Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

YARALARINIZI YALAMAYI BİLİYOR MUSUNUZ?

Doğan Kitap’tan çıkan, aşıkların zalimliğini anlatan ‘Kahperengi’ adını verdiği üçüncü kitabıyla raflarda yerini aldı ve çok ilgi gördü. Bu, beni şaşırtmadı. Çünkü 2006 yılında çıkardığı ‘Aşka Şeytan Karışır’ adlı ilk kitabı ve 2009 yılında yazdığı ‘Maraz’da o yılın en çok satanları arasındaydı. İlk iki kitabı birçok yabancı dile çevrildi. Hande Altaylı’yla; üçüncü kitabına adını verdiği ‘Kahperengi’yi, aşkı, ilişkileri konuştuk. Neler neler söyledi. Röportaj bizden, okuması sizden!

Üçüncü kitabınız ‘Kahperengi’ kitapçı raflarında yine ilk sırada… Yine sürükleyici, yine akıcı bir dille yazmışsınız. Okurken ‘Kitabı ben mi yazdım acaba’ dedim. Bunu okura çok iyi hissettirdiğinizi düşünüyorum, üç kitabınızı okuyan biri olarak. İnsanları, yaşadıklarını, tutkularını, acılarını, mutluluklarını, yalnızlıklarını çok iyi gözlemlemişsiniz. Evet reklamcılık yaptınız, metin yazarlığı yaptınız. Şarkı sözleri yazdınız. Ortak payda yazı ama roman farklı. Değil mi?
Roman yazmak reklam yazmaktan çok farklı. Çünkü reklam kısa yazma disiplini gerektiriyor, romanda ise yeriniz bol. Eğer kitaplarım söylediğiniz kadar akıcı ise, bunu reklamcılıktan çok okuma alışkanlığıma borçluyum sanırım. Ama gözlem yapabilme konusunda reklamcılığın faydasını gördüğümü sanıyorum.

YAZMAK HIRPALAYAN BİR SÜREÇ!

‘İyi ki yazıyorum, yazabiliyorum’ diyor musunuz kitapları yazıp bitirdikten sonra?
Kesinlikle diyorum. Sahip olduğum en iyi şeylerden biri bu. Yazmak ne kadar hırpalayan bir süreç olsa da son cümleyi yazarken aldığınız haz tarif edilemeyecek kadar güzel.

/images/100/0x0/55ea68aff018fbb8f87e0120KENDİMİ TENEFFÜSE ÇIKMIŞ GİBİ HİSSEDİYORUM!

Yazarken alınan o hazzın, tarif edilemeyecek kadar güzel olmasına katılıyorum. Dürten ne oldu sizi, bu romanı yazmanız konusunda?
Sanırım yazmaya ihtiyacım var. Yazarken kendimi teneffüse çıkmış gibi hissediyorum.

Aslında hariciyeci olmak istiyormuşsunuz. Reklamcı olmuşsunuz. Sonra şarkı sözleri yazdınız. Şimdi de kitap... Üç kitabınızın da bu kadar ilgi görmesini bekliyor muydunuz?
Ne kadar beklemiyordum desem de sanırım derinlerde bir yerde böyle bir umut bekliyordum.

Ses getiren ilk kitabınız ‘Aşka Şeytan Karışır’ı sekiz ayda yazmışsınız. ‘Maraz’ı bir yılda ve ‘Kahperengi’yi beş ayda yazmanıza ‘çok kısa süre’ diyenler olacaktır.
’Bu süre kısa değil mi’ diye soranlara, Beckford ‘Vathek’i üç günde yazdı diyorum, üstelik Fransızca.

İlkini de, ikinci ve üçüncü kitabınızı da dört saatte okuyup bitirdim. Bu kadar akıcı ve sürükleyici yazabilmenizi…
Bilmiyorum. Bunun hesap kitapla olacağını sanmıyorum. İçimden böyle akıyor işte kelimeler. Yoksa akıcı yazayım, insanların ilgisini çekecek hikayeler bulayım gibi çabalarım yok. Böyle yazabiliyorum, hepsi bu.

KADER SİZİN TERCİHİNİZİ SORMAYA HİÇ İSTEKLİ DEĞİL!

Bazı tesadüf öğrenmeler, insanı acıtıyor ve hayatının akışını değiştiriyor. Bazıları da bilmemeyi tercih ediyor.  Bu anlamda bazı olayları tesadüfen öğrenmek ne kadar doğru?
Doğru ya da iyi diye bir şey yok. Başınıza geliveren şeyler var. Kimi bilmeyi tercih eder, kimi ‘Keşke hiç duymasaydım’ der. Ama kader sizin tercihinizi sormaya hiç istekli değildir!

‘İlişki Gurusu’ İlhan Uçkan, ‘Erkekler cehaletten aldatıyor!’ diyor. Peki sizce erkekler neden aldatır? Üstelik eşini / sevgilisini çok severken?
Bilmem. Kadınlar neden aldatır peki? Bu işlerin niye erkeklerin üzerine yapışıp kaldığını da anlamıyorum doğrusu. Herhalde kendilerini gizleme konusunda daha az kaygıları olduğundan...

DİNLERDE BİLE REFORM YAPILIYOR!

Erkekler daha çok aldattığından…
Aldatan herkesin farklı bir sebebi vardır. Kimisi zorla evlendirilmiştir, kimisi intikam peşindedir. Kimisi zaman içinde eşinden soğumuştur, kimisi aşık olmuştur. Kimisinin libidosu çok yüksektir, kimisi arkadaşlarına özenmiştir. Kiminin huyu böyledir, kimisinin de sadece canı çekmiştir. Yüz tane daha sayarız... Sonuçta, biz doğmadan çok çok önce kurulmuş bir sistemin ve koyulmuş kuralların içine doğduk. Demek ki insanların elinden bu kadarı geliyor. Dinlerde bile reform yapılıyor, belki kuralları gözden geçirmek gerekiyordur.

Bir de erkeklerin aldatması olayında akıl almayan şu durum da var. Eşini / sevgilisini çok sevdiği halde, sevdiğinin tam zıttı olan bir kişiyle aldatması olayı. Bunun temelinde ne yatıyor?
İçinde aldatma olan hikayeler anlatmış olmam beni uzman yapmaz. Ben sadece anlattığım hikayeleri bilirim. Onun dışında eminim herkesin hikayesi farklıdır. Birbirine çok benzeyen durumlar bile çok başka haller barındırabilir. Biliyorum, insanlar başkalarının kendileri yerine olayları açıklamalarını istiyorlar. Biri çıksın ve ‘Bunun sebebi şudur’ desin ama maalesef bu kadar kolay değil. Kimsenin yaşadığı diğerinin eşi değil.

SEVİLMEMENİN UTANÇ VEREN BİR TARAFI VAR!
 
‘Maraz’ adlı romanınızda aldatılan Aslı, ‘Şu an içim karmakarışık, çok canım yanıyor. Bana olan sevgisini sorguladığım birini sevme yeteneğim yok benim” diyor. Sevmek yetenek işi mi?
Bazılarının başkalarını sevmeye daha yatkın olduklarını düşünüyorum. Bazılarının ise kendini sevmeye...

Roman karakteriniz Aslı’nın söylediği bir cümle dikkatimi çekti. “Sevilmemenin utanç veren bir tarafı var nedense!” diyor. Neden utanç veriyor sevilmemek?
Onaylanmamak, beğenilmemek, yeterince iyi olmamak gibi çağrışımlar yaratıyor ruhumuzda da ondan. Değer, çoğu zaman bizim kendimizde bulduğumuz bir şey değil, başkalarının bize verdiği bir nişan oluyor. Özgüvenimiz sarsılmaya çok hazır.

TOPLUM, İNSANIN CANINA OKUYOR!

Çevrenize baktığınızda, ilişkilerde insanların ‘maraz’ olduğu konular neler daha çok?
Toplum insanın canına okuyor. Yer edinebilmek için sürekli taviz veriyoruz ve bu pazarlığın sonu gelmiyor. Kimsenin çocuk yapmama özgürlüğü bile yok bu toplumda. Analar, babalar, yetmedi komşular, arkadaşlar sürekli kararınızı sorguluyor. Dert anlatmak, açıklama yapmak zorunda kalıyorsunuz. ‘Evimde bir çocuk olması fikrinden hoşlanmıyorum, sizin çocuklarınızı da sevimli bulmuyorum’ diyemiyorsunuz rahat rahat. Toplumun her konuda bir fikri var

Ve insanlar, hiçbir fikrini kendine saklamayı düşünmüyor.
Aynen… Üstelik çağın getirdiği iletişim fazlalığı yüzünden, özellikle büyük şehirlerde yaşayan insanlar birbirinin aynı olmaya başladı. Sadece kılıkları kıyafetleri değil fikirleri de aynı. Zaten kimse düşünce üretme gereği hissetmiyor medya sizin yerinize düşünüyor. Büyük şehir orta sınıfı kadar sıkıcı bir kalabalık tasavvur edemiyorum. Kimse sizi şaşırtmıyor, yeni bir şey söylemiyor.

KİMSEYİ SİZİ SEVMEYE ZORLAYAMAZSINIZ. YETERİNCE SEVMİYOR DİYE DE SUÇLAYAMAZSINIZ!

Romanı okurken şunu fark ettim. İlişkilerde doğru insanı bulabilmek kadar aslolan aynı zamanda karşındaki insan için de doğru olabilmek!  İkisinin bir arada olması çok mu zor gibi?
Zaten hayal kırıklıkları da buradan doğuyor. Siz doğru insanı, hayallerinizin kadınını ya da erkeğini bulduğunuzu sanıyorsunuz. Hatta buluyorsunuz da ama o bulmuyor. Kimseyi sizi sevmeye zorlayamazsınız, yeterince sevmiyor diye de suçlayamazsınız.

MÜHİM OLAN KENDİ YARALARINIZI YALAMAYI BİLİP BİLMEDİĞİNİZ!

Hayat, sanki bizden bağımsız, apayrı, bir canlı gibi bizi yutuyor. Biz içindeyiz sanırken tam o an kusuveriyor. Hele bir de o an zayıf anımızdaysak… Hayata karşı gelmek daha mı zor, daha mı çok acıtıyor?
Hayat acıtır, siz karşı gelin ya da gelmeyin o bir şekilde bunu yapar. Mühim olan kendi yaralarınızı yalamayı bilip bilmediğiniz!

“İnsan, mutlu ya da mutsuz olmaz ki. Ne mutlu ne mutsuz olur!” diyor roman karakteriniz. Nasıl yani?
Mutlu ya da mutsuz olmanın, kör ya da tek bacaklı olmak gibi keskin hatları yok ki. Bir cenazede bile gülebilirsiniz bir kaç saniyeliğine. En büyük mutluluk ne kadar sürer? Alışana kadar... Acı da öyle! İyi günler vardır, kötü günler vardır, idare edersiniz bir şekilde.

SEVİLMİYORSUN İŞTE, YÜRÜ GİT!

İlişkilerde de, hayatta da, her şeyi olduğu gibi kabullenmek, bir anlamda kaderci olmak mı gerek aslında? Yani ‘Bir şey olmuyorsa olmuyor’ deyip, kabullenip, yola devam etmek anlamında…
Tam tersi… Gerçekleri kabul ederseniz kendi hayatınızı yönetme şansınız olur. Aksi takdirde başkalarının insafına kaldınız demektir. Biri sizi sevmiyorsa sevmiyordur. Mesela, siz istediğiniz kadar onun aşkı için savaşın, yapabildiğiniz sadece can sıkmak olur. Sevilmiyorsun işte, yürü git!

‘KES SESİNİ’ DİYEMİYORSAN SAVAŞI KAYBETTİN DEMEKTİR!

Bir önceki romanınız Maraz’daki baş karakteriniz Aslı’nın zor döneminde hayatına kendinden küçük bir erkek giriyor. Önce yaşın sorun olacağını düşünüyor, sonra aşkı yaşıyor. Erkeğin, kendinden küçük biriyle beraberliği normal karşılanırken, kadının kendinden küçük bir erkekle beraberliği neden göze batıyor sizce toplumumuzda?
Dedim ya, toplumun her konuda bir fikri var diye. Bu konudaki dayatması da böyle... İstediğin kadar paran ya da gücün olsun, kendini toplumdan koruyamıyor ve ona ‘Kes sesini’ diyemiyorsan savaşı kaybettin demektir.

DÜNYA TURU YAPMAKLA,  DÜNYALAR KURMAK AYNI ŞEY DEĞİL!

‘Yaşlanmak; sınırlı mutluluklar dönemi, yetinmenin öğrenildiği gerçekler dünyası’ mı gerçekten, romanda dediğiniz gibi?
Hayallerin yerini planlar alıyor ve bu da hayatın tadını kaçırıyor. Dünya turu yapmakla,  dünyalar kurmak aynı şey değil.

Gerçi insan gençken de yaşlıyken de birçok şeye doymuyor, yetinmeyi bilmiyor. Neden?
O zaman ölümden başka bekleyecek bir şeyimiz kalmıyor da ondan. Tüm bu hengame bize ölümü unutturmaya yarıyor.

Romanda yazdığınız gibi gençliğin bittiği yer, hayatın bittiği yer mi gerçekten? Yani ikinci baharlar filan palavra mı?
Bence tek bir bahar var o da çocukluk.

FATİH’İN DEDİĞİNE BOZULDUM BİRAZ!

Eşiniz Fatih Altaylı, kitabı okuyunca ne yorum yaptı?
“Çok güzel olmuş, nasıl yazdın bunu?” dedi. Ben de bozuldum biraz. (Gülüyor) Seviyor yazdıklarımı.

SON YILLARIN TARZI SEVİŞECEK KADAR SEVMEK!

Kitaplarınızda aşk ağırlıkta. Romanlarınızda da görüyoruz aşk insanı baştan çıkarıyor. Aşk insanı neden bu kadar baştan çıkarıyor?

Aşk uzmanı değilim o yüzden bilgiç bilgiç cevaplar vermek istemem. Bu konularda benim de herkes kadar kafam karışık. Sanırım aşk bir delilik hali ve insanı tuhaf şeyler yapmaya sürüklüyor.

İlk kitabınız ‘Aşka Şeytan Karışır’da okuduğum bir cümle "Sevişecek kadar sevmek?" Ne demek bu?

Son yılların sevme tarzı… Yalnızca sevişelim ama birbirimizin derdine ya da sevincine takılmayalım; mümkünse karşımızdaki için kılımızı bile kıpırdatmayalım.

AŞK İLE SEVGİ AKRABA DEĞİL!

Yine ilk kitaptan… ‘Aşk ile sevgi akraba değil’ diyorsunuz. Ne peki?

Bunu travmalı, yıpratıcı aşklar için kullandım, çünkü kitaptaki hikaye böyle bir aşkı anlatıyordu. Ömer’le Aslı bence birbirlerini sevemeyecek kadar çok aşıktılar.

“Aşkın bir çeşidi için nefret şarttır” diyorsunuz. Aşkın hangi çeşidi için…

Hırpalayan çeşidi için…

BİZ KADINLAR DAHA ÇOK KONUŞUYORUZ!

Konu aşk olunca kadınlar pireyi deve yapıyor. Aşkı çok gözümüzde büyütüyoruz. Aşka ulaşsak da ulaşmasak da gözümüzde büyütüyoruz. Değil mi?

Erkekler için de aynı şey söz konusu. Aşık bir erkeğin durumu en aşık bir kadınınki kadar fena, merak etmeyin. Sadece biz daha çok konuşuyoruz.

Bir ilişkide ayrılık yaşanınca erkek kısa sürede unutup, eski haline dönerken kadınların aşkı, ayrılığı arkadaşlarıyla aylarca konuşmasını, yaşamasını neye bağlıyorsunuz?

Henüz yeni birini bulmamış olmasına… Aynı şey erkekler için de geçerli, kısa sürede eski haline doneni pek görmedim ben.

 "Aşk, sahip olamadıkça agresifleşiyor." diyorsunuz. Doğru ama aşk, sahip oldukça bu kez de sıradanlaşıyor. İkisinin ortası yok mu bunun?

Varsa da henüz keşfedilmedi herhalde.

ONUN İÇİN HER ŞEYİ GÖZE ALAMIYORSANIZ BİR YERDE EKSİK VARDIR!

"Elini taşın altına sokmamayı sevgisizlik işareti olarak alıyorum." diyorsunuz. Yani?

Aşık mısınız? O halde neler yapabileceğinizi görelim. Uykusuz kalır mısınız? Yorgun olsanız bile koşa koşa sevdiğinize gider misiniz? Onun için herkesi eker misiniz? Karınızı boşar mısınız? Hayır mı? O halde bir yerde bir eksik var bence.

"Aşk olan seks insanı sarhoş etmeye yetmez. İçinde aşk olan seks tadından yenmez" aklımda kalan başka bir cümleniz. "İçinde aşk olmayan seks" ne oluyor bu durumda?

Yavan oluyor.

“Güzel kadının iffetli olması daha zordur.” diyorsunuz. Neden ki?

Çünkü ona daha fazla ilgi var, peşinden koşan erkek sayısı daha fazla. Bu güzel kadın iffetsizdir demek değil, ya da çirkin kadın iffetlidir demek hiç değil. Hiç kimse rüşvet teklif etmediyse, ben rüşvet almadım diye övünmenin pek anlamı yok. Önce bir teklif etsinler, sen de alma sonra konuşalım.

"Sevginin bir tezahürü olmalı" diyorsunuz. Yani nasıl?

Karşınızdaki için gerektiğinde bir şey yapabilmek. İlla dağları delmekten bahsetmiyorum, ama biraz kılını kıpırdatmak mesela.

KARŞINIZDAKİNİ, SİZİNLE İLGİLİ SORU İŞARETLERİNDEN MAHRUM BIRAKMAYINCA İŞ DAHA EĞLENCELİ!

“Aşkta umursamayanlar hep daha çok ilginizi çeker” diyorsunuz. Neden? Tam tersi olması gerekmez mi?

Umursamamaktan ziyade, yüzde yüz sahip olduğunu düşündüğünde aklı sizinle eskisi kadar meşgul olmaz demek daha doğru. İlişki eğlenceli bir şey, karşınızdakini sizinle ilgili soru işaretlerinden mahrum bırakmayınca iş daha eğlenceli oluyor.

"Sevmedi diye suçlanmaz ki insan" diyorsunuz. Ama karşısındaki kişinin, kendini gönülden sevmesini çok ister insan. Sevilmeyince de incinir, kırılır. Suçlaması kaçınılmazdır. Nasıl yok etmeli içinde insan bu suçlamayı sizce?

Doğru diyorsunuz ama bu sorunun cevabını bilemiyorum, bilmem.

TERK EDİLMEK KOYAR İNSANA!

Şöyle bir durum var. Evliliklerde belli bir süreden sonra erkek kadına elini bile sürmüyor. Bu dert edilmiyor ama adam başkasına gidince bu durum kadının içine batıyor. Neden?

Terk edilmek koyar insana. Sizin için çok kıymetli olmasa da, cici egonuz öyle zedelenir ki, sevdiğinizi sanırsınız.

"Seninle sevişen birinin aslında kiminle seviştiğini bilemezsin" diyorsunuz ya. Sizinle sevişirken hep başkasıyla mı sevişir? Neyle alakalı bu?

Erkek ya da kadın herkesin kafasında başka biri olabilir, bilemezsiniz. İlla böyle olacak diye bir şey yok. Ben sadece bilemezsiniz dedim. E, bilemezsiniz. (Gülüyor)

"Utanç ve korkudan daha güçlü istek cinsel istektir." diyorsunuz. Cinsel isteğin bu kadar baskın olmasının nedeni; arzuları bastırmak mı, beğenilmek mi yoksa başka bir sebep?

Bence çok daha ilkel bir sebebi var; üreme ihtiyacı!

KULAĞIM YOK BENİM, KAZ GİBİYİM!

Sizi kitabınızla tanıdı çoğu insan. Ve de Fatih Altaylı'nın eşi olarak… Ama benim sizi tanıyışım bu iki vesileden daha çok Seferad grubuna yazdığınız "Üç beş dakika ne fark eder" adlı şarkıyla oldu. Seferad'a şarkı sözleri yazdınız. Bu işe nasıl el attınız?

Tamamen şanstı. Bir davette dinledim Seferad’ı ve müziklerine bayıldım. Ladino dilinde söylemişlerdi o gece. Ercan Saatçi ile aynı masadaydık. O da, benim reklamcı olduğumu, arada cıngıl yazdığımı biliyordu. Ben çok beğenince “Seferad’a albüm yapıyoruz, bir şarkının sözlerini sen yaz” dedi. Ben de “Yazamam, kulağım falan yok benim, kaz gibiyim.” dedim. “Ne olacak dene bir kere” dedi ve bir şarkı gönderdi. ‘Ne Fark Eder’i yazdım. Çok beğenmişler, diğerlerini de yazmamı istediler.

Şarkı sözleri yazmaya devam ediyor musunuz?

Seferad’ın ikinci albümüne de iki tane yazdım. Seviyorum şarkı sözü yazmayı, hoşuma giden bir şey olursa yazarım.

HANGİ REKLAM ŞİRKETİNDE ÇALIŞTIYSAM BATTI!

"Hangi reklam şirketinde çalıştıysam battı" diyorsunuz. Sizin şanssızlığınız mı bu?

Şanssızlığım tabi ki.

’Tut şunun ucunu döşeyelim abi.’ Bu slogan size ait. Reklamcılık, akılda kalacak slogan bulmak zor mu?

Bilmem, bazen zor bazen kolay. Kimi zaman kilitleniyorsunuz ve hiçbir şey çıkmıyor. Başka bir zaman ise bin tane şey aynı anda çıkıyor.

KENDİNE BENZEMEYENİ ANLATMAK DAHA HEYECAN VERİCİ!

"Kitapta bana benzemeyen bir kadın anlatmak istedim" diyorsunuz. Oysa çoğu yazar kendini, kendine benzeyeni daha kolay yazar diye düşünüyordum.

Bu genelde ilk kitaplar için söylenir. Kendine benzemeyeni anlatmaya çalışmak bana daha heyecan verici geliyor. Ama sonuçta her insanda bizden bir parça var diye düşünüyorum. Hayati sizinkinden farklı bir insanın neler hissettiğini ya da düşündüğünü anlayabilirsiniz. Beynimizin bir yerinde bütün soruların cevapları var, aramayı bilmek lazım…

“Beynimizin bir yerinde bütün soruların cevapları var, aramayı bilmek lazım…” diyorsunuz. Çoğu insan bu soruları kendilerine sormadıkları için ya da cevaplarını aramayı bilmedikleri için mi mutsuz aşkta ve hayatta? Bu cevapları bulsalar değişir mi bazı şeyler?

Bence hayır. Çok şey bilmek bir sürü işe yarayabilir ama mutluluk getirmenin bunlardan biri olduğunu sanmıyorum.

SABAHTAN AKŞAMA OTUZ KERE RUH HALİ DEĞİŞTİRİRİM!

“Gel - git bir ruh halindeyim” diyorsunuz. Hep bu hallerde miydiniz yani küçüklüğünüzden beri?

Kendimi bildim bileli böyleyim. Sabahtan akşama otuz kere ruh hali değiştiririm. Kendimi böyle kabul edene kadar bayağı zorlandım ama böyle olduğumu Kabul ettikten sonra çok rahat ettim.

"Kadere inanmak gerekir" diyorsunuz. Nedir kader? Yani insanın alnına yazılmış olan yazı mı yoksa insanın kendi seçimleriyle yönlendirdiği, bu doğrultuda gittiği bir yol mu?

Öyle mi demişim? Bazen gereksiz konuşuyorum anlaşılan. (Gülüyor)

“Cazotte’un “Aşk Şeytanı’nı okudum ve özgüvenim tekrar sıfırlandı.” diyorsunuz. Neden?

Öyle bir şey yazamam çünkü. Fantastik edebiyatı çok seviyorum ama öyle bir hayal gücüm yok. Underground edebiyata da bayılırım ama onu da yazamam çünkü öyle yaşamıyorum. Eskiden ben böyle yazamam ki diyerek yazmaktan vazgeçiyordum, neyse ki artık öyle yazmak zorunda olmadığımı anladım. Ne yazabiliyorsam onu, nasıl yazabiliyorsam öyle yazmam gerektiğini kavradım nihayet.

SIRF KENDİMİZ İÇİN YAZSAYDIK, YAZDIKLARIMIZI YAYINLATMAZDIK!

“Kimse sırf kendisi için yazmıyordur” diyorsunuz. Nasıl yani? Kim için yazar insan?

Sırf kendimiz için yazsaydık, yazdıklarımızı yayınlatmazdık. Başkaları da okusun, beğensin istiyoruz. Yoksa birileri yazdıklarımızı beğenince niye memnun olalım ki? Ha elbette yayınlatmayanlar da var ama onların çoğu da beğenilmemekten fazla korktukları için cesaret edemeyenler. Elbette kendimizi tatmin etmek istiyoruz ama bu tatmin maalesef başkalarının beğenisine de muhtaç. Kendi adıma Trevanian'a hayranlık duyarım; hem o kadar iyi yazıp hem de kimliğini gizli tuttuğu için... Değişik isimlerle değişik tarzlarda bir sürü önemli kitap yazdı ve kendini sakladı. Bu arada kendini saklamanın lüksünü yaşadı ve kimse olmadan herkes olabildi, üzerine hin bir imaj yapıştırmadan istediği her tarzda yazabildi. O kendi için yazanlardan biriydi, ama egosunu yenip bunu yapabilenler bir elin parmaklarını geçmez. Buna rağmen o bile yazdıklarını yayınlattı ve hayran olunmanın keyfini sürdü. Üstelik ölümüyle birlikte kimliği açıklandı. Elbette bu benim yorumum, belki sadece kendisi için yazan insanlar da vardır.

EKSİK YARATILMIŞIZ. BEĞENİLMEK, ONAYLANMAK İSTİYORUZ!

“Sadece kendimiz için yazsaydık, yazdıklarımızı yayınlatmazdık. Başkaları da okusun, beğensin istiyoruz.” diyorsunuz. Neden başkalarının beğenmesini ister, yazanlar?

Çok büyük yazarlar bile yayınlamamak üzere yazdıkları metinleri, dayanamayıp bir süre sonra ortalığa çıkarmışlar. Beğenilmek, onaylanmak istiyoruz. Eksik yaratılmışız ve kendi değerimize inanmak için sırtımızın sıvazlanmasına ihtiyacımız var.



 

 

X