımda tekrar telefon ettim, oda numarasını ve kaçıncı katta olduğunu öğrendim ve asansörün düğmesine bastım. Arka asansöre bindiğim için biraz tur attıktan sonra İnci Hanım bekleme odasında karşıladı beni.
Yanında kızı olduğunu öğrendiğim genç bir bayan daha vardı. “Biraz oturun” dedi İnci Hanım, “içeride doktorlar var, çıksınlar, sonra siz girersiniz.”
Çok yorgun, endişeli ve biraz da kızgındı İnci Hanım. Her haliyle kabullenip, soru sormadan dinlemeye başladım. Anneydi, canıydı içeride odada yatan. Ne dese haklıydı. Biliyordum tek istediği kızının bir an önce iyileşip sağlığına kavuşmasıydı. Bir Ayça anlatıyordu, bir İnci Hanım.
“Nefes alamamaya başlayınca torunum çok telaşlandı ve…”

Odada ne yapması, nasıl davranması gerektiğini bilemeyen, sarı saçlı, tatlı bir genç kız vardı. İnci Hanım’ın torunu, içeride yatan ve hala ismini bilmediğim kızının kızıydı. Yanında gençten bir adamla ara sıra bir şeyler fısıldaşıyorlardı. Sadece dinliyor ve gözlemliyordum. Kimin kim olduğu, neden ve niçin orada olduğu beni hiç ilgilendirmiyordu. Ben sadece bir an önce içeriye girip o insana seans vermek istiyordum.

Doktorlar çıktı. Ben tam ayağa kalktım, “bir dakika” dedi İnci Hanım. “Torunumun babası bir geçmiş olsun diyecek, içeriye önce o girsin, siz sonra rahat rahat yaparsınız seansınızı.”

“Peki” dedim, yine yerime oturdum. Beklerken konuşmaya başladık. İnci Hanım, karaciğerin iflas ettiğini, kan değerlerinin düşük olduğunu, yapacağım seansların iyi gelip gelmeyeceğini soruyordu.
“Evet, iyi gelir, toparlar. Ama önce bir bakayım, bir seans yapayım” dedim. “Söz veremem, kesin bir şey söyleyemem ama kişiyle ilgilidir. Hastalık ne olursa olsun bu, evrenin kişiye direk aktığı bir enerji, ışık ve bilgi seansıdır. Yalnız fiziksel değil, ruhsal, duygusal, zihinsel de destekler.”

Genç adam çıktı. “Buyurun” dedi İnci Hanım. Odaya geçtik. İnci Hanım; “Ayşe bak Nilgün Hanım geldi. Sana enerji verecek” dedi. Ayşe gözlerini araladı, bana baktı, gülümsedi. “Tamam” dedi.

“Merhaba” dedim, gözler kapanmıştı. Ayşe Hanım hafif araladı gözlerini, yine “tamam” dedi. “Hep gel. İhtiyacım var canım benim” diye mırıldandı.
İnci Hanım “sizi yalnız bırakayım” dedi ve çıktı odadan. Seansa başladım ama Ayşe Hanım uyuyordu. Genelde seansıma insanlar uyanıkken, neler olduğunun farkındalarken başlarım. Enerji güçlü gelir ve on- on beş dakika sonra dalıp giderler. Ama o derin uyku hali değildir. Mantık devreden çıkar, formsuz beden gösterir kendini ve evren başlar orasını, burasını düzeltmeye. İstem dışı hareketler başlar. Kişi kendisi yapmaz. Bir güç çevirir, oynatır. Elinde orijinal hali vardır. Bakar orada yatan kuluna, “hmmm” der, “şusu eksilmiş, busu çok gelmiş.”

Bense bir çocuk saflığıyla seyrederim ve aracı olurum.
İlk 5 dakikada tepki vermez diye düşündüğüm Ayşe isimli beden, tipik geri bildirimlerine başladı. İçimi bir mutluluk sardı. Bir yandan seansıma devam ediyor, bir yandan da “yaşasın alıyor, hem derin uykuda hem alıyor” dedim. “Vay be ne güçlü” diye düşünüyordum.

Elleri başının altında, her dört-beş dakikada bir kulak arkasındaki saçlarını nazik, kibar bir lady gibi kaşıyordu. Bir sağ kolunu kaldırıyor, kulağının arkasına ulaşmaya çalışıyor, bir sol kolunu. Beden ve gözler istem dışı hareketlere başlamıştı. Tam istediğim de buydu zaten. Tahmini yirmi, yirmi beş dakika sonra, gözlerini açtı. Bana baktı. Ne yapıyorsun yahu sen bana der gibi kısık gözlerle beni görmeye çalıştı. Derin bir “ohhhh” çekti, “ohhh rahatlıyorum” diye mırıldandı.

Karnı kocamandı. İncecik bacakların bu koca karna hiç uymadığı belliydi. Bu şişlik bedenin isyanıydı. Ondan gelen enerjiyi tercüme etmeye başladığımda “yeter artık dur, yapma bana bunu” diyordu. “Harcama beni egon için. Bedenimizi acılarla doldurdun ve yıllarca biriktirdin. Tıkadın geçmişle kanallarını. Hadi bırak geçmişi, bağışla. Kendimizi kimseye ispat etmek zorunda değiliz.”

Her seansımda kişiden mesaj almam. Bilemem ne olup bittiğini. Benim görevim sadece o anda orada olmak, kişiyi alana götürmek ve prize takıp evrene bağlamaktır. Sonra bağlı kalır. Ama Ayşe Hanım’da farklıydı. Mesajlar geliyordu. Kendime saklarım bu mesajları, kişiyi hiç yönlendirmek istemem. Susarım. Ben değilimdir söz konusu olan, o kişidir. Evrene, enerjiye, Tanrı’ya inanandır. İkisinin diyalogudur.

Seansımı bitirdim ve her zaman yaptığım gibi hafifçe dokundum. Araladı gözlerini zar zor Ayşe Hanım. “Bitti” dedim. “Ben gidiyorum. Yarın yine geleceğim. Çarşamba Berlin’e gidiyorum, döndüğümde de geleceğim.”

“Tamam, canım benim” dedi, “sağ… Sağol” demeye çalıştı ama yine uykuya daldı. Nasıl aklında kalabilirdi ki benim söylediklerim? “Ama olsun” dedim, “o anlar.”

Dışarıda İnci Hanım, Ayça Hanım, Ayşe’nin kızı ve genç adam oturuyorlardı. Beni görünce İnci Hanım ayağa kalktı ve asansörün yanında “nasıl geçti?” diye sordu.

“Hep uyuyordu ama çok aldı. Bundan eminim. Uyuması almamasına işaret değildir, sadece benim açımdan, tepkilerini göremememe neden olur” dedim.

“Ama iyi ki yaptık seansı” dedi İnci Hanım. Ücretimi sordu. Kibar bir şekilde takdim etti. “Yarın” dedi, “yarın nasıl yapalım?”

“Ben yarın yine gelirim” dedim. 

“Öğleden sonra olsun ki, daha rahat ederiz” dedi İnci Hanım. “Tamam, merak etmeyin ben ayarlarım” dedim. Asansörde ocak ayında kaybettiğim annemi hissettim. Ne çok özlemiştim. Güçlüydü annem hem de çok. Çok güzeldi. Hükümet gibi kadın derlerdi. Işığı ısıttı içimi.

Evin yolunda Ayşe Hanım’ı küçülttüm ve avucumun içine yerleştirdim. Bir yandan uzaktan seansıma devam ediyor, bir yandan da aldığım diğer mesajları hatırlamaya çalışıyordum. Geçip gitmişti hepsi. Alandan çıktığım anda, bitmişti. Avucumun içinde Ayşe Hanımla birlikte Sarıyer’in yolunu tuttum.

.......................................

6 Temmuz

Odaya girdiğimde ilk gördüğüm sahne, kızı kanepeye uzanmış ve bir hayli yorgun yatıyordu. “Merhaba” dedim, “nasılsınız?”

 Oda darmadağınıktı, televizyon açık, çantalar bir tarafta. “Merhaba” dedi kızı. “Başım çok ağrıyor. Bütün gece geçmedi.”

 İnci Hanım Ayşe Hanım’ın baş ucunda oturuyordu. “Nasıl bugün?” diye sordum.
“Valla hep uyuyor, karnı şiş hala.”

 Aklıma ilk gelen neden hep uyuduğu idi. Uyku hapı vermişlerdi. Dünden beri hiç ayağa kalkmamış, hep yatmış ve uyumuş. “Nasıl yani?” dedim. “Olmaz ki öyle şey. Hep yatarsa bu bağırsaklar bu kadar serumu, ilacı, dışkıyı nasıl boşaltır?”
“Şimdi çok su içiriyoruz” dedi İnci Hanım, “aşağıya ultrasonografiye alacaklar. Su içmesi lazımmış.”

 Evrenle diyalogum başladı. Ah dedim, neresi olursa olsun, en pahalısı da olsa, özel oda da olsa, hep aynı bilgisizlik. Zaten karnı şiş ve su dolu. Zaten bu durumda ultrasonografiye çok müsait. Neden hala su? Karışma sen Nilgün. Senin görevin bu değil. Bırak herhalde doktorların bir bildiği vardır. Ama içimdeki ses o kadar şiddetle, “kaldır çabuk Ayşe Hanım’ı, oturt, açtır gözlerini, kaldır tuvalete götür” diyordu ki zor tutuyordum kendimi.

Babamın cerrah olması ve beni de çoğu zaman hastalarına ve ameliyatlarına yanında taşıması, eşimin cerrah olması ve hastane kültürünü iyi bilmem de bunlara eklenince, ben ilk adımımı atmış bulundum. Tam o sırada şişman bir doktor girdi içeriye. İnci Hanım bir şeyler soruyordu hastalığıyla ilgili, doktor cevap vermeye başlıyordu ve o sırada cep telefonu çalıyor ve ona cevap veriyordu. Telefon konuşması bitiyor, tam devam etmeye başlıyor, zırrrrr yine telefon. Ben cevaplarından hiçbir şey anlamamıştım. Son olarak gider ayak kapının eşiğinde, sanki bir kol onu dışarıdan çekercesine verdiği cevabı anladım. “Bu şekilde devam ederse, iyileşmesi zor… Karaciğeri kurtarmamız lazım.”
Kapı kapanır kapanmaz, İnci Hanım’dan izin istedim ve “ben Ayşe Hanım’ı kaldırabilir miyim?” dedim. “Bir mahsuru var mıdır kalkmasında, yani kırık çıkık, yürüyememe gibi...”
“Yooo” dedi İnci Hanım. Hemen kolları sıvadım ve ilk işim kolonya bulmak oldu. Şoförü aradım ve “bana derhal kolonya al, gel” dedim. 5 dakika sonra geldi kolonya. Önce bir güzel koklattım, sonra oturttum. Annesine “kendisine bu süre içinde Ayşe diyeceğim” dedim, “izin verirseniz.”
“Hadi Ayşe, kalk biraz. Aç gözlerini. Her şey yolunda. Uyku ilacı aldın o yüzden bu uyku halin.”

 Ayşe’den ses yok. “Hadi Ayşe, şimdi kalkıyoruz ve doğru tuvalete gidiyoruz.”

Hemşireyi çağırdık ve serum bağlantılarını bir süre çıkarmalarını söyledim. Önemli bir ilaç verip vermediklerini sordum. “Hayır hayır” dedi, “serum sadece. Zaten kendisi yeterince su içiyor.”

Kaldırdım, minik minik adımlarla, ayaklarını yere sürte sürte geldik tuvalete. Yüzünü yıkadım. Kafasını kaldırdı ve aynaya baktı. Başını tutuyordum, çünkü kendisi tutamıyordu. İçimden de sinir oluyordum bu uyku ilacına. Niye gerek duyulduğunu anlamış değildim.

Sonra “hadi Ayşe, şimdi tuvalete otur ve ohhh rahatla” dedim. Kapıyı kapattım. Hemşire “yapmayın falan” dedi ya düşerse?” “Düşmez, biz buradayız” dedim.

Ayşe içerdeyken yaptıklarım bir anda hızlı bir şekilde gözümün önünden geçti. O kadar emindim ki uygun olanı yaptığımdan, adım gibi emindim. “Devam” dedim.
Ayşe rahatlamıştı ve sifonu kendi çekti. Ayağa kalkarken içeriye girdim. Ellerini kendi yıkamaya başlamıştı zaten. Gür saçlarına fırça değdirdim. Işıldamaya başladı.
İnci Hanım bir an bile ayrılmamıştı kızının yanından. Hiç bir şikayet çıkmıyordu ağzından. Yorgundu tabii. Onu bile konu etmiyordu. Tek arzusu kızının sağlığına kavuşmasıydı.

Ayşe’nin kızı ise kanepeye yapışmış, başının ağrısının geçmesini bekliyordu. Anneciği kalksaydı artık, iyileşseydi. Gitselerdi buradan.
“İnci Hanım, siz inin biraz aşağıya kafeteryaya. Ben Ayşe’yi götürürüm ultrasona, merak etmeyin. Ben ilgilenirim” dedim.

O sırada hemşire yine geldi. Benim ilgimden sanki birazcık utanmış gibi, “siz bırakın, ben yaparım” der gibi oldu.
“Yok” dedim, “siz çağırın hasta bakıcıyı, getirsin tekerlekli sandalyeyi, inelim çekime.”
“Tamam” dedi.

“Üzerini değiştirelim” dedim, yeni tertemiz önlük giydirdim Ayşe’ye. Oh mis gibi oldu. Sandalye de gelmişti. Nazikçe oturttum. Başını dik tutmakta zorlandığı için, yastığı da yerleştirdim ensesine.

“Ohh” dedi. Çok yorulmuştu. Dört adım, oturmak kalkmak, elini yıkamak çok yormuştu Ayşeciği.

İnci Hanım, “eminsiniz değil mi Nilgün Hanım, sizinle Ayşe?” dedi.
“Tabii” dedim, çok emindim. “Siz inin lütfen, rahatlayın biraz açık havada. Belki sonra geliriz biz de oraya.”

Annemden bilirim. Hasta bakıcıları arabayı o kadar dikkatsiz sürerler ki, ayakları da tam oturtmazlar. Yürütürler bakmadan. Takılır bazen eli kolu hastanın. Üstelik anneciğimin gözleri de görmezdi. Hassas bir noktadır benim için. Ayşe’nin elini kolunu, ayağını topladığımdan emin oldum. Yavaş ve dikkatli dedim. Bastık asansörün düğmesine. İndik zemine. Yine bilirim, bırakırlar oraya paket gibi hastayı. Hasta bakıcının görevi bitmiştir çünkü. Paketi oraya bırakmaktır. Sonra bekler de bekler hasta.

Hemen dosyasını verdim Ayşe’nin. Hemşireye geldiğimizi, lütfen çok bekletmemesini rica ettim. 5 dakika sonra girdik odaya. Kaldırdım Ayşeciği, yatırdım masaya. Bir yandan da neden orada olduğumuzu, şimdi neler yapılacağını, bir jel süreceklerini ve jelin soğuk olabileceğini, ürkmemesini anlatıyorum. Ayşe hep uyuyor hep uyuyor. Bense “Ayşe aç gözlerini” deyip anlatıyorum.

Doktor hanım jeli sürdü ve başladı gezinmeye koca karnın üzerinde. Ben de ekrandan bir bir takip ediyorum. “Ohh” dedim, “gaz ve dolu bağırsaktan başka şükürler olsun hiç bir şeyi yok.”

Doktor hanım, “karın çok dolu. Neden böyle?” diye bana soruyor, bense “bilmem siz daha iyi bilirsiniz” diyorum.
“Bunların çıkması lazım” diyor, “bol bol yürüyüş yapsın.”

Hem içimden “hırrrr” diyor hem de doktor hanıma “tamam” diye cevap veriyorum. Jeli temizliyorum kağıt mendille iyicene, önlüğünü düzeltiyorum ve vınnnnnnn. Hasta bakıcıya “ben götürürüm” diyorum, “sağol. Dosyasını ver sen bana sadece.”
 
Ayşe’yi ilk işim kafeteryaya kaçırmak oluyor. Temiz hava, oksijen ve mümkünse biraz şekerli bir şeyler içmesi. İnci Hanım ve torununu buluyoruz. İkisinin de yüzleri gülüyor. “Aaaa Ayşe geldi” diyor İnci Hanım, kalkıyor, sandalyeleri çekiyor ve masaya geliyoruz. Vişne suyu içiriyoruz Ayşe’ye. Yarı uykulu, yarı ayık pipeti çekiyor. Ayşe’nin kızı “anneme baksana” diyor, “kendine geldi valla.”

Sonra odaya çıkıyoruz. Yine tuvalete oturtuyorum. İçini boşaltıyor. Oda bu arada temizlenmiş, pırıl pırıl çarşaflar. O sırada hemşire giriyor ve ona boynundaki pansumanı değiştirmesini rica ediyorum. Pansuman pırıl, Ayşe pırıl, oda pırıl, çarşaflar pırıl. Yan yatırıyorum biraz ve kendisine “Ayşe lütfen artık sakın uyku ilacı alma” diyorum. Seansa başlıyorum. Çok rahat ettiğinin farkındayım. Gözlerim doluyor birden benim. Bir kaç damla düşüyor. Çok keyifli alıyor seansı. Yine istem dışı hareketler, göz kırpıştırmalar… Alıyor çok.

İnci Hanım dışarıda bekliyor. “Nasıl geçti?”

“ Çok iyi. Ben yarın Berlin’e uçuyorum” diyorum. “10 gün yokum. Dönüşte devam ederiz.”
 Ayça “peki siz yokken kimi tavsiye edersiniz?” diye soruyor. Düşünüyorum, düşünüyorum ama aklıma kimse gelmiyor. Bir daha düşünüyorum. Yok kimse. “Kimseyi tavsiye edemem” diyorum.
“Peki” diyor Ayça Hanım, “o zaman sizi bekleyelim.”
 İnci Hanım “ilginize çok teşekkür ederim Nilgün Hanım” diyor, “rica ederim” diyorum, “sevgiyle yaptım, içimden geldi hepsi.  Böyle kabul edin lütfen” diyorum.  Ayrılıyorum hastaneden.


9 Temmuz Berlin


Bunları Berlin’deki evimden yazıyorum. Ayşe’ye gönderip göndermeyeceğimi bilmiyorum. Tanımıyorum ki Ayşe’yi, Ayşe Hanım’ı. Beni hatırlar mı bilmiyorum ki. Hem nasıl ve nereye göndereceğim? Bende sadece İnci Hanım’ın telefonu var. Bir ikilem var içimde. Ya yanlış anlarsa ya yazılarım onu rahatsız ederse?

Ama bir yandan hep uyutulduğu için, merak etmez mi neler olup bittiğini? Hiç olmazsa onun için bir yabancının izlenimlerini bilmek istemez mi? Saatlerce sanki “channel” eder gibi durmaksızın yazdıklarımı okumak istemez mi? Bilmiyorum. Belki...

Seans için gittiğim Ayşe’ye karşı çok derin bir sevgi oluştu içimde. Sanki ben ablasıydım, kardeşiydim, yakınıydım. Hiçbir şeyini yadırgamadım. Hiçbir şeyine şaşırmadım. Her şeyi sevgiyle yaptım.

Sonra Ayşe’nin o teslimiyeti, peki deyişi, boynuna yapışmış flasteri gaddarca sökerken hemşire, ah ya da off bile dememesi. Sürekli doktorlar girip çıkıp hakkında “şöyle olur, böyle olur” diye konuşurken, tüm gayretiyle gözlerini biraz aralayıp, dinlemeye, anlamaya çalışması, seanslarımda hissettiğim ve Ayşe’yi saran sevgi bulutu, “tabii canım benim” deyişi...

Merak ediyordum nasıldı Ayşe. Bir kez daha aramak istedim İnci Hanım’ı Berlin’den. “Ayşe iyiye gidiyor, bir kaç gün sonra taburcu olacak” dedi. Sesinde bir mutluluk vardı. “Ama tabii bundan sonrası çok önemli. Karaciğeri toparlamamız lazım. Kan değerlerini yükseltmek lazım. Olacak inşallah hepsi” dedi. İnanıyordu çünkü. Farkındaydı hayatın, derslerin, enerjinin, düşünce kalıplarının, evrene yayılan titreşimlerin uygun olduğunda, olumlu şeylerin gerçekleşeceğini. Niyetin önemini. Sözlerin gücünü. Ayşeciğinin de bu ışık yolunu görmesine destek olmak istiyordu. O aramıştı Saba’yı. Sonrasında da beni. Farkındaydı çünkü.

Ayşe yaralıydı. Geçmişten aldığı yaraları sürekli bugüne getirip canını acıtmalarını istiyordu. Acılı beden yine acı istiyordu. Başkalarını suçluyordu. Kendini suçluyordu.  Kar topu gibi yuvarlıyordu, koskocaman olduğunda var gücüyle fırlatıyordu. Önce kendine çarpıyordu, sonra etrafına en sevdiklerine. Acılı beden yine besleniyordu. Ruhu, bedeni, canı, Ayşe’si önemli değildi. Onu sevenler acılı bedene bakıp daha da acı çeksinler istiyordu. Ego haykırıyordu. “Gelin, görün beni siz ne hale getirdiniz.”

Döndüğümde tekrar İstanbul’a inşallah benden seans almak ister Ayşe. İnşallah İnci Hanım arar beni. İnşallah başka enerjilerle karıştırmaz. İnşallah kimse kandırmaz Ayşe’yi. Beni bekler. Benim kendisine tüm sevgim ve bilgimle vereceğim evrenin, en akıllı mesajlarını kendi bedenini aktarmama izin verir. Saf niyetiyle fısıldayarak istediği,  bolluğun, başarının, gücün, neşenin, sağlığın kendisine akacağını, anneciğinin onu hep sağlıklı görmek istediğini fark eder.
Bense tek bir şey istiyorum Ayşe’den. Beni kendi arayıp seans istediğini söylemesini. Bu görevi yapmama izin vermesini.

Berlin, 11 Temmuz 2011

Nilgün’e ulaşmak isteyenler aşağıdaki epostalardan ulaşabilir;
info@nilgunsarar.com
info@tunetolife.com

Ayşe ARAL yazılarını takip edin!

YAZARLAR

© Copyright 2014 Hürriyet - Doğan Yayın Holding