"Yalçın Bayer" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yalçın Bayer" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Yalçın Bayer

Yalçın Bayer: Bu kafayla olmaz!

Yalçın BAYER

BEN laik bir ülkede devletin, insanlara dinini sormaya hakkı olmadığını düşünüyorum.

Neden mi?

Eşim Avusturya doğumlu, Çek asıllı, Afrika'da büyümüş ve neredeyse tüm yaşantısını seyahat ederek geçirmiş, Alman kimliğine sahip tam bir dünya vatandaşı... En az 20 yıldır bu ülkeyi tanıyor ve 10 yıldan bu yana da evliyiz. Türkçeyi çok iyi konuşmasına, Türk kültürünü çok iyi tanımasına rağmen maalesef birçok yerde 'gávur' olarak kabul görmekten öteye gidemedi.

Türkiye'ye giriş yaptığım zaman havaalanında ‘‘Bulamadın mı bir Türk de gávurla evlendin’’ diyen pasaport polisi oldu. Ya da arabamız bozulduğu için gecelemek zorunda kaldığımız Lapseki'de eşim ve misafirimiz olan arkadaşıyla gittiğimiz otelde pasaportumu, evlilik cüzdanımı gözünün içine soktuğum halde inatla, ‘‘Siz bu gávurla aynı odada yatamazsınız, bunlar bir odada yatsınlar, siz ayrı odada yatın’’ diyen otel sahibine ne dersiniz?

Ya da eşimle barda otururken kendisini hiç tanımadığı halde elinde rakı bardağıyla ‘‘Eee, enişte, sünnet oldun mu bakalım?’’ diyen adamı dövme isteği duyar mıydınız, duymaz mıydınız?

Hatta ve hatta eve süt getiren sütçü kadının her sabah kafasını merakla kapıdan 20 santim daha fazla içeri uzatmaya çalışarak ‘‘Kocan sünnetli mi?’’ demesine, ‘‘Pardon ama önce siz söyleyin, sizin kocanızınki nasıl bayan?’’ der miydiniz, demez miydiniz?

Ya da Almanya'da gittiğim dil kursunda, kayınpederleri tarafından sınıfın kapısına kadar getirilip, dersten sonra aynı şekilde evlerine götürülenleri, sınıfın hiçbir etkinliğine katılamayanları, 'diğer Türklerin' eşim yabancı olduğu için bana selam vermeye bile çekindiklerini gördükten sonra insanların kimliklerindeki din hanesine istedikleri seçimi yazdırabilseler bile çok huzurlu bir yaşam sürebileceklerine inanmıyorum.

Ayrıca benim ya da sizin dininizin ne olduğunu bilmek, devlete ne kolaylık sağlayabilir ki?...

Nuray BARTOSCHEK

Geçmişten günümüze

MİLLİ mücadelenin zaferle sonuçlanmasından sonra, Lozan görüşmelerine başmurahhas olarak katılan İsmet İnönü, ‘‘hiç unutmadığı’’nı belirttiği bir anısını şu şekilde kaleme almıştır:

‘‘Bir defa Lord Curzon ile bir gece toplantısında bulundum. Amerikan murahhası Mr. Chail de vardı.

Lord Curzon bana dedi ki: Konferansta bir neticeye varacağız. Ama memnun ayrılmayacağız. Hiçbir işte bizi memnun etmiyorsunuz. Hiçbir dediğimizi makul olduğuna, haklı olduğuna bakmaksızın kabul etmiyorsunuz. Hepsini reddediyorsunuz. En nihayet şu kanaate vardık ki; ne reddederseniz hepsini cebimize atıyoruz. Memleketiniz haraptır. İmar etmeyecek misiniz? Bunun için paraya ihtiyacınız olacaktır. Parayı nereden bulacaksınız? Para bugün dünyada bir bende var, bir de -Amerikan murahhasını göstererek- bu yanımdakinde. Unutmayın, ne reddederseniz hepsi cebimdedir. Nereden para bulacaksınız, Fransızlardan mı?

Ben; evet dedim. Curzon sözlerine devam etti. Para kimsede yok. Ancak biz verebiliriz. Harap bir memleketi nasıl kurtaracaksınız? İhtiyaç sebebiyle yarın para istemek için karşımıza gelip diz çöktüğünüz zaman, bugün reddettiklerinizi cebimizden birer birer çıkartıp size göstereceğiz.

Lord Curzon'un sözleri bittiği zaman kendisine dedim ki, ‘Şimdi meseleleri halledelim. Para istemek için gelirsem o zaman gösterirsiniz'.

Lozan Konferansı olalı 45 sene geçti. Bu sözleri hiçbir zaman unutmadım. Hakikat şudur ki; İkinci Cihan Harbi kapı önünde görününceye kadar mali bakımdan bize kolaylık gösterilmemiştir. Türkiye, kendisini, kendi alınteri ile tamir ederek İkinci Cihan Harbi'ni idrak etmiştir.’’

Lord Curzon, sözlerini hayata geçiremedi. Çünkü, Atatürk ve arkadaşları, para için Avrupalının önünde diz çökmediler, avuç açmadılar. Yanmış bir imparatorluğun küllerinden, nur topu gibi bir cumhuriyet yarattılar. Ama bayrağı Lord Curzon’dan devralan çocukları, torunları, Türkiye Cumhuriyeti'nin 77. yılında, dedelerinin vasiyetini yerine getirdiler. Milli mücadelemizin zaferle sonuçlandığı 30 Ağustos'un yıldönümünde topraklarımıza ayak basarak ‘‘... 2001 yılında Türk askerine yeni elbise ve postal verilmemesini, tayınının küçültülmesini’’ talimatlandırdılar.

Böylece dedeleri Lord Curzon'un ruhunu huzura kavuşturdular.

Ya bizler?.. Mustafa Kemal'lerin, İsmet İnönü'lerin, Fevzi Çakmak'ların, Kazım Karabekir'lerin, Nene Hatun'ların, Halide Onbaşı'ların, yüz binlerce isimsiz şehidin çocukları, torunları... Bizler ne yaptık? Diz çöktük, avuç açtık. Milli mücadele kahramanlarının ruhlarına azap çektirdik, onların kemiklerini sızlattık.

Ne kadar ‘‘övünsek’’, ne kadar ‘‘güvensek’’ azdır!

Levent DEMİR-ANKARA

Vah ki vah!

‘‘SEZER'e Mektup’’ başlığı ile dünkü köşenizde yayınladığınız Ankara'dan Nusret Çakıroğlu'nun şikáyeti, bu ülkede ‘‘suyun başında’’ görev yapan -siyasetçi olsun, başbakan olsun, milletvekili olsun, bürokrat olsun fark etmez- insanların görevlerini nasıl ve ne şekilde yürüttüklerinin ve o makamlara hizmet için değil, hangi gayelerle geldiklerinin açık bir delili değil mi?

Bir de Demirel'in kayınbiraderinin bacanağı, öğretmen Hüseyin Balcı'nın 3. defa PTT yönetimine atanmasında Ecevit'in verdiği cevap, bir Başbakan olarak çok ilginç. Sayın Ecevit'e o kadar çok kararname geliyormuş ki, inceleyemiyormuş ve basıyormuş imzayı.

Vah ki vah!..

Şimdi durum böyle yürüyor da, Başbakan ve Cumhurbaşkanı'nın imzası kalkınca nasıl olur, öyle merak ediyorum ki!

Ve yazınıza konu ettiğiniz Nusret Çakıroğlu'nun mesajı şöyle bitiyor:

‘‘Sayın Cumhurbaşkanım; düzlüğe ne zaman çıkacağız? Çıkarsak sizin sayenizde çıkarız.’’

İşte bu son cümleler, o kadar çok şeyler düşündürüyor ki insana. Bu hengamede, Sayın Cumhurbaşkanı ne eder, nasıl bir yol bulur da bu milleti düzlüğe çıkarır; bu bozuk düzen sürdükçe anlamakta oldukça zorlanıyorum.

Çakıroğlu da her şeyden ve herkesten öylesine ümidini kesmiş ki, Sezer'e ümit bağlamış.

Millet olarak büyük çoğunluğumuz da öyle değil miyiz?

M. Dursun SÖNMEZ-KIRŞEHİR

X