Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Yasemin'ce

Yasemin BORAN

Hissediyor ama bilmiyor

Geçen günü bir arkadaşla sohbet ederken ‘‘sana bir konferans kasedi dinleteceğim’’ dedi.

Şimdi sohbet etmek dururken kasetten konferans dinlemek doğrusu hiç hoşuma gitmemişti ama bir taraftan merak da ediyordum. İyi dedim.

Hoparlörden sakin bir erkek sesi acelesiz bir ifadeyle konuşmaya başladı.

‘‘Geçen gün dergilere bakınırken şu söz dikkatimi çekti; hissediyor ama bilmiyor’’

Ne yalan söyliyeyim bu sözleri duyar duymaz dikkat kesildim. Az önceki sıkıntımdan eser bile kalmamıştı.

Üstelik bu sesin sahibi şu anda yaşamıyordu. Konferans kasedinin üzerindeki tarih 1996'yı gösteriyordu. Demek ki, ölmeden az önce yapılmış bir konuşma olmalı diye düşündüm.

Metapsişik Tetkikler ve İlmi araştırmalar Derneği'nin rahmetli başkanı Ergün Arıkdal sözlerine şöyle devam ediyordu;

‘‘Önce hissediş vardı. Düşünmek, insanoğlunun çok daha sonra kazandığı bir meziyet’’ gibi bir şeylerden söz etti. Konuşmanın metnini aynen tekrarlayabilmem şu an zor. Fakat, konferansın içeriği çok bildiğimiz, hemen hepimizin zaman zaman yaşadığı fakat üzerinde hiç durmadığımız, düşünmediğimiz bir konuydu.

‘‘Hissediyoruz ama bilmiyoruz’’

Hepimize zaman zaman olan bir halden bahsediyordu. Hani bazen içimizi bir sıkıntı kaplar. Kendimizi patlayacakmış gibi hissederiz. Üstelik hiçbir nedeni yoktur. Kimileri ‘‘Allah hayır etsin’’ şeklinde içinde sıkıntı yaratan hissedişi hayra yormaya çalışır. Ama yorum falan yapamaz. Ne olduğunu bilmez. Sadece sanki kötü bir şeyler olacakmış duygusuyla kıvranır. Ama ne olacağı hakkında hiçbir fikri yoktur.

Tabii bazen fikri olanlar da çıkar. Mesela bir zamanlar Ümit adlı bir arkadaşımız yolda giderken sürücüye dönüp ‘‘yavaş git, bu virajdan sonraki virajda kaza var, sen de gidip toslama’’ dedikten sonra gerçekten iki viraj sonrasında zincirleme bir kaza ile karşılaşmıştır. Sürücü aldığı emre uyup yavaşladığı için onlar zincirin parçası olmazlar.

Bu hissedişler illa da kötü şeylere delalet etmez. Kimi zaman sizi bekleyen çok hoş bir sürprizin habercisi de olabilir. Ama biz bunu bilmeyiz. Hissetiklerimizin yarattığı baskıyla kıvranırken düşüncelerimiz hep kötü olaylara yönelir.

Sanki insan hep felaketleri hissetmeye programlanmış gibi... Sanki insan iyi bir şeylerin olacağını hissedemezmiş gibi...

Galiba bunun nedeni, iyi ve mutluluk verici olayları fazla önemsemeyip bütün dikkatimizi kötülüklere yönelttiğimiz için...

Eh bunun da aslında mantıklı bir açıklaması var gibi. Düşünsenize, iyi olaylar nasıl olsa iyi şeyler. Yani bize zarar vermiyor, hayatımızda önemli bir değişikliğe neden olmuyor. Halbuki kötü olaylar, hayatımızı altüst ediyor. Canımız acıyor. hayatımızın yönünü bile değiştiriyor. Demek ki, bizim asıl dikkat etmemiz gereken olabilecek kötülükleri önceden tahmin edebilmek ve bunları önlemeye çalışmak.

İnsanın iyiliklerle hiç ilgilenmeyip varsa, yoksa, kötülüklere dikkatini yöneltmesinin nedeni bu olsa gerek.

Bu kadar çok kötülük beklentileri içinde bulununca da (Kendini korumak adına olsa bile) yaşanılan ve farkedilen de elbette kötülükler oluyor.

Bunun sonucunda da ne iyiyi, ne de mutluluk verici olayları farkedemiyoruz. Yaşayamıyoruz. Kendimizi yaşamaya bırakmıyoruz.

Tam iyi bir şeyler yakalayıp yaşamaya başladığınız zaman bile bunun keyfini çıkartmak yerine ‘‘ya bir şey olursa, ya kaybedersem’’ telaşına kapılıyor ve mutluluk verici olayı hayatımızın ızdırabına dönüştürüyoruz.

Hissettiklerimiz iyi bir şeyler olsa bile bunun ardında kötülükleri aramaya başlıyoruz. Böyle yapmasak bile (Hemen daima böyle yapıyoruz) bu kez de yaşadığımız iyi şeylerin bozulacağı kaygısıyla gene yaşayamıyoruz.

‘‘Hissediyoruz ama bilmiyoruz’’dan nerelere geldik. Konuyu böyle değiştirmekte üstüme yoktur. Aslında konuyu falan değiştirmiş değilim. Bu konu öylesine geniş kapsamlı uçsuz bucaksız ki, yaşadığımız anının her bir milimetre karesinde karşımıza çıkıyor.

Aslında ne çok şeyler hissediyoruz. Gün boyu duygularımız dalgalanıyor, halden hale geçiyoruz da ne bu geçişlerimizi, ne de dalgalanışlarımızı bilmiyoruz. Çünkü, bunlar hafif dalgalanmalar. Ancak, şiddetli bir hissedişin baskısıyla ezilirsek farkına varıyoruz.

Varmasına varıyoruz da gene bilemiyoruz.

Peki neden bilmiyoruz?

İşte konunun can alıcı noktası. Ve ben soruya başka bir soruyla cevap vereceğim. ‘‘Neyi biliyoruz?’’ Bildiğimiz bir şey var mı ki, bunu bilelim. Zaten hissettiklerimizi bilmeye başlamış olsak, dünya bu halde olur muydu? ve bizler böylesine kötülüklere gardımızı almış, dikkat kesilmiş, başka bir şey düşünemez halde yaşar mıydık?

Kendimizden başka her şeye dış dünyaya ve özellikle kötülüklere böylesine büyük bir enerji harcarken birazcık kendimizle ilgilensek herhalde bilmeye başlarız, diyorum, Yasemin'ce...

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI