Fehmi Koru üzerinden bir basın değerlendirmesi

ESKİDEN Fehmi Koru için “camianın tek gazetecisi” derdik.

Kendisiyle gurur duyardık.

Gıpta ederdik.
Yazdıklarını büyük bir ilgiyle okur, söylediklerini müthiş bir dikkatle dinlerdik.
İtiraf etmeliyim ki, o da işini hakkıyla yapardı:
-  Mesela “mensubu olduğu camia” ile arasına en azından dili ve üslubuyla bir mesafe koymayı bilirdi.
-  Mesela fark yaratmayı, öne çıkmayı, kendisinden söz ettirmeyi başarırdı.
-  Mesela tek merkezli medya düzeni içinde kendisine kulvar açabiliyordu.
-  Mesela muhataplarıyla aynı dili konuşuyordu.
-  Mesela savaşçılık, misyonerlik, mücadelecilik yapmak yerine yorumculuk yapıyordu.
Bütün bunlar onu hem “camia” nezdinde, hem de “tek merkezli medya” nezdinde “muteber” kılıyordu.
* * *
AK Parti’nin iktidara gelişinin ilk döneminde...
Fehmi Koru bu pozisyonunu sürdürmeyi başardı.
İktidara tam yerleşilememişti, sağdan soldan çekiştirmeler sürüyordu, direnenler vardı ve bu durum Fehmi Koru’nun etkinliğini sürdürebilmesi için uygun bir ortam sağlıyordu.
Fakat bir süre sonra...
Malum olduğu üzere...
AK Parti, etrafındaki mayınları temizledi.
Kendisine çok güvenilir bir alan açtı. Medyada da dengeler değişti: Bir iktidar medyası ortaya çıktı.
Bu arada...
Hepsi birbirinden yetenekli, zeki ve cevval “Yeni Fehmi Koru’lar” belirdi.
Bazı cami dışı namlı kalemler de Fehmi Koru’nun eskiden gördüğü işleve gönüllü talip oldular.
Böylece Fehmi Koru’nun meşhur “biricikliği” sona erdi. O da bu süreçte...
Kendisini yenileyemedi, yeni dönemin kendisi açısından getirdiği tehlikeyi fark edemedi, farklı bir noktada duramadı ya da farklı bir noktada durmayı göze alamadı. Sonuç?
Gaddarca bir düşüş, kâbus gibi bir demode oluş.
* * *
Ben sanıyordum ki:
Fehmi Koru’nun düşüşü Yeni Şafak’tan Zaman’a geçmesiyle başladı.
Zaman’ın köşe yazarlarını öne çıkarmayan kendine özgü sayfa düzeni içinde Fehmi Koru’nun yazdığı iki yazı da güme gidiyor sanıyordum.
Star’a geçti.
Yazılarını öne çıkaran bir sayfa düzenine kavuştu.
Fakat! Hayır... Yine olmadı.
Şimdi anlıyorum ki: Olmamasının nedeni, sayfa düzenleri, gazeteler falan değilmiş.
Bir devir değişmiş de ondan böyle olmuş.

Devlet Bahçeli’ye açık mektup

SEVGİLİ Devlet Bey...
Geçen gün Afyon’da kamyoncuların takıldıkları bir mola yerine uğramışsınız.
Oturup kamyoncularla çay kahve içip muhabbet etmişsiniz.
Görüntüleri baştan sona izledim.
Sizi şunca zamandan beri uzaktan da olsa izlerim, itiraf etmeliyim ki ilk kez böyle bir Devlet Bahçeli portresi ile karşılaştım.
Öyle güzel muhabbet çeviriyor, öyle sıkı espriler yapıyor, öyle sıcak ve sempatik bir görüntü veriyordunuz ki şaştım kaldım.
Kamyonculuk üzerine söylediğiniz sözler, dizi filmlere yaptığınız göndermeler, tespih ve yüzük konusunda kestiğiniz raconlar falan...
Hepsini çok ama çok beğendim.
Seyrederken kahkahalarla güldüm.
* * *
Sevgili Devlet Bey...
Görüntülerden anladığım şudur:
Asık suratlılık, aşırı ciddiyet, süper mesafelilik sizin kişiliğinizin özellikleri değilmiş.
Pekâlâ siz de yapaylığa milim kapı aralamadan etrafınıza bir sempati halesi yayabiliyormuşsunuz.
Peki o zaman söyler misiniz Devlet Bey, şunca zamandır bu taraflarınızı kamuoyundan neden gizlediniz?
Neden bu kadar kendinizi kastınız?

Beyefendi

KADIN meslektaşlarımızın yazdıkları izlenimlerden öğrendik ki...
Hayrünnisa Hanım, eşi Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’den söz ederken “beyefendi” diyormuş.
Hayrünnisa Hanım, sık sık “Beyefendi çok güzel yemek yapar” ya da “Beyefendi’ye dedim ki...” türü cümleler kuruyor.
* * *
Süleyman Demirel’e Cumhurbaşkanı iken “beyefendi” deniliyordu, bunu biliyorum.
Bilmediğim şey şu:
Acaba Ankara’da Cumhurbaşkanları için “beyefendi” denilmesi gibi bir âdet mi var?
Yoksa “beyefendi” hitabı, sadece Süleyman Demirel için bulunmuş bir hitap mı?
Ankara âdetlerini bilmeyen şu müptediyi işi bilen biri aydınlatabilir mi lütfen?

Ben içeri düşersem

BAZI türedi meslektaşlarımız...
Sağda solda fitne kazanları kaynatıyorlar.
Kalleş fısıltılar yayıyorlar etrafa...
Diyorlar ki:
“Ahmet Hakan da içeri girecek”.
Nasıl olsa...
“Tamam, içeri girecek girmesine de suçu ne olacak?” şeklinde bir sorunun anlamının kalmadığı bir ortamdayız.
İşte bu ortamdan güç alarak zehirli, yılansı bir dille fısıldıyorlar:
“Ahmet Hakan da içeri girecek”.
* * *
İyi de türedi meslektaşım!
Diyelim ki allem ettin / kallem ettin, bin türlü katakulliyle şapkadan tavşan çıkararak beni kodese yolladın...
Söyler misin lütfen...
Ne olacak?
Ben kodesi boylayınca herkes seni mi okuyacak?
Ben mahpushane türküleri çığırmaya başlayınca senin önün mü açılacak?
Ben zindanda çentik atmaya başlayınca sen bir rakibini daha tasfiye mi etmiş olacaksın?
Ben içeri düşünce senin yüreğin mi soğuyacak?
* * *
Sana kötü bir haberim var türedi meslektaşım:
Ben kodesi boylarım, içeri düşerim, zindanda çentik atarım. Yani aslanlar gibi yatar çıkarım.
Umurumda bile değil.
Ama sen var ya sen...
Öyle de kaybedeceksin, böyle de...
Çünkü senin devasa ihtirasına bir türlü denk gelmeyen yetersizlik gibi bir sorunun var ki, hepimizi beş yıllığına içeri tıksalar bile yine senin önün açılmayacak.

Somali konseri

BİLİYORUM: Somali’ye yardım konusunu da, Ajda Pekkan’ın Somali’ye gösterdiği duyarlılığı da yiyip tükettik.
Artık hiç kimse “Somali” ve “Ajda” sözcüklerini yan yana görmek bile istemiyor.
Ama sonuçta Somali orada öylece duruyor:
Yine aç, yine sefil...
Ve Ajda da burada bir duyarlılık sergiliyor:
Beş kuruş para almadan, masrafları da kendisi üstlenerek bir konser verecek bu akşam Kuruçeşme Arena’da...
Sırf bir duyarlılığı sürdürmek adına da olsa bu akşamki Ajda konserine gidilmeli derim.

Meraklısına notlar

-  CNN Türk’te yeni başlayan programı bir kez daha seyrettim. Gördüğüm şudur: Programda Enver Aysever’in etnik kökeni ve mezhebi işin içine karıştırılıyor ve Aysever de buna karşı gayet düzgün cevaplar veriyor. Yanlış anlamadan kaynaklanan yorumlarımı geri çekiyor ve Enver Aysever’den özür diliyorum.
-  “Kürtler neden PKK’ya isyan etmiyor” başlığı altında yazdığım cümleler yanlış anlaşılmış. Yazıda da belirttiğim gibi söz konusu olan tabii ki “bütün Kürtler” değildir, “Kürtlerin büyük bir kısmı”dır. Lütfen kayıtlara böyle geçsin.
-  Yeni dönemin tetikçileri ortaya çıktı, muhbirleri ortaya çıktı, vicdansızları ortaya çıktı, arkadan vuranları ortaya çıktı. Bir tek “psikolojik savaş yöntemleri” uygulayanları eksik kalmıştı. Çok şükür artık onlar da var: İnternette bazı siteler bu işin hakkını veriyorlar. “Maşallah” diyorum, Allah nazardan saklasın.
-  “Reina” adına bana bir açıklama gönderilmişti. Yayınladım. Fakat şimdi görüyorum ki aynı açıklama, başka gazetecilere de gönderilmiş. Her gazeteci için ayrı açıklama göndermek zor geldi galiba...
-  Bana “Neden Muhsin Yazıcıoğlu olayını yazmıyorsun?” diye soruyorlar. Yazmıyorum çünkü ortaya konan vahim iddialar bile olayın bir “suikast” olduğu izlenimi vermiyor. Ayrıca “Muhsin Yazıcıoğlu neden öldürülsün ki?” sorusuna bir yanıt da bulamıyorum.

Ahmet HAKAN yazılarını takip edin!

YAZARLAR

© Copyright 2014 Hürriyet - Doğan Yayın Holding