Gözlerini kapat ve bana 20 yıl sonra nerede olduğunu söyle

DOĞAN Cücenoğlu’yla hiç tanışmadım.

Arkadaşım Aylin, onun bir yazısını gönderdi.
Haziran sonunda Facebook sayfasında yayınlamış.
Yazı beni çarptı.
Biraz kısaltarak size aktarıyorum.
*
Akatlar’da yürüyordum...
Kadın beni tanıdı ve selamlaştıktan sonra, sorusunu sordu:
“Oğlum, dersleri tamamen bıraktı. Ne söylesem hiç fayda etmiyor. Ya arkadaşlarıyla buluşuyor, ya telefonda mesajlaşıyor ya da bilgisayarın başında oyun oynuyor. Ne yapacağımı şaşırdım, Hocam ne yapalım?”
“Sohbet ediyor musunuz?”
“Valla, konuşuyorum, ama hiçbir faydası yok.”
“Kaç yaşında?”
“17.”
“Mesela ne diyorsunuz?”
“Sınavların yaklaştığını söylüyorum. Derslerine çalışması gerektiğini söylüyorum. Böyle giderse sınıfta kalacağını, arkadaşlarından geri kalacağını, ilerde çok pişman olacağını, ama o zaman da duyulan pişmanlığın işe yaramayacağını anlatıyorum.”
“Siz konuşup, nasihat ediyorsunuz.”
“Evet.”
“Ama, onunla sohbet etmiyorsunuz!”
“Valla bilmem. Biz bildiğimiz kadarıyla elimizden gelenin en iyisini yapıyoruz, konuşuyoruz, anlatıyoruz.”
“Doğru, bildiğiniz kadarıyla elinizden gelenin en iyisini yapıyorsunuz. Ama konuşmak, nasihat etmek, sohbet etmek değildir. Siz sohbet etmesini bilmiyorsunuz.”
Kadın haklı olarak “Neden bahsediyorsunuz?” diyen bir yüz ifadesiyle bana baktı.
İçim burkuldu.
Anne acı çekiyordu ve çocuğuna yardım etmek istiyordu, ama kendini çaresiz hissediyordu.
*
Öğrencileri ve ana-babaları birlikte çağırdım.
Danışmalığını yaptığım okulun küçük tiyatro salonunda buluştuk, öğrencilerle birlikte ana-babalar da oturdu.
Ufacık sahneye çıktım, bir sandalye attım oturdum, yanı başıma bir boş sandalye koydum.
“Buradaki öğrencilerden kim benimle sohbet etmek istiyor?” diye sordum. Kalkan ellerden birini gelişigüzel seçtim.
Selim adıyla anacağım bir öğrenci, yanımdaki sandalyeye geldi oturdu.
“Adın ne?”
“Selim.”
“Kaç yaşındasın?”
“12.”
“Bugün ayın kaçı?”
“24 Aralık 2008.” (Gerçek tarihtir; bu uygulamayı o gün yaptım.)
“Selim, gözünü kapa, beni iyi dinle. Gözünü açtığın zaman aradan 20 yıl geçmiş olacak. 24 Aralık 2028 tarihinde gözünü açmış olacaksın. Tamam mı?”
Anladığını belirtmek için başını salladı.
“Lütfen gözünü aç.”
Selim, gözünü açtı.
“Bugünün tarihini söyler misin?”
“24 Aralık 2028.”
“Kaç yaşındasın?”
“32.”
“Ne iş yapıyorsun?”
“İç mimarlık.”
Göz ucuyla anneye babaya bakıyorum; yüzlerinde hayret belirten hafif bir tebessüm var. Belli ki, onlar da Selim’in söylediklerini benimle birlikte ilk defa duyuyorlar.
“Nerede çalışıyorsun?”
“New York, Manhattan’da.”
Anne- babanın yüzünde saklayamadıkları büyük bir şaşkınlık ifadesi.
“Evli misin?”
“Hayır.”
“Arkadaşlarından evlenenler oldu mu?”
“Kızların hepsi evlendi.”
Gülüşmeler...
“Çalıştığın yere beni götürür müsün?”
“Ofisim, Manhattan’da 86 katlı bir binanın 42. katında.”
Gülüşmeler devam ederken hayalen o binaya yürüdük, asansöre bindik, 42. katta indik.
“Burası ‘home office’” dedi.
İçeri girdikten sonra açıkladı:
“Dubleks daire: Aşağıda salon ve mutfak var. Yukarda yatak odası ve ofis odam.”
“Selim, salonda neler var?”
“Salonda masa var, koltuklar, sandalyeler, komodin, sehpalar...”
“Duvarlarda ne var?”
“Resimler var, fotoğraflar. Ailemin fotoğrafı da var.”
“Ailenin fotoğrafına bakınca neler görüyorsun? Beraber bakabilir miyiz?”
“Annem var, babam var. Ailece çektirdiğimiz bir fotoğraf. Abim, ablam ve ben varım.”
“En küçük sen misin?”
“Evet.”
“Selim, bu fotoğrafa baktığında, içinde ‘keşke!’ duygusu beliriyor mu? İçindeki herhangi bir ‘keşke’nin sesini duyuyor musun?”
Hiç beklemeden “Evet,” dedi.
“Haydi, anlat bize” dedim.
“Ben, babamla birlikte futbol maçına gitmeyi çok istedim. Bir de hafta sonları onunla top oynamak, kırlara gitmek istedim. Güreşmek istedim. Ama babam çok yoğundu. Çalışmak zorundaydı, olmadı, zaman bulamadı. Ne yapalım, böyle oldu...”
Babaya baktım; gözlerinin yaşını tutmaya çalışıyor, ağlamamak için dudaklarını ısırıyordu.
Selim’e teşekkür ettim.
Ve sordum:
“Selim, bu konuşmamızda, sana büyüklük tasladığımı, sana nasihat etmeye çalıştığımı hissettin mi?”
“Hayır!”
“Olanla ilgili olarak mı konuştuk, olması gereken üzerine mi?”
“Olanla ilgili olarak konuştuk.”
“Selim, seninle yeniden böyle sohbet etmek istesem, benimle konuşmak ister misin? Konuşmamızdan zevk aldın mı?”
“Yeniden konuşmak isterim. Evet, sohbetimizden zevk aldım...”

Bu yazı neden çarptı biliyor musunuz?

Çünkü:
Kızımın da bir gün, benimle ilişkisi açısından “keşke” demesinden korkuyorum.
Çünkü:
Ne zaman benimle konuşmak istese, telefondayım. Ne zaman bana bir şey sormaya gelse, evdeki ofiste röportaj çözüyorum.
Evdeyim ama hep çalışıyorum.
Sürekli meşgul bir anne.
Bitmeyen bir iş hali.
Gazetecilik 9-6 bir iş değil, devam ediyor.
Bir tek akşamları hâlâ ben uyutuyorum.
Onunla birlikte, çoğunlukla, ben de devrilip uyuyorum.
Tamam, hafta sonları onunla birlikteyim ama yeterli değil, çünkü o iki gün Alya’yla olmak istiyorum ama kendime de zaman ayırabilmek istiyorum, bitmedi, sevgilimle de birlikte olabilmek istiyorum.
Sonuç, her şeyi iki güne sığdırmaya çalıştığımdan, aklımı kaçıracak hale geliyorum.
Ve benim konumumda olan birçok anne olduğunu düşünüyorum.
Ne diyeyim, Allah hepimize yardım etsin, amin!

Ayşe ARMAN yazılarını takip edin!

YAZARLAR

© Copyright 2014 Hürriyet - Doğan Yayın Holding