Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Yasemin'ce

Yasemin BORAN

Övgüler ve gerçekler

Övülmekten kim hoşlanmaz? Şimdiye kadar ben rastlamadım. Sadece içine kapanık bazı dostlarımın övgülerle karşılaştıklarında utanıp kızardıklarını farkettim o kadar.

Övgüler kişinin kendisini iyi hissetmesine, motive olmasına yardımcı oluyor. Başarıların farkedilmesinden daha tatmin edici ve insana itici güç verici ne olabilir ki?..

Şayet karşınıza çıkıpta ‘‘Benim övgüye ihtiyacım yok’’ diyen birisiyle karşılaşırsanız bilin ki, yalan söylüyordur. Ya da henüz kendisini nasıl harekete geçirdiğinin farkında değildir. Zira haklı övgüler alan kişi, yepyeni atılımlarda bulunmak için güçlü istekler duymaya başlar.

Tabii bu arada övgünün gerçeklik payı üzerinde durup düşünmek gerekiyor. Çünkü, gerçek olmayan övgüler boş şişinmelere yol açtığı gibi kişinin aynadaki aksini unutmasına da neden oluyor.

İşte bu nokta, gelişmek açısından çok önemli. ‘‘Aman canım neresi önemli, giydiği elbise üstüne hiç de yakışmamış birine güzel olduğunu söylemekten ne çıkar’’ diyebilirsiniz. Fakat, sadece o anlık arkadaşınızın kendisini iyi hissetmesini sağlarsınız. Ya, sonra?..

En iyisi bunu açıklamak yerine bir örnekle anlatayım. Böylece ‘‘sonrası’’ hakkında daha açık bir fikriniz olacak;

*

‘‘Çocuk, annesi tarafından sürekli övgülerle yetiştirilir. Yaptığı her şey mükemmeldir. Çok zeki, çok akıllı, çok güzel ve çok becereklidir. Daha doğrusu annesi sürekli olarak çocuğu över. Gerçek ve gerçek dışı övgüler birbirine girer ve sonunda çocuk kendisinin dahi olduğuna inanır. Hem de ne inanma... Şişindikçe şişinir. Kimseleri beğenmez hale gelir.

Aslında çocuk, hiç de aptal değildir. Yaşı ilerledikçe yapabildiklerinin ve yapamadıklarının farkına varmaya başlar. Hiç de mükemmel değildir. Fakat, dahilik fikrini çok benimsemiş ve kendisine yakıştırılan rolü oynamaya başlamıştır. Tabii bu arada ne derslerinde ne de ilişkilerinde pek başarılı değildir.

Fakat, başladığı işin neden olmadığını, neden yapamadığını kendi beceriksizliğine bağlamaz. Daima kılıflar uydurur. Sonunu getiremediği bütün işler daima etrafındaki insanlar ya da olaylar yüzünden olmamıştır. Giderek başarısızlıklarına uydurduğu sonsuz bahanelerle yaşayan biri haline gelir ve tamamen gerçeklerden uzaklaşır.

Tabii gerçeklerden kaçışını kolaylaştıran alkol, en büyük dostu olur. Bu arada bir kaç dostunun yaptığı uyarıları düşmanca karşılar. Çünkü, kendisi mükemmeldir, o bir dahidir. Sadece doğduğu dünya yanlıştır. Onu kimse anlamamaktadır. Şimdiye kadar bir tek anlayan kişi olmuştur, o da annesi. Onun dışında herkes düşmandır. Kuyusunu kazmaya uğraşıp yapmak istediği her şeyi engelleyen düşmanlarla doludur dünya. Ve o da hiçbir şey yapmamaya karar verir.’’

Övgüler bu kişiyi sahip olduğu potansiyelin çok üzerinde bir potansiyele sahipmiş sanısı içine girmesine ve mevcut potansiyelini kullanabilmesine engel olmuş. Gerçek dışı övgülerle çocuk kendisini başlangıçta belli ki çok iyi hissetmiş. Fakat, sonra olmayan yeteneklerinin varlığına inanmaya başlamış ve bu onun felaketini hazırlamış. Gelişmek yerine hayal dünyasında yaşayan, gerçeklerden kaçan biri haline getirmiş. Yani ‘‘sonrası’’ pek de iyi olmamış.

*

Gerçek dışı övgüler denilince ilk akla gelen dalkavukları da unutmamakta yarar var. Aslında ‘‘Aman kırılmasın, üzülmesin’’ diyerek hiç de doğru olmayan övgüler yapanlarla dalkavuklar arasında pek fark yok. Üstelik, dalkavukluk yapanı sezinlemeniz ve fazla itibar göstermemeniz mümkün. Ama ya dostlarınızın, yakınlarınızın övgüleri...

Bir de toplumsal olanlar var. Sanatçı olmayan sanatçılar... Mükemmel diye yutturulan gösteriler... Yeri gelmişken İzmir'den yazan M. Umur Taluğ'nun, iki hafta önce yazdığım‘‘Operadan Sokaklara’’ başlıklı yazıya gönderdiği mektuba değinmeden geçemeyeceğim. Şöyle diyor;

‘‘Medeni bir ülke olabilmek için, kültürün gerekliliğini bilen Atatürk'ün emriyle kurulan Opera ve Bale kuruluş günlerindeki coşkuyu maalesef yitirdi. Asli görevini yapamaz hale geldi. Opera ve bale basiretsiz yöneticilerin elinde memur zihniyeti ile yönetiliyor. Müdürler aynı zamanda sanat yönetmeni, faaliyetler sadece kendilerini ve çevrelerini lanse etmek için. Kapasitelerine bakmaksızın en ağır eserleri seçiyorlar, milyarlarca lira harcanarak sahneye konan eserler iki üç temsil sonra sahneden kaldırılıyor. Çünkü, seyircisi yok. Nasıl olsun? Halkın parasının niye böyle çarçur edildiğinin hesabını soran yok. İdareciler yaşını başını almış sanatçıları kurum içinde değişik birimlerde değerlendirmek yerine kendi menfaatleri uğruna harcıyor. Yurt dışından binlerce dolara getirilen yabancı sanatçılar da kurullarında müdürlerin kuklası. Çabucak ülkemiz realitesine uyuyorlar.

Konservatuarlarda bu yönden eğitilmek artık önemli değil, sesi biraz düzgün olan, belirli kişilerden özel dersler aldımı, sahne üzerindeler. ... Bizlerin toplum olarak reaksiyon gösterme zamanımız çoktan geçti. Lütfen arkadaşınıza iletin, operaya küsmek yerine bilakis giderek beğendiklerini alkışlasın. Operada 190 cm. boyunda tenorların 140 cm. boyunda sopranolara ‘‘ah ne endam, güzellik’’ diye tiratlarını, şarkı söylemek yerine bağıranları, balede uçan fillerin sahnelerini yuhalasın. Yuhalasın ki, halktan toplanan vergilerle iş yapan bu geniş kadrolu özel sanatçı maaşlı kadrolar yaptıkları işin bilincine varsınlar. Bu konuda medyanın görevi de çok önemli. Seyrettiğim bir oyunun kritiğini okuduğum zaman şaşırıp kalıyorum. Kesinlikle benim ve opera sevenlerin seyrettikleri oyun değil. İlk defa övgü yerine realitelerin yazıldığını yazınızda okudum.’’

Sanırım insanlık tarihi kadar eski olan övgüler ve gerçekler üzerine söylenecekler bitmedi. Fakat, bundan sonrası, düşünmek ve yapmak diyorum, Yasemin'ce...

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI