Eğlenceli olan ruhumuzun düşük tarafı
BENİM ruhum diye söylemiyorum...
Ama çok asil tarafları vardır.
Gerçekten.
Onurludur, gururludur.
“Küçük sarı bir kahraman” yaşıyor yani içimde.
Sevdiklerine ahtapot gibi yapışan, onların kılına zarar geldiğinde iblise dönüşen, haksızlığa şiddetle karşı çıkan, hatta yeri geldiğinde durumu iyice abartan bir ruh sözünü ettiğim...
Pire için yorgan yakarım.
Topluca istifa mı edilecek mesela, ben düşünmem yaparım.
Yeter ki inanayım, dünyayı yakarım.
Biraz salak, biraz asil anlayacağınız.
İşte ruhumun bu asil tarafı adalet duygusuyla bezenmiştir. Çaktırmaz ama erdemlidir. Çaktırmaz ama entelektüel faaliyetlerden hoşlanır. Alır başını gider, bazen uzun uzun bir tablo seyreder, evde yalnızken klasik müzik dinler, kendinden geçer. Tuhaf tuhaf kitaplara dalıp gider, oradan kaptığı bir düşünceyle, bir kavramla bütün gün oyalanır, onu mutlaka hayatının bir yerine taşır.
İncedir, kırılgandır.
İnsanları kırmamak için özen gösterir.
Şiddetten, küfürden hoşlanmaz.
Kolay yara alır benim ruhumun asil tarafı. Boyuna kanar.
Ama pansumanını da... Onurlu ya... Kendi yapar...
*
Benim ruhum diye söylemiyorum...
Çok ama çok düşük tarafları vardır.
Evet, aynı ruhtan söz ediyoruz!
“Sarı kötü bir kadın” yaşıyor içimde.
Onurlu ve gururlu olduğunu söylemek zor.
Ne yazık ki, erdemden de nasibini pek almamış.
Nasıl anlatsam size, anlatılır gibi değil ki, inanılmaz basit avam şeylere bayılan bir ruh. Düşük işte... Başka türlü nasıl ifade edilir ki... Kafasında bir Kasımpaşa türü mandalları eksik ve ağzından çikleti...
İnsanları kırmamak için özen gösteren ruhumun, kavga ederken hayalara tekme atmaktan çekinmeyen alçak tarafı var...
Kimseyi iplemiyor, kimseyi sallamıyor...
Ruhumun o düşük yanı, özellikle de alkol aldığı zaman seviyeyi iyice aşağıya çekiyor...
Kendinden geçiyor...
Herhangi bir freni yok...
Limiti yok, filtresi de yok...
Tamam, zarar vermiyor, etraftakileri parçalamıyor (en azından fiilen, sözle fazlasıyla yapıyor olabilir!) ama durdurabilene aşk olsun...
Sonra bir özgürlük, bir özgürlük...
Etrafa müthiş cesur bakışlar fırlatıyor, hafifliyor, uçuşuyor, flu oluyor...
Köşeleri kalmıyor...
Yerine ve zamanına göre argo konuşulmasından hoşlanıyor, yadırgamıyor, entelekt denilen şeyle hiçbir alakası bulunmuyor...
İşte o zamanlar, ruhumun düşük tarafıyla içimdeki hayvan son derece iyi arkadaş oluyor...
Ve ikisi bir olup, ruhumun asil tarafını uykuya yatırıyor!
*
Evet, arkadaşlar.
İkisi de benim!
Saklayacak halim yok.
Sadece zamanlama hatası yapmaktan korkarım.
Çünkü böyle bir potansiyelim de var. Evet, ben rahatlıkla çevremdeki insanları utandırabilirim.
Uykuda olması gereken düşük taraflarım birdenbire uyanabilir, tuhaf şeyler giyebilirim, abuk sabuk konuşabilirim...
Allah’tan çoğunlukla kendimi kontrol edebiliyorum.
Ama bu, ruhumun iki yanından haberdar olmadığım anlamına gelmiyor.
Ve nedense... Aynen benim gibi, ruhunun yüksek ve düşük taraflarını görebildiğim, gösteren insanlarla olmaktan keyif alıyorum...
Sürekli ortalıkta prens gibi dolanan bir erkekle solarım ben...
Tamam, beni dövmesin, ama ara ara içindeki o bayağı erkeği de çıkarabilsin di mi?
O yapabilsin ki, ben de Kasımpaşa gülünü çıkarabileyim...
Bunları neden yazıyorum?
Bazen öyle çiftler görüyorum ki, o kadar asiller, o kadar medeniler ki, “Bunlar sahici olamaz!” diyorum, “Benim hayatımın inişleri çıkışları fazla. Ama en azından ben yaşıyorum... Yaşadığımı hissediyorum... Ve eğleniyorum... Hem de dibine kadar..!”
Sevgilim geldi... Tatil geldi... Ben gidiyorum...
BU okuduğunuz eski bir yazıydı...
Ama fikir aynı...
Önümüzdeki hafta, eğlenme zamanıdır!
Sevgilim geldi... Tatil geldi... Ben gidiyorum...
Eğlenmek istiyorum, ruhumun asil ve düşük tarafıyla sadece sevgilimle olmak istiyorum... Yazı yok, röportaj yok... Güneş var, deniz var, rüzgâr var, tekila var,
Mikonos var, Alya’dan izin var, romantizm var, erotizm var...
Ama çok heveslenmeyin, bir süre sonra yine tepenizdeyim.
Byeeeee...