Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Yaşlanmadık olgunlaştık

“Yaşlanıyor muyum, yoksa olgunlaştım mı?”* başlıklı yazımın altına minik bir not düşmüştüm, siz de düşündüklerinizi yazın paylaşalım diye.

O kadar çok mail geldi ki kutum doldu, taştı.

 

Kimse yaşlandığını kabul etmiyor, herkes olgunlaşmış. Tabi doğrusu da bu; sadece yaş almak değil insanı değiştiren, yaşanmışlıklar, kazanılan tecrübeler, yenilen kazıkların bütünü olgunlaştırıyor insanı. Başımıza gelen kötü şeyler, bize deneyim olarak geri dönüyor.

 

Neyse ben sözü fazla uzatmayayım, işte sizden gelenler…

 

 

*Önceki yazım

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=17096366&yazarid=344&tarih=2011-02-23

 

 

Merhaba

 

Twitter’da da sizi yeni okumaya başladığımı yazmıştım. Siz de cevap vermiştiniz, teşekkür ediyorum bunun için. Gelelim bugünkü yazınıza…

 

Ben 28 yaşındayım. Aslında olgunluk kazanılacak bir yaş mıdır bilmiyorum, bu yaşadıklarınızın adı da olgunlaşma mı onu da bilmiyorum.

 

Sadece dönem dönem insan böyle oluyor sanırım. Yazdıklarınızı okuduğum zaman ben de, ben de dedim kendi kendime... Kısa tutmaya çalışacağım ki okumaktan sıkılmayasınız.

 

Geçen ağustosta evlendim ve bir haftalık balayından döndüğümde ilk hafta boyunca her gün ağladım. Eşim pişman mı oldum diye düşünüyordu muhtemelen ama çok da umurumda değildi. Sürekli ve sürekli ağladım...

 

Bir ara geçer gibi oldu, ağlamalarım azaldı ama bu sefer de bu sizin de yazdığınız alakasız film sahnelerine ağlama olayım başladı. İnsan "Çocuklar Duymasın" ı izlerken ağlar mı? Ağlar!!! Ben çok ağladım; belgesel izlerken, hatta reklam izlerken.

 

Sanki şifre bir kelime var ve onu cümle içinde duyunca ağlıyormuşum gibi hissettim kendimi. Bu mütemadiyen devam etti. Taaa ki dedemi 16 Aralık’ta kaybettiğim zamana kadar.

 

Bir hafta boyunca annemle kaldım ve evime döndüğümde her şey değişmişti. Sürekli anneme gitme isteğim, her sahneye ağlama durumum değişmişti. O günden sonra 2 filmde ağladım.  Biri "Aşk Geliyorum Demez" de Altan Erkekli'nin öldüğü sahne diğeri de "Aşk Tesadüfleri Sever" de Yılmaz Gruda'nın ölümü.

 

Sanırım içimize en çok yerleşen acıların, sihirli sözcükleri var ve artık o acıdan sonra, bir sonraki "En Acı" duyguya geçene kadar, ancak o acıya ait sihirli sözcükler acıtıyor canımızı ve acılar çoğaldıkça, üst üste geldikçe bir dönem hiçbir şeye ağlayamamaya başlıyoruz.  

 

Bence acılarınızı gözden geçirin.  Son acınızı ve sihirli sözcüğü bulacaksınız.  

 

Acılar sizden uzak olsun.

Sevgiler

 

Tuğba  

 

…………..

 

Merhaba Ayşe Hanım,

 

"Yaşlanıyor muyum yoksa olgunlaştım mı?" başlıklı yazınızda "Değişim derken yılların üzerime koyduğu kilolar..." demişsiniz. Bu cümleden aldığınız kilolardan yılları suçluyor gibi bir izlenim edindim. Eğer öyle ise kilolarınızı yıllar koymadı, siz koydunuz. Eğer doğru anlamışsam, hareketinizden başka bir şeyleri suçlayacağınız yerde mesuliyet almanızı tavsiye ederim.

 

Eğer o cümleyi yılları suçlamak niyetiyle yazmamışsanız hakkınızı helal ediniz.

 

Selamlar.

 

Feza Baydur

 

…………….

 

SERİN SULARDAN KIZGIN KUMLARA

 

Ayşe Hanım merhabalar,

 

Adım …, A’da yaşıyorum. Turizmciyim. İlk defa bir gazeteye yazıyorum, güne sizinle başlamak çok keyifli, teşekkürler. Yayınlamazsınız belki ama çaktırmadan bir yanıt verirsiniz. İsmimi vermezseniz ayrıca memnun olurum.

 

'Kızgın kumlardan serin sulara' çok duyduk da 'serin sulardan kızgın kumlara' niye atalım kendimizi, o nedir ki şimdi demişsindir belki haklısın deli saçması!

 

Henüz 25 yaşında ama okulunu bitirmiş iyi bir işi olan genç bir kadının söylemleridir okuyacaklarınız.

 

Elbette onca dertlinin arasında dert değil benimki ama gel gelelim ahtım vardı 'gazeteye ilan vereceğim' ARTIK SENİ SEVMİYORUM diye...

 

Sevmiyor muyum gerçekten? Kuyruk acısı mı benim ki? Gençlik telaşı mı? Adı her ne olursa olsun... Bir adam tanıdım ben ilk görüşte âşık olmadığım ama 'tam İstanbul beyefendisi' denenlerden bir adam tanıdım.

 

Bir el uzandı bana 365günx2 vakittir kaldığım enkazın altından çıkarmak için. Kimse duymuyor mu sesimi? Kimse beni görmüyor mu, kulu bırak Allah da mı unuttu beni?

 

Yok, unutmamış el uzandı bana, tutacak gücüm yoktu, biraz zaman aldı yıkıntıların altından çıkıp eli tutmak, zaten nicedir ışığı da görmüyordum, gözlerim de kamaşmıştı hani derken eli tuttum.

 

Gökyüzü ne de güzelmiş nasıl da parlıyor yıldızlar gece olunca, deniz ne de güzel kokuyor aman Allah’ım ben cennette yaşıyormuşum, bu şehri bir anda baştan aşağı değiştirdiler mi, ne de güzelmiş bu şehrin sokakları, caddeleri, parkları...

 

Sevdiğim sanatçılar ne de güzel söylüyormuş açık havada şarkılarını, türkülerini...

 

Gecesi başka güzel, gündüzü başka. Her anım bir anı ile doluyor yazacak yer lazım...

 

İşte geldi, ne de güzel yapmışlar 'aşklı zamanlar ajandasını'  

 

Eş, dost, aile, herkes ne kadar da heyecanlı; prensesleri sihirim, şövalyem dediği adamla evleniyor mu yoksa? Dostlarım ne kadar imreniyor benim mutluluğuma 'Allah herkese nasip etsin' dilekleriyle karşılıyorum tüm bakışları...

 

Peki, rüya ne kadar sürecek acaba?

 

Enkazın altından çıktım demiştim değil mi ben? Enkaz yığının tam da üzerine basan adamın sesini duyuyormuşum, ben bayılmışım o arada rüya görmüşüm.

 

O parklar, bahçeler, denizler, konserler, filmler, heyecanlar telaşlar hepsi ama hepsi duymaya hasret kaldığım 'insan' sesinin bana hayal ettirdikleriymiş.

 

Asıl şimdi çıktım ben enkazdan, uyanınca anladım her şeyi. Çok ezildim yaraları sarmalı, sahi ya benim dostlarım vardı değil mi? Ana, bacı yüreği hassas oluyor, yaraları görmesinler; çok canları acıyor, onlara görünmeden iyileşmeli.

 

Nasıl yani ben enkazdayken dostumu da mı kaybetmişim; dostum öldüğümü düşünmüş de kendine yeni dostlar mı edinmiş?

Evet öyle olmuş, peki ama bu benim enkazımın üzerine basan adam değil mi ta kendisi! Peki ya arkadaşlar vardı, onlara gideyim ben o zaman, tutsunlar ellerimden. En çok başım yerde boynum mu kırıldı ne?

 

Çok canım acıyor, ağrısını ne keser bu acının? İlacın adını yollamış adam 'Unutsun artık beni kendi iyiliği için' ilacın adını almış arkadaşlar hadi bakalım bulun bunu yapan eczaneyi de alın getirin bana...

 

Çok uğraştı dostlar sağolsun ama bulamamışlar ne yapalım canları sağolsun aradılar ya o da yeter bana.  İş başa düştü insanın en iyi doktoru kendisidir.

 

Zaman ilacımızın ana maddesi, bir de sabır üstüne bolca sükût ekiyorsunuz ve sabah öğle akşam alıyorsunuz...

 

İlaç etkisini göstermeye başladı, kanım canım yerine geldi artık yürüyorum, gülüyorum, konuşuyorum...

 

Çok mutluymuş adam, yeni bir sevgilisi varmış, hayat çok güzelmiş bir de ben onu unutsam daha güzel olacakmış beyimizin hayatı.

 

Eee, olsun o vakit sükûnetin dozajını arttıralım bir şeyler çıkmasın ağzımızdan adını zikrettiğimizde karabasanlar bassın bize ama onun huzuru bozulmasın. Elbette öyle olsun neden 'seviyoruz ya bizsiz de mutlu olsun ' zaten bir 'İstanbul beyefendisini' böyle şeylerle muhatap etmek olmaz!

 

Bu arada adamın bir de kartviziti var tabi onun da adını, hakkını vermek lazım şimdi koskoca bilmem kim beyi kimse karı kız dalgasıyla anmamalı. Susmak gerek kimselere bir şey söylemeyelim zaten kimse inanmaz ki o bir İstanbul beyefendisi hiçbir bayana böyle kötü davranmaz söylediğinle kalırsın!

 

Ama konuşmak istiyorum içimi açmak istiyorum; bu öyle değil, böyle demek istiyorum istiyorum istiyorum...

 

Ben kim oluyorum da ondan bana vakit ayırmasını istiyorum!!! Bu ne hadsizlik benimki???? Paşamız fermanını iletti...

 

Boyun eğecek, susacaksın; emir demiri keser !!! Derdi veren Allah sabrını da veriyor neyse ki.

 

Bir kadını ağlatmak, bir kadını harcamak günahtır. Allah sorar adama bunun hesabını, sopasını gözüne sokmaz ama yapacağını yapar anlayana.

 

Benim şövalyem soysuz çıktı... Umarım sizlerin karşısına çıkmaz böylesi.

 

……………….

 

 

Uzaklardan                                          

 

Merhaba Ayşe,

 

Geçmiş olsun minik Tekila’ya.

 

Ben de o kadar değiştim ki. Nerdeyse milattan önce, milattan sonra bile diyebilirim. Bazen bu denli değişimi anlamak için düşünüyorum. İçinden de çıkamıyorum doğrusu, istesem de eski ben olamayacağımı biliyorum.

 

20 sene, yürümeyecek bir evliliği sırtlanmamdan dolayı ne çok şeyler kaçırdığımı anladım. Eskiden sulu gözdüm. Hatta savrulup İstanbul’a geldiğimde üç ay ağlamıştım, on kilo vermiştim.

 

Şimdi istesem de ağlayamıyorum. Kilolarımı da geri aldım çok şükür. Ne kadar sevgi dolu olduğumu fark ettim. Çok çok uzaklardayım.

 

Her mekânı seviyorum. Güzelliklerini görmeye çalışıyorum. Azıcık da hayır demeyi öğrendim. Hafiflediğimi hissediyorum. En son Uygur asıllı komşumuzun düğününe gitmiştik. Yıllardan sonra oynadım. İyi oldu. Aslında yazacak şeyler çok ama devamı gelecek gibi. Hoşçakal.

P.

 

………………….

 

 

 

Size verdiğim bir söz vardı, tutamadım ama bir gün yerine getireceğim. Sizi her okuduğumda aklıma geliyor, üzülüyorum. O vazolardan ben de isterdim ama sanırım geç kaldım bu yıl hiç doğum günü hediyesi almadım.

 

En son Defne Joy'un cenazesinde annesinin ağlamasına ben de koca koca hıçkırıklarla eşlik ederken buldum kendimi. Etrafımda katı diye nitelendirilen benden eser kalmadı.

 

Özellikle de anne olduktan sonra tüm duyularım değişti sanki içimden bir çocukla beraber bir başka ben çıktı. Sadece kendi çocuğuma değil, etrafımdaki tüm çocuklara karşı hissiyatım 10 katına filan çıktı.

 

Romantizm çukurundan çıkamazken şimdi yanından bile geçemiyorum. İçimdeki aşk tutkunu kadın gitti, yerine sürekli monoton duygulara sahip kadın geldi.

 

İnanç şeklim değişti önceden sorguladığım birçok şeyi şimdi mantıklı buluyorum keşkelerim artıyor. Kendi kendime yaşlandım sanırım derken, yazınız cuk diye içime düştü.

 

Göz kenarlarımdaki çizgiler yerine içimde oluşan çizgiler daha çok canımı yakıyor. Hayat değiştikçe insanı da etrafında pervane ediyormuş, kurtulsan bir dert, pervane parçası olsan bir dert.

 

Sevgiyle,

 

Arzu

 

 ………………

  

 

Ayşeciğim selam,

 

Yazılarını zevkle okuyan bir okurun olarak, hissettiklerine benzer duyguları ben de kendimde görüyorum ve bu duygu beni son derece rahatsız ediyor aslında.

 

Pek çok şeyden eskisi gibi keyif alamadığımı, güldüğüm, ağladığım şeylere farklı tepkiler verdiğimi, insanlara karşı fedakârca, hesapsız kendimden vermelerimi, canımı acıtan insanlara karşı bile koşulsuz hoşgörülü olduğumu hatırlayınca bugün ne kadar değişmiş olduğumu düşünmeden edemiyorum.

 

Gerçi hayatın içerisinde debelenip dururken yediğimiz kazıklarla daha bir olgunlaşıp katılaşıyoruz, senin tabirinle nasır tutuyoruz herhalde.

 

Şöyle düşünüyorum; aslında hayat bizi döve döve yaşamayı öğretiyor; “nasıl en az zararla hayatını sürdürmeye devam edebilirsin?”i.

 

Bunu öğrendiğimiz zaman kendimizdeki değişimleri de fark ediyoruz ve senin dediğin gibi bir ikileme düşüyoruz. Yaşlanıyor muyum, yoksa olgunlaştım mı? O safça masumiyet, insanlara karşı olan sonsuz güven duygusunun yerinde yeller esiyor.

 

Bu duygu insana kendini kötü hissettiriyor tabii ki  ama kendini daha fazla korumaya aldığından da en az zararı almaya başlıyorsun, yani bir tarafın eksikleşirken, öbür tarafın zenginleşiyor. Dengeyi sağlıyor muyuz bilmem ama şu bir gerçek, hayat her geçen gün daha fazla bencil, rekabetçi, hırslı, hoşgörüsüz, sevgisiz, oyunu kuralına göre oynamayanı dışlayan bir sisteme dönüştü sanki.

 

Daha kötüsü de çocuklarımızın bu ortamda büyüyor ve bunu kabulleniyor olmaları. Bizlere düşen, içimizdeki hoşgörü, sevgi, iyilik, doğruluk adına ne kaldıysa içimizde, çocuklarımıza sonuna kadar aşılamak olmalıdır.

 

Sevgiyle kalmanı diliyorum.  

İpek

 

…………..

 

Gene güzel bir yazı.

 

Seneler önce seyrettiğim bir documentary'de bir psikolog insanları yaşlarına göre gruplayarak, yaşlarına uygun komik şeyler seyrettirmişti.

 

Gruplar 6 aylık, 2 yaş, 4 yaş, 7 yaş, yani giderek büyüyerek aralıklı olarak 40 yaşına kadar filandı. Sonuç; insanların tepkisi, gülmeleri yaş büyüdükçe azalıyordu.

 

Çok üzücü di mi büyüdükçe mutsuzlaşıyoruz. Tabii ki istisna insanlar çok. Katılarak gülen yaşlılar da olabiliyor ama (büyük ihtimalle anti-depresyon ilaçları alıyorlardır!)   Ama geçen günlerle yaşam maalesef genelde aynı tadı veremiyor.

 

Büyümenin tek iyi tarafı; daha güçlü, kim, ne dedi diye derdi olmadan, gereğinde gereken cevabı verebilecek cesurluğa sahip olabiliyorsun.

 

Sevgiler

 

Hale  

 

……………..

 

BEN DE BÜYÜYORUM SANIRIM

 

 

28 yaşımdayım. 1.5 senelik evliyim ama bu sürede ya da zaman hızlı bir şekilde geçerken olaylara bakış açım değişti; ben değiştim.

 

Önce iş hayatına bakış açımdan bahsedeyim. Önceleri aman bir kariyerim olsun ama deli para kazanayım derken şimdi azıcık aşıııım, kaygısız başım fikrindeyim.

 

Az kazansam da evime, kendime yetebileyim derdindeyim. Önceleri dert olan birçok şey şimdi üfürükten teyyare.  

 

Anneme çok kızardım eskiden. Beni eleştirdiğinde dayanamazdım ama artık hee deyip geçmeyi öğrendim.

 

Bazen kalabalık içinde yapayalnız kalıyorum. İnsanların konuşmaları, hırsları o kadar gereksiz geliyor ki bana. Tası tarağı toplayıp gitmek istiyorum. Onlar tepinirken, ortamı terk etmek istiyorum.

 

Önceleri kalabalık ve tempolu yerlerde tatil yaparken şimdilerde emekli mekânlarını tercih ediyorum. İstanbul’un gümbürtüsünden uzaklaşayım diyorum. Sessiz sakin tatil yapmak istiyorum.

 

Gece kulüplerinde 300-500 yapmaktansa evde tv karşısında çekirdek çitleyip oturmak daha heyecan verici geliyor.

 

Alınan kiloları, değişen tercihleri hiç söylemiyorum bile...

Reklamlarda bile ağlar oldum. Eşim bile dalga geçiyor benimle. Sus diyorum ona, sen nasıl maç izlerken bağırıyorsan ben de bunda ağlıyorum diyorum. Patadanak yapıştırıyorum cevabımı.

 

İnsanlar artık o kadar tekdüze, materyalist ve çıkarcı ki bence bizde yaşananlar yaşlılık falan değil; olamaz da.

 

Ben çevremdekileri görünce çok seviyorum kendimi çünkü telefon almak için kendimi parçalamıyorum. Sırf çevreden tepki görmemek için lüks semtte oturmuyorum. Yapmacıksız, açık olarak sevebiliyorum. Rol yapmıyorum. Birini sevmiyorsam sevmiyorum gerçekten, severmiş gibi yapmıyorum çünkü biliyorum tanrı mutlaka yapılan ya da hissedilen kötülüğü çıkarır karşımıza.  

 

Kocama açık olmaya çalışıyorum, sorunsuz evlilik yaşamaktansa; sorunların doğru çözülebildiği bir evlilik yaşamaya çalışıyorum.  

 

Kayınvalideme bile kızmıyorum artık, bana bir şey söylediğinde ben de kibar yollu lafı çakıyorum ona.

Hahayytt çok hoşuma gidiyor, önceden koşulsuz saygıya inanırdım ama artık ne kadar ekmek o kadar köfte diyorum; kim olursa olsun…

 

Adımı açık yazmayacağını bildiğimden kayınvalide mevzusunu rahatça yazabildim.

 

İşte böyle Ayşe, bende bunlar oldu.  

Hoşçakal

 

………………

  

 

Ayşee,

 

Yaşlanmak mı olgunlaşmak mı? demişsin demişsin de...

 

Olgunlaşmak diyelim biz yaa, diğeri bozar yani. Tecrübeler yaşandıkça olgunlaşılmıyor mu?

 

Şahsen ben de kendimde değişimler olduğunu fena halde görmekte, fakat göz ardı etmeye ısrarla çabalamaktayım. İşime gelmiyor herhalde. Yoksa ahlanıp vahlanıp, kendimi mi paralıyım, ne yapayım?

 

 

Haa, böyle konuşup da belli konularla ilgili şimdiki dirayeti gösteremediğim olmuyor değil. Tahmin edersin aşk, meşk mevzuları işte…

 

O zaman çocuksu bir saflık geliyor. Sanki ders almamışım gibi. Çoookça mendil sarfiyatı yapmadan hemen kendime gelebiliyorum mesela.  Bunu yapabiliyorum artık.  Önceden kızdığım, alındığım şeyleri umursamayabiliyorum ya da giden gider, kalan sağlar bizimdir gibi...

 

Kim olduğu çok da önemli olmuyor bunun;  arkadaş, sevgili, eş vs.

 

Önceden izlediğim filmlerden ya da yaşamda gördüğüm bir sahneden etkilenip, gözlerimin dolması saniyeyle birken, şimdi etkilemiyor bile.  Memnunum bundan, hiiiç mi hiiç şikâyetim yok.

 

Uzun açıklamalar yapmak da işime gelmiyor, kim ne istiyorsa onu düşünsün diyorum mesela, onun sorunu. Canım şımarıklık çekmek istemiyorsa tepki de vermiyorum, uzaklaşıyorum sadece; diğeri zaman kaybı gibi geliyor çünkü.

 

Arada olan takılma meselem var bir de.  Fark ettim ki ee o da alışkanlık olmuş ben de. Aslında onu da halletmişim yani.  Önceleri duygusal duygusal filmler izleyip hüngür hüngür yaparken, oooohoooo şimdi bu da izlenir mi ya deyip, bakmıyorum bile.

 

Baksam da, umurumda olmuyor. Yalnız çocuklarla ilgili şu sıralar, fena halde duygusallık çökmüş durumda bana.  O da bu yaşta çocuğum olmasını istememe rağmen, olmadığından sanırım. Neyseee, o da doğru adayla olur nasılsa deyip sallamak en iyisi galiba.

 

Bildiğim olgunlaşmak güzel bir şey ve kamburunu çıkarmadan ayakta durmak, ruhunu güçlendiğini hissetmek, en önemlisi de ne yaşarsan yaşa üstesinden geleceğini bilmek. Eeeh, bunu söyleyebilmek için, yaşatılan tüm olumsuzluklara teşekkür etmeli. Şayet körelmeden, ayakta kalabiliyorsak tabii.  

 

 

Sevgiler,

 

 

Deniz

 

……………….

 

 

Merhaba Ayşe,

 

Yazılarını sürekli okuyor ve okudukça hep kendimden parçalar buluyorum. Yapbozumsun sen benim. Tebessümlerimin, kendimden bir şeyler bulmalarımın sahibisin. Daha önce hiç yazmadım, o bile iyi niyetimden galiba.

 

 Amaann zaten milyonlarca mail okuyor, ben de doluyum, başını ağrıtacağım Ayşe'nin diyip hep vazgeçiyordum. Ama galiba artık ben de sıkıldım, birileriyle paylaşmak lazım duyguları, yoksa insan sürekli kendi kendine konuşup çıldırma noktasına geliyor.  

 

32 yaşındayım. Senin ve sana yazan birçok kişinin şikâyet ettiği konulardan ben de şikâyetçiyim. Ama anlamadığım, biz böyle bir avuç kalmış iyi niyetli insan, ortada akıllanmadan gezip, herkese iyilik edip, kendimizi yırttıkça, sanki kötüler bundan besleniyor gibi... Sonra gelsin değişimler. 

 

Ben de eskiden o kadar çok şeye takılırdım ki, sonra baktım bu bana hipotroid ve insülin direnci olarak geri döndü. Dedim ki; kızım manyak mısın, herkese yardım edeceksin, iyilik yapacaksın diye kendini parçalıyorsun sonra tek beklediğin şeyi, sevgiyi bile sana çok görüyorlar, boş ver yeter artık, ne iyilik yap, ne de insanların söylediklerine takıl. Kendi hayatını yaşa, nasıl ve ne şekilde yaşaman gerekiyorsa.  

 

Öyle çok şey yaşadım, öyle günler geçirdim ki, sen de demişsin ya; biri hasta mı, geçmiş olsun deyip geçebiliyorum artık. Biri umutsuz mu, başlıyorum senin gibi kendi hayatımdan payeler çıkartıp anlatmaya.  

 

Ama galiba BİZ böyle olduk, sadece biz. Yani bizim gibi iyi kalabilmiş bir avuç insan. Diğerleri hayatın saçmalıklarıyla, dedikodularla, oyunlarla o kadar meşguller ki bu değişimi yaşamıyorlar.  

 

Bir ara baktım, aa o neşeli, sürekli gözleri gülen ben gitmişim, yerine her gün huysuz gezen biri gelmiş.

 

Sonra gelip dediler ki, sen çok değiştin... Tabi ki değiştim, ruhum değişti, insanlara bakışım değişti, susarken konuşmaya başladım, kimseye güvenmez oldum, iyi niyetimi (becerebildiğim kadar) bir kenara bıraktım. Evet, ne yazık ki bu şekilde güçlenebildim.

 

Eski Ayşe kalsa, olmazdı bence. Kötülerin arasında ancak bu şekilde ayakta kalınıyor, aslında bizdeki değişim çok da kötü değil. Bu kadar büyük bir oyunun içinde oyuncu olabilmek için, ne yazık ki değişmek lazım. Düşünsene, kim zarar verebilir sana artık, kendin istemezsen hiç kimse.  

 

Kötüye, kötülüğe alışmadık aslında Ayşe, kötüyle yaşamaya alıştık. Başka türlü olmuyor ne acıdır ki. Hem yaşlandık, hem olgunlaştık. Kimse yanaşamasın diye, etrafımıza dikenli teller örmek zorunda kaldık.

 

Neyse, beni bıraksalar yazarım da yazarım, şişirmeyeyim kafanı. Paylaşmak güzel şey, hele bir de karşındaki seni anlıyorsa.

 

Bu ülkeyi bile terk edesim geliyor bazen. Sonra diyorum ki; neden ben gidiyorum, onlar gitsin.  

 

Sevgiler...

 

Burçin

 

………………..

 

 

Merhaba Ayşe Ablacım,

 

 

Senin çok sıkı takipçinim ve arada da olsa sana mutlaka yazan biriyim. Bugünkü yazında tamamen kendimi buldum. Çok teşekkürler.

 

 

Gelelim konuya; üzerimizdeki değişimlerde aslında hem yaşımızın hem yaşadıklarımızın etkisi olduğu kanısındayım. 23 yaşında hem okuyan hem de çalışan bir gencim.

 

Bundan bir kaç yıl evvel en basiti ayıla bayıla ağladığım sızlandığım aşk için şimdi daha bir mantıklı davrandığımı, aslında tüm acıların gelip geçici olduğunu fark ettim ve aa bu benim ruh ikizim dediğim kişiyi bile zamanla aslında ne kadar da bana tersmiş deyip elimin tersiyle ittiğimi gördüm.

 

Hiç bir birey aslında ben şöyleyim, bu benim kesin kurallarımdır dememeli çünkü zamanla yapmam dediklerimizi yapıyor, böyle bir şeyle karşılaşırsam çok yıpranırım dediklerimize bir süre sonra karşılaştığımızda gülüp geçiyoruz.

 

Bizi bu ruh haline sokan zaman mı, yaş mı, olgunlaşmamız mı bilemiyorum ama dünya gibi biz de bir değişime uğruyoruz hiç bir şey baki kalmıyor.

 

Önüme iki tercih koysalar bundan 2 yıl önceki G. mi olmak istersin, yoksa şu an ki G. mi olmak istersin deseler hiç tereddütsüz şu anki G. olmak isterdim.

 

Daha az üzülen, olaylara bakış açımla verdiğim tepkilerimle bu ben çok daha iyi bence.

 

Evet, belki öyle her şeye heyecanlanamıyorum ama olsun en azından kendimi öyle abuk sabuk şeyler için üzmüyorum.

 

Eh zaman bize daha neler katacak, neleri alacak, nelere burun kıvırıp, nelere güldürecek bilinmez ama ruhen ve bedenen değişecek de olsak değişimlerimiz bizi hep mutlu etsin.

 

……………….

 

ŞAŞIRAMAMAK

 

Merhaba

Aynen yazınızdaki gibi ben de 30’larıma yaklaşmış biri olarak yaşama karşı tüm hevesimi kaybettiğimi düşünüyorum.

 

Bugünlerde bu daha da çok artmış durumda. Evde oturayım, dizi izleyeyim istiyorum. Gezmeyi, eğlenmeyi çok seven benim, artık dışarı adım atasım gelmiyor ve dediğiniz gibi pek bir şey de beni heyecanlandırmıyor, şaşırtmıyor.

 

Sebebi havalar mı, evet etkisi var. Bir de bitmeyen okulum, bulunduğum ortamı şu an için değiştiremeyişim, beni zincirlemiş olması. İyi şeyler için beklemek zorunda olmam, tutsak gibiyim. Bunlar mı sebep, yoksa gerçekten büyüdüm mü?

 

……………………

 

 

Muhteşem bir yazı daha ellerine sağlık meleğim yaşlanma olgunlaşma değil de alıştık artık hiçbir şey garip gelmiyor duyarsızlaşıyoruz ve iyice egoistleşiyoruz her gün biraz daha millet olarak maalesef.

Sevgi ve saygılarımla

Ahmet  

 

……………….

 

 

Sevgili Ayşe,

 

23.02.2011 yazınızı okudum. Size yazma gereği duydum. Çünkü o sabah işe gelirken ben de aynı şeyleri düşündüm.

 

15 yıllık evliyim ve 14 yaşında bir kızım var. Özel bir sektörde ön muhasebedeyim. Çalışıyorum, fakat 2 aydır maaş alamıyorum.

Eşim de özelde muhasebeci 4 ay oldu iş yeri kapandı, 4 ayda 4 iş değiştirdi; işyerleri düzgün değil maaş alamıyor.

 

Bu sabah da işe giderken eşim işsiz, ben maaş alamamışım, borcumuz var, kredi kartları ödenmemiş, kızımızın masrafları var. Fakat çok enteresan, ben çok rahatım.

 

Kendi kendime, önceden böyle değildim dedim. Sizin de yazdığınız gibi artık ben de çok gülemiyorum, ağlayamıyorum. Birinin öldüğü haberini aldığımda, inanmayacaksınız ama onun adına dünya telaşından, sorunlarından kurtuldu diye seviniyorum. Anlayacağınız artık nasırlaştı duygularımız.

 

Çevremde bizim gibi o kadar çok kişi var ki. Herkesin borcu var, çoğu kişi işsiz ya da işinden memnun değil. Anlayacağınız gibi hayat çok zor. İnsanlar yaşamdan keyif almıyor. Çünkü kazancımızla ancak aç karnımızı doyuruyoruz. Sosyal hiçbir şey yapamıyoruz.

 

Gittikçe de bencil, acımasız ve duyarsız bir toplum olmaya başladık. İşte bu dünyada da ne kadar nasırlaşsam da içimdeki sevgi ve hoşgörüyü henüz kaybetmedim.

 

Ben ülkemi, insanlarımı, doğayı ve sokaklardaki o zavallı hayvanları çok seviyorum. Ölene kadar da bu duygularımı inşallah kaybetmeyeceğim. Arada bir çukura düşsem de, yerlerde sürünsem de, çabuk ayağa kalkıyorum. Çünkü yaşıyorum ve yaşadığım sürece de herkesle hayatı paylaşmak için varım.

 

Sevgilerle Ayşeciğim,

Tekrar yazışmak dileğiyle.

 

(Not: Keşke maddi durumum iyi olsa da, ben de bir yaraya merhem olsam.)

 

  ……….

 

AYNEN BENİ TARİF ETMİŞSİNİZ

 

 

Merhaba Ayşe Hanım,

 

Bugünkü yazınızda aynen beni tarif etmişsiniz.  Size yazmayı düşündüm, bir baktım zaten siz de yazın diyorsunuz.

 

Maalesef günümüz dünyası acımasız bir dünya, eskiler için az teknoloji fakat çok şanslı imişler diyorum. Şimdi her şey var ama

mutlu olmanın koşulları yine oluşmuyor. İnternet elimizin altında ama yazmaya üşenir olduk oysaki eskiden mektuplar vardı sayfalarca yazılan.

 

Dostlukları pekiştiren, duygularımızı karşıya yansıtan, dostluk bağı köprüsü bunun gibi nice şeyler. Şimdi yan dairede oturan kim, onu bile bilmiyoruz.

 

Kaldı ki onun derdini bilelim.  “Bize ne aman” deyip geçer olduk. Ben 50 yaşındayım eski fedakârlıklarımdan hiçbirini yapmaz oldum artık, çünkü geçmişte yaptıklarımın hiç kıymeti olmadığını gördüm. Yaşlılar bencil olur diyoruz ya o bencilliğe adım adım yaklaşıyoruz galiba.

 

…………….

 

  

Ayşecim Merhabalar;

 

''Yaşlanmak ya da Olgunlaşmak'' bence ikisi de yaşanmışlıkların sonucu. Yaşınız kaç olursa olsun önemli olan yaşadıklarınız.

 

Ben evlenmeden önce çok farklı biriydim. 4 yıllık evliyim, şu an kendimi tanıyamıyorum.

 

Mesela evlenene kadar, kindar biri olduğumu bilmiyordum. Affedemiyorum, yapılan en ufak kötülüğü unutamıyorum. (Ama kimseye zararım dokunmaz, kendi kendimi yiyip bitiriyorum)

 

Oysa 4 yıl öncesine kadar amaan boşver dünyanın sonu mu geldi modunda hiçbir şeyi kafaya takmayan, lay lay lom biriydim.

 

Velhasıl Ayşecim bence yaş değil, yaşadıklarımız bizi değiştiriyor.

 

Öpüyorum kocaman.

 

 

…………….

 

Sevgili Ayşe,

 

Ne güzel dile getirmişsin yüreğindekileri. Uzun zamandır okuyorum seni, her geçen gün daha içten, daha sıcak buluyorum yazılarını.

 

Biz Bulgaristan göçmeniyiz, rahmetli babaannemin başka evladı olmadığı için annem ve babam evlendiği günden beri birlikte yaşadık.

 

Annem, babamı kaybettikten sonra iki yıl daha alzheimer hastası olan babaanneme güle oynaya tamı tamına 33 yıl baktı. Çok seviyorduk tontonumuzu.

 

Ben yirmili yaşlarımda iken babaannem 80'li yaşlarının başındaydı. Kız kardeşini kaybetti, oğlunu kaybetti, gelinini kaybetti; bir gram duygu belirtisi, bir damla gözyaşı yok, bizler tabiri caizse kendimizi paralıyoruz.

 

O, gayet durağan, sıradan günlerden birini yaşıyor. “Babaanne sen nasıl bir kadınsın, ruhsuz musun ne?” diye çıkışırdım kendisine.

“Evladım insan acıyı yaşaya yaşaya kanıksıyor, alışıyor, hayatta her şeyin olabileceğine kendini hazırlıyor. Gözüm ağlamıyor ama yüreğim ağlıyor benim” derdi.

 

İnsan, hayatında en yakınlarından birini kaybetmediği sürece ölüm yalan geliyor. Ama birini kaybettikten sonra ikincisi o denli acı vermiyor insana Ayşeciğim.

 

Yıllar geçtikten sonra babaannemi daha iyi anlıyorum.

 

Sevgilerimle,

 

Sevim  

 

…………….

 

 

BEN DE BEN DE BEN DE

 

 

Ayşecim,

 

Seni Hürriyet’te yazdığın ilk günden beri takip ediyorum. Öncelikle rahmetli babandan dolayı, yalan yok; dur bakalım, kızı nasıl yazılar yazıyor merakıyla başladım.

 

Sonra ister inan ister inanma bir arkadaşım gibi oldun. Keşke konuşabilsek. Hayatta pek çok şey biriktirdim ama dost biriktirememişim.  Nerde hata yaptım bilmiyorum ama bu sıralar çok az sayıdaki arkadaşımdan birisin.

 

Yazını bir nefeste okudum. O kadar çok şeye aaa evet aynı ben, tıpkı ben dedim ki…

 

Ben de ağlayamıyorum eskisi gibi. Hatta ağlamak için uğraşıyorum, ağlasam çok daha kolay olacak. İnsan ağlayınca daha çabuk affediyor. Sanki dışına dökülen gözyaşları içini de yıkıyor. Ağlayınca kırgınlıkların, kızgınlıkların daha çabuk geçiyor ama ağlayamıyorum.

 

10 senelik evliyim. 2 yaşında dünya tatlısı bir oğlum var. 38 bitti… Ama iki sene evveline kadar olan benden eser yok. Anne olduğum için mi, yaşlanmaya başladığım için mi, olgunlaştığım için mi bilmiyorum…

 

Ama olgunlaşmakla ilgili değil gibi geliyor bana. Daha çok yaşanmışlıkla alakalı. Çünkü öyle öğretmediler mi bize olgunlaşan insan küsmez, kolay affeder, bağışlar gibi... Ben de senin gibi 5 dakika konuşmadan duramazken, günlerce konuşmak istemiyorum. Yani olgunlaşma neresinde?

 

Bir tek çocuklarla ilgili olaylara karşı kayıtsız kalamıyorum. Bir tek onlarla ilgili olaylarda gözlerim hemen doluveriyor. Dayanamıyorum.

 

Annemi babamı daha çok özlüyorum. Onlara ne kadar haksızlıklar yaptığımı düşünüyorum.

 

Ve maalesef ben de senin gibi kendime hemen acıyıveriyorum. Bundan da nefret ediyorum. Hırpalandığımı, saygı duyulmadığımı, ötelendiğimi hissettiğimde özelikle ama bunu değiştirmek zorundayım mutlaka değiştirmeliyim.

 

Eskiden sabahlara kadar dans edip içerken şimdi sakin sakin evde oturmayı düzeni seviyorum bu kesinlikle yaşlılık emaresi.

Tıpkı senin gibi ben de düşünüyorum eski D. kalsa mıydı diye.

 

İçi içine sığmayan enerji saçan gülücükleri hesapsız dağıtan D. kalsaydı diyorum. Ama şimdi kırılmaktan daha çok korkuyorum galiba. Kırgınlıkları eskisi gibi kolay atamıyorum bu yüzden olsa gerek daha bir korunaklı davranmaya çalışıyorum. Ama çalıştıkça daha çok kırılıyorum galiba.

Seni seviyorum Ayşe… iyi ki varsın… düşündüklerimi yaşadıklarımı yazıyorsun ve lütfen yazmaya devam et.

 

Saygılarımla...

 

D.

 

………

 

OLGUNLAŞMAK MI, RUHUNU KAYBETMEK Mİ?

 

Merhaba,

 

Yazınızdaki her cümleye tek tek cevap verebilirim ama ben en çok şarkı kısmına takıldım. Bir zamanlar sizi heyecanlandıran şarkılar artık heyecan vermiyor ise ruhunuzu kaybettiniz ya da kaybetmek üzeresiniz.

 

Bence diğer sözlerinizle de bunu destekliyorsunuz. Olgunlaşmak ile ruhsuzlaşmak arasında bu kadar ince bir çizgi yok.

 

Sevgiler,

 

Muzaffer     

 

………………..

 

NE YAŞLANIYORUZ NE DE OLGUNLAŞIYORUZ

 

 

Ne yaşlanıyoruz ne de olgunlaşıyoruz yaşadıklarımız bizi değiştiriyor. Birinin babası öldüğünde ne olmuş benimki de öldü diyorsun, birinin hastalığını duyduğunda ne olacak canım ben de yaşadım diyorsun.

 

Aslında herkes kendi yaşadıklarını biliyor. Denirdi ya sevincini paylaş sevincin çoğalsın, üzüntünü paylaş üzüntün azalsın. Şimdi sevincini paylaştığında bir sürü senin arkandan kıskanan, üzüntün olduğunda da sevinen insanlar var. Yaşananlar insanları değiştirdi ve nereye doğru gidiyoruz kestiremiyorum.

 

 

Sevgilerle

 

 

Hale  

 

………….

 

 

 

Merhaba Ayşe Hanım,

 

Günler geçiyor ve biz yaşımız ne olursa olsun bir şekilde daha da olgunlaşıp büyüyoruz. Derimiz kösele gibi oluyor, acılara karşı daha dayanıklı ve maalesef olaylara karşı daha duyarsız oluyoruz.

 

Belki de içimizdeki heyecan azalıyor, her şeyi  oluruna bırakmaya başlıyoruz, kim bilir…

 

Ben eskiden haftada 7 gün, günde 18 saat çalışırdım bir kez bile of demeden tam 5 yıl böyle çalıştım ama hep eğlenceli tarafını bulur ve işimden aşırı zevk alırdım ama şimdi maalesef akşam olsun diye saat sayıyorum ve haftada 5 gün çalışmak bile zor geliyor.

 

İşim mi kötü hayır, iş arkadaşlarımı mı sevmiyorum hayır, maaşım mı yetersiz hayır. Tek cevap; ben artık o heyecanı hissetmiyorum.

 

Eskiden kızdığım şeylere kızmıyorum, hatta saçma geliyor gülüp geçiyorum ama kimi zaman da hafif iğneli laflara dayanamayıp hemen cevabı yapıştırıyorum.

 

Ailemi görmeden eskiden aylarca uzakta yaşayan ben, şimdi aynı şehirde 1 hafta görmemeye dayanamıyorum. Galiba benim yaşım büyüdükçe ve onların aslında ne kadar yaşlandıklarını gördükçe kaybetme duygusu ağır basmaya başlıyor.

 

32 yaşında anne kuzusu olmuş durumdayım. Günde 2 kere konuşmazsam içim rahat etmiyor.

 

Günler geçtikçe biz de huy değiştiriyoruz galiba ya yaşlanıyoruz ya olgunlaşıyoruz bilmiyorum tek bildiğim ciddi ciddi değişiyoruz.

 

Sevgiler,

Selin

 

 

 ……………..

 

 

Yaşlanmadık ama büyüdük, olgunlaştık ablacığım. Gerçi büyüdüm demek için sanırım daha erken, 25 yaşındayım henüz ama senin yazıyı okuduktan sonra bir düşündüm hayatımı, hayatımda insanlara verdiğim değerleri, tepkileri beni mutlu eden ve etmeyen birçok şeyi düşündüm.

 

Çok değil bir kaç sene öncesine bakarak bile çok büyük değişiklikler olduğunu gördüm; bu iyi mi, kötü mü bilemiyorum ama kalplerimizin taşlaşmaya başladığını düşünüyorum olaylara karşı soğukkanlılık kazanmışız git gide, belki de tepkisiz kalmayı bile öğreneceğiz.

 

Şimdi hadi bakalım hayırlısı olsun ya da geçmiş olsun dediğimiz şeye belki çok değil 2 sene sonra omuz silkip geçeceğiz.

 

"Bir kavgadan sonra 5 dk küs duramayan ben, aylarca konuşmasam mıh demiyorum" demişsin ya Ayşe Ablam aynen öyle; dosta arkadaşlara ihtiyacımız olmadığından mı böyle olduk dersin?

 

Yoksa o insanların gerçekten bizi hak etmediğine kanaat getirdiğimizden mi, yoksa bizi soktukları sıkıntılardan kurtulmak için mi aylarca aramaz olduk ya da küsmekten memnun kaldık.

 

Acı çekerek, kazık yiyerek, ihanet görerek olgunlaştık ablacığım. Maalesef hayat bizi olgunlaştırırken taşlaştırdı da sanırım.  

F.

 

 ……….

 

 

Sevgili Ayşe Aral,

 

Size bir süre önce ihanetle ilgili bir yazınız üzerine ABD'den bir mail yollamıştım. Nedense o günden beri sık sık sizin köşeye göz atar oldum. Bugünkü yazınızı okudum, iki satır yazayım dedim. Hissettikleriniz bence ne olgunlaşmak ne de yaşlanmak.

 

Sizi tanımıyorum, köşe yazılarınızda resminiz yok ama güzel bir hanım olduğunuzu tahmin ediyorum. 40 yaşına yeni girdiniz ve hala gençsiniz. ( Belated Happy Birthday)

 

Bence yazdıklarınız depresyon belirtileri. Hayatta hepimizin başından çeşitli olaylar geçiyor ama her birimizin tepkisi farklı oluyor. Böyle düşünmemin sebebi geçmiş yazılarınızdan da kaynaklanıyor.

 

Boşanmış olmanız, sevdiğiniz evinizden muhtemelen eşinizden ayrılmanız sizi çok üzdü, sanki hala geçmişte olanlarla barış kuramamış, kabullenememişsiniz gibi hissediyorum.

 

Belki sık sık geriye dönüp takılıyorsunuz, evinizi özlemenizi yazmanız gibi. Şu kadarını söyleyeyim, yazdıklarınız bana yabancı değil, ben de boşandıktan sonra geride kalan güzel evimi, belki de eski hayatımı, hatıralarımı düşünerek üzüldüm ama gerçek şu ki yaşamamız gereken acılar var hayatta.

 

Bu acılar bizim daha olgun bir ruhla belki Allah’a, belki diğer insanlara da daha yakın olmamız için gerekiyor. Ben sizden daha büyük bir insan olarak size derim ki geçmişi kendinizi daha fazla üzmeden, yargılamadan kabullenin. Bu yazdığınız '' Irritable Bowel Syndrome " bende de var. Gerçekten de psikolojik bir bozukluk.

 

Düşünün ki ekmeğini kazanan bağımsız, popüler, hala genç ve hoş bir hanımsınız. Bir gün yeniden aşkı yakalayacağınıza inanırsanız o da sizi bulacaktır. Sağlığınız yerinde, keyfiniz bol olsun...

Sevgiler...

 

H.

 

………………..

 

Sevgili Ayşe Hanım, bugünkü köşe yazınızı bir solukta okudum, her satırında aaa tam beni anlatıyor diyerek heyecanlandım. Ne yalan söyleyeyim, mutlu da oldum, şöyle ki sizin yazınızda anlattığınız değişiklikler bende 7-8 yıl önce ortaya çıkmaya başladı, haa ben şu an 50 yaşındayım.

 

Daha önceleri herkesin yardımına koşardım, eşin dostun ne kadar angarya işi varsa uysal uysal yapardım, ardımdan konuşanları duymazdan gelirdim, maddi manevi birilerini mutlu etmeye çalışırdım; hem de imkânlarımı zorlayarak, fikirlerini beğenmediklerime tahammül ederdim.

 

Bu ve buna benzer olayları yıllarca yaşadım, sonra bir gün, nedenini kendime de açıklayamadığım süreçte 25 yıl, 30 yıl sürekli görüştüğüm dostlarımı (dost sandıklarımı) bir anda hayatımdan sildim, attım ve görüşmüyorum.

 

Aynı zamanda benimle yeni dostluklar kurmak isteyenlerle de arama mesafe koyuyorum. Daha seçici oldum, oysa ben eskiden böyle değildim, bugünkü yazınızı okuyunca ohhh dedim, ferahladım; ben yalnız değilmişim.

 

Nimet   

 

………….

 

 

Öncelikle adımı yayınlamazsanız çok sevinirim. Yani herhangi bir alıntı vs. durumu da olsa  

 

Bugünkü yazınızı okuduğum zaman, sanki benden bir şeylerden bahsediyormuşsunuz gibi hissettim. Yani eskiden şaşırmadığım şeylere şaşırabiliyor, eskiden hiç tepki vermeyeceğim olaylara inanılmaz tepkiler verebiliyorum. Üstelik ben daha 26 yaşındayım.

 

Yani yaşım gereği bu saçma durumları en azından şimdilik yaşamıyor olmam lazım. Ama bazen kendimi yaşlanmış hissediyorum. Sanki ne bilim 40-50 yaşındaymışım gibi.

 

Boşanmış bir anne babanın çocuğuyum. Zor bir çocukluk geçirdim. En azından çok kolay değildi. Oradan oraya savrulmak belki de beni yaşıtlarımdan daha olgun yaptı bilmiyorum. Bu benim için iyi mi oldu, tartışılır. Kendimi bu yüzden bazen çok yorgun hissediyorum.

 

Evliyim mesela, 2 yıl önce evlendim. Bu zamana göre erken sayılır belki ama huzurlu yuvam olsun istedim. Şimdi bazen yalnız kalmak istiyorum. Kendimle kalmak, kendimi dinlemek, ne bileyim yapacağım her şeyi kendi başıma yapmak.

 

Belki de çocukluğumda bu kadar yalnız kaldığım için bu kadar erken yanımda birileri olsun istedim. Kim bilir?

 

Saçmaladım galiba biraz ama nedense bunları yazmak rahatlattı beni. Belki de kimseye anlatamayacağım için, şu anda birilerine anlatabilmek rahatlattı, bilemiyorum.

 

Yine de sizin yaşadıklarınızı ister genç, ister yaşlı birisi olsun kesinlikle yaşayabiliyor. Hatta herkes hayatının bir döneminde bunu yaşar bence.

 

 

İyi çalışmalar dilerim...

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI