|
|
| Yazarlar |
Memecanların suçu ne?Nursuna Memecan, AKP milletvekili. Parti liderini yemeğe davet etmesinden daha normal ne olabilir. Aynı yemeğe bazı işadamı ve gazetecileri çağırmak suç mudur. Özellikle Başbakanla yemek yiyen gazeteciler neden yalakalıkla suçlanırlar. Bazı kişiler Başbakan’ın politikalarını beğenip, onu övme hakkına sahip değiller mi. Ayrıca anlayamadığım bir nokta daha var: Neden Başbakanla yemek yiyen işadamları sınıf atlıyor da, gazeteciler yerden yere vuruluyor. Galiba asıl sorun biz gazetecilerin kıskançlıklarından da kaynaklanıyor. Doğrusunu söylemek gerekirse, Memecan ailesinin başına gelenleri hayretle izliyorum. Bunda herhangi bir garabet olamaz. Başbakan daveti kabul edince de, kendilerine yakın hissettikleri bazı gazetecileri de yemeğe çağırmışlar. Herhalde bunda da herhangi bir garabet olamaz.. Ancak gelin görün ki, hem Memecan’lar hem de davetli gazeteciler yerden yere vuruluyorlar. Ne yalakalıkları kaldı, ne de şakşakçılıkları. Neredeyse vatan haini ilan edilecekler. Üstelik, davetli iş adamlarına kimse ses çıkartmıyor. Gürültü, katılan ve katılmayan gazeteciler arasındaki kavgadan çıkıyor. Bana bu yaklaşım çok garip geliyor. Başbakan yemeğe davet edilemez mi? Bu tip bir yemeğe katılmak ayıp mıdır? Bir Başbakan’ın politikalarını beğenip övmek günah mıdır? Olur mu böyle şey? Herkes muhalif olmak zorunda mı? Memecanların suçu AKP lideri ve başbakanı yemeğe davet etmek midir? HAYIR SAYIN BAKAN, GÖRÜŞÜNÜZÜ PAYLAŞAMIYORUM
Neresinden bakarsak bakalım, Demirer’in bu sözleri, ne kadar ağır bir suçlama içerirse içersin yine de ifade özgürlüğüdür. Demirer, T.C. Devleti hakkındaki görüşünü açıklamaktadır. Tepki duyabiliriz, ancak yine de bir özgürlükle karşı karşıyayız. Bakın göreceksiniz, Demirer 301’den cezalandırıldığı taktirde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye’yi cezalandıracaktır. Demirer’in durumu, 301 inci maddeyi yeterince değiştirmediğimizi gösterecektir. FATİH’İN MAAŞINI HALA TARTIŞIYOR MUYUZ? Ne kadar yorucu birşey değil mi? Birileri kafalarını kazandığınız paraya takıyor ve keyfinizi bozuyor. Tadınızı kaçırıyor. Sonra bir bakıyorsunuz, aynı kişiler sizi yere göğe oturtamıyor. Neden? Zira maç kazandınız (!) Kazara Avusturya’ya kaybetseydik, Terim şu sıralarda cayır cayır yakılıyor, “parası kesilsin mi, kesilmesin mi?” diye anketler düzenleniyor olurdu. Allah Terim’i korudu. Ne zor ülkede yaşıyoruz değil mi? Kıstasları dengesiz, değer kıymeti yok, sadece kıskançlıkla beslenen bir toplum. Fatih hoca, bugün aldığının birkaç mislini hakediyor. Sırf , bizlere dayanabilmesi bile yeter... Gündüz Aktan’ı en sevdiği yere, Büyükada’ya gömdük. Aslında hepimizin gönlüne gömüldü ve hep orada kalacak. Türkiye’nin çok gereksinme duyduğu bir kafası, çalışkanlığı ve donanımı vardı. Aksi gibi görünürdü, ancak çok sevecen ve kibar bir kişiliğe sahipti. Aktan, bu ülkeye çok şey verdi. Bazılarımız vardır, hiçbir şey vermedikleri gibi, sadece alırlar. Hiç unutmam, ilk defa 1980’lerde Turgut Özal’a çalıştığı dönemlerde tanışmıştık. Önce itişip kakıştık, ardından çok seviştik. Görüşlerini paylaşmadığım zaman dahi, yakınlığımızı sürdürdük. Gündüz Aktan’ı hep hatırlayacağız. DEVRİM ARABALARI’Nİ MUTLAKA GÖRÜN... Başta Ali Saydam olmak üzere birçok arkadaşım “mutlaka git” demişlerdi. Ne yazık ki, sinemaya gidecek vaktim olmamasına rağmen, ne yaptım ettim ve Devrim Arabalarına gittim. Gittiğime de emin olun çok memnun oldum. Zira benim kuşağımın hikayesi anlatılıyordu. Gayet iyi hatırladığım olaylardı. 27 mayıs 1960 ihtilalinin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, Türkiye’nin de otomobil yapabileceğini söylemiş ve bir gurubu görevlendirmişti. Otomobil gerçekten yapıldı ve Devrim adı verildi. Aslında, bu deneme, topluma bir güven verme çabasıydı. Yoksa üretime geçilmesi pek düşünülmemişti. 4 adet “Devrim” otomobili, pahalıya mal olsa dahi , tamamen Türk işçiliğiyle yapıldı. Ancak ilk denemede, benzin konulması unutulduğu için , biri yolda kaldı. 27 mayıs ihtilalinin yarattığı olumsuz hava içinde de , basına “ Devrim yolda kaldı” diye yansıdı ve defter kapandı. Filmin hikayesi bu. Ben çok çok beğendim. 1960’ların Türkiye’si öyle güzel anlatılmış, öyle güzel oynanmış ki,zaman zaman gözlerim dolarak izledim. Temposu biraz düşük olmasa herhalde tadına doyum olmaz. “Biz kim, otomobil yapmak kim” kompleksimiz, bürokrasinin her yeniliğe karşı çıkışı, devlet içi entrikalar ve bütün bunlara karşı “zoru başarmak, yeni bir şey yapmak” isteyenlerin savaşı. Yapımcısından, oyuncusuna, ışıkçısından, senaristine kadar hepsini tebrik ederim. Mutlaka gidin. 1960’lardaki Türkiye ile bugünkü Türkiye’nin farkını görün... LOZAN MASASI BİZİM OLSA, ÇOKTAN SOBALIKTI (!) Şöyle bir düşündüm... İsviçre’liler 80 yıldır bu masayı korumuşlar. Bizde olsa acaba ne yapardık? Herhalde, devlete ait bir depoda çürümeye terkedilir ve günün birinde de, depo bekçisi tarafından soğuk bir kış günü ısınmak için, ayaklarından başlanıp, yavaş yavaş, sobasına odun yetmedikçe parçalanıp yakılırdı... Antlaşma Allahtan İstanbul’da değil de Lozan’da imzalanmışta, tarihi masa ayakta kalmış. EL KAİDE’NİN SIRLARI Faik Bulut çok ilginç bir kitap çıkardı. Cumhuriyet Kitapları tarafından piyasaya verilen bu çalışmanın en ilginç yanı, El Kaide’nin Türkiye’yi bir “buluşma yeri” olarak kullandığını açıklaması. Orta Doğu ve terör eylemlerini yakından izleyen Bulut, bu örgütün Türkiye’deki durumunu da çok güzel anlatmış. Bulut’un kitabını kaçırmayın. “Atatürk’ün Doğu-Güneydoğu Politikası ve GAP” adlı kitabı, madalyonun öbür yanını merak edenler okumalı. ATATÜRK’ÜN YANIBAŞINDA Doğan Kitap’tan bir Atatürk anısı kitap daha. Mustafa Kemal Ulusu, babası Nuri Ulusu’nun anılarını derlemiş. Çankaya Köşkü kütüphanecisi olan Nuri Ulusu besbelli çok titiz bir insanmış. İlginç anıları var. Kemal Ulusu’ya da babasını ölümsüzleştiren bir kitap yayınlatmanın gururu kalmış. Ne mutlu ona...
|
| 22 Kasım 2008 |
|