BÜTÜN bu yaşadıklarımıza dev ve içbükey bir aynadan;
Üç boyutlu bir kalp gözüyle bakabilirseniz eğer; Kendinizi savcılıklardan, polis karakollarından, kanun koyuculardan, adalet saraylarından, makam arabalarından, siyah takım elbiseli nutuklardan, zırhlı arabalardan, banka hesaplarından, karşılıklı olarak gerilen iktidar kamplarından, eşyaya ve markaya teslim olmuş bütün hırslardan geri çekip; Vicdanınıza doğru saf bir sıçrayışla yükselebilirseniz eğer; Görürsünüz belki. Şimdi nasıl bir dünya var aşağıda. Örümceklerin böcekleri kolladığı gizli ve karanlık köşelerde; Nasıl bir “paranoya örgüsü” var? İyi bakın! Altınızda; Her sabah hortlak görmüş gibi sizi panikleten manşetlerden; Ve son dakikaya ayarlı “şok haberlerden” oluşan; Nasıl bir resim göreceksiniz. Nasıl bir “korku, kuşku, gizem, öfke ve nefret” zinciri kuşatmıştır hayatımızı? Mesela, “cennete gitmek için bu dünyayı cehenneme çeviren” bir insanlık tarihi. Asırlardır şiddete, kana doymuyor. Yanı başımızda kendi halkını kurşuna dizen diktatörler. Mutlaka acılı bir resimdir bu. Kimsenin diğerine güvenmediği, her beklenmedik kararda bir “pusu” kokusu aranan; Ötekinin diğerini “gizli düşman ilan ettiği” bir resimdir bu. Unutulan en büyük yasanın, bütün yasaları öksüz bıraktığı bir resim... Kalp yasasından söz ediyorum; Vicdan kürsüsünden; Mantığın heyecana ve nefrete paraşüt olduğu aklın hırslara teslim olmadığı bir hayat için acaba ne eksik? Neyi ıskalıyoruz? Görünmeyen bir bilek güreşinin, akıl almaz hırslarına teslim olmuş bir dekorda; İçimizdeki ışığı nasıl bulacağız? Bakıyorum. Adalet diyoruz! Yargı diyoruz! Devlet diyoruz! Ama kuşku dinmiyor. Endişe ve güven bir dikenli tel gibi kuşatıyor her yanımızı. Akıl iklimi; Yerini küçük oyunların geçici mevsimlerine bırakıyor. İşte son örnek... Düşünüyorum. Soruyorum. Bir türlü içinden çıkamıyorum. Bilmediğimiz ne olabilir? Başından beri takip ettiğim bir konu. Dağdan İndirme Projesi... Kanı durdurmak için PKK’yı silahsızlandırmayı planlayan o proje... Dönemin başbakanları, cumhurbaşkanları, hükümetleri, askerleri, milli güvenlik kurullarının bildiği bir proje. Benim de birkaç kez dönemin MİT Müsteşarı Emre Taner’den dinlediğim ve umutlandığım bir çalışma. Sonra Oslo görüşmeleri. PKK’yla silah bırakılmasına yönelik konuşmalar. Bütün bunlar biliniyor, yazılıyor. Ama şimdi birden o görüşmeleri yürüten MİT görevlileri “şüpheli” ilan ediliyor. Ne anlayacağız bundan? Hangisi doğru? Savcılığın “olağan şüpheliler” ilanı mı? Yoksa o görüşmelerin yürütüldüğü politika mı? Ben şimdi o içbükey aynadan, vicdan mertebesinde ve gökyüzü mesafesinde bakmaya çalışıyorum. Ve görüyorum ki; Tutukluluk sürelerini cezaya dönüştüren, hâlâ bir sivil anayasa yapamayan, siyasi partiler yasasını değiştiremeyen, dokunulmazlık kurumunu düzenleyemeyen, toplumsal sorunları demokratik yollarla değil, silahla çözmeye çalışanların hakim olduğu böyle bu dekorda; Kalbi kaybediyoruz. Kalp bakışını, ritmini, vicdan rengini, mantığı eksik bırakıyoruz. İnsanı özgür kılan soru sorma inceliğini terk ediyoruz. Vicdan ve kanun arasındaki bağı kuramıyoruz. Bu yüzden dünyanın en adil yasalarını da getirsek; En sivil anayasasını da yapsak; Eğer, “vicdan ışığını” üzerine koyamazsak; Kuşku, öfke, nefret ve bilek güreşine teslim olmuş bir hayatın; Vicdan mertebesini ve kalp ritmini kaybetmiş; “Adaletsiz kanunlarıyla” delik deşik oluruz. Çünkü “vicdanlar ölürse” eğer, Önce adalet öksüz kalır!