Dünya Haberleri

DÜNYA

    Yarım asırlık bir yazardan

    Zeynel LÜLE
    09.10.2007 - 00:00 | Son Güncelleme: 08.10.2007 - 12:28

    5 ekim 1957’de dünyaya geldim ve bugün tam tamına 50 yaşına giriyorum. Yarım asır geçti gitti. Çocukluk yıllarımın 1961 müdahalesi sonrasına rastladığını, o yıllarda siyasetle meşgul olan babamın bu sıkıntıyı eve her gün taşıdığını hatırlıyorum. Orta, Lise ve Üniversite yıllarım, yani 70’li yıllar da “12 mart” darbesinin ve Kıbrıs’a yönelik müdahalenin gölgesinde geçti. 70’li yılların sonunda yaşanan “Sağ-Sol” çatışmaları tam da gençliğime denk gelmiş ve o yıllar beni derinden etkilemişti.

    Seksenli yıllar ise “12 Eylül” darbesinin yoğun izlerini taşıdı. Hep “birbiriyle kavgalı”, “çatışan” bir neslin çocukları olarak yetiştik. Diğerlerini hep “Öteki” olarak gördük. Bize benzemeyeni dışladık. Benzeyeni de pek kollamadık. Yaşantımı Avrupa’ya taşıdığım bu yıllarım,  “ülkesiyle kavgalı” koca bir nesille beraber geçti. Yabancı  ülkelere sığınmış, vatanına gidemeyen ve hasret çeken bu neslin duyguları, o yıllarıma damgasını vurdu.
    Atılan her adımda, dökülen her kelimede Türkiye vardı.

    Ülkeye hasret her gün giderek çoğaldı.

    Hem aşk, hem de nefret

    Gelelim 90’lı yıllara. Yani, koalisyon hükümetlerinin ülkeye getirdiği “istikrarsızlık” dönemlerine…

    İnsan hakları sorunları hat safhaya ulaşmış, PKK terörü ile birlikte, “Susurluk” dönemleri de yaşanmıştı. Adeta her gün faili meçhul cinayetler yaşanıyor, art arda köylere şehit cenazeleri geliyordu.

    Türkiye ise sorunlarının çözümünü “Avrupa’ya havale” etmişti. Herkes çözümü dışarıda arıyordu. Gazeteci olarak Strasbourg ve Brüksel gibi yerlerde görev yapan ben, bu sorunların çözümünü adeta sırtımda hissediyordum. Avrupa’nın Türkiye’ye baskısı artıyor, artıyordu. Sorunlarının çözümünü adeta, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne, Avrupa İşkence ile Mücadele Komitesi’ne, Avrupa Parlamentosu’na vs. “havale” eden Türkiye ise Avrupa’ya “İçişlerimize karışmayın” diye kafa tutuyordu. Avrupa ile hem “çekişme” hem de “flört” yaşanıyordu. Özal’la başlayan, Çiller ve Erbakan ile devam eden yıllar, askerin “aba altından sopa göstermesi” ile, 28 şubatlara neden oluyordu.

    Ve AKP doğdu

    Ve 28 şubat, AKP’yi yarattı. Tek başına iktidara gelen AKP, ülkenin demokrasiye geçişini çabuklaştıracak olan Avrupa Birliği sürecini sahiplendi.  2000’li yıllar, Avrupa ile çekişme içinde geçti. Ve sonunda müzakerelere başlanabildi.

    Cumhurbaşkanlığı seçimi gelip çatıp, “türbanın” Çankaya’ya çıkma ihtimali ortaya çıkınca kavga kendiliğinden yine geliverdi. 27 nisan muhtırası hala hafızalarda.

    Ama nasıl 28 şubat AKP’yi iktidara tek başına taşıdıysa, 27 nisan da AKP’ye yüzde 47 oy getiriverdi.

    Barışı hiç yaşamadım

    Bütün bunları neden mi söylüyorum?

    Yarım asırlık yaşıma verin. Geçmişe şöyle bir bakınca en çok, “barışı hiç yaşamadığımı” düşünüyorum.
    İki gün önce Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde yaptığı konuşmayı hatırlıyorum. Umut ve gelecek vaat eden bir konuşmaydı. AB ile sürdürülen müzakerelerin, Türkiye’yi çağdaş dünyaya taşıyacağını, kendisinin de bu sürecin takipçisi ve destekçisi olacağını belirtiyordu. Umuda yolculuk, belki daha bu yıl başladı.

    Bugün 5 ekim. Tam tamına 50 yaşındayım. Yarım asırlık ömrüm  barışı özlemekle geçti. Ve 50 yıl boyunca olduğu gibi barış umutlarım bir sonraki yıla kaldı.

    Etiketler:
    

      EN ÇOK OKUNANLAR

        Sayfa Başı