"Ahmet Hakan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ahmet Hakan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ahmet Hakan

Yalakalık ile muhaliflik arasında bir yer yok mu?

BİR öğle vakti Eskişehir’den İstanbul’a doğru yola çıktım.

Direksiyondayım ve yalnızım.
Müzik güzel, yol güzel...
Yani tam bir “değmeyin keyfime” durumu...
“Bitmeyen yol inşaatları” ile “15 kilometrede bir ortaya çıkan polis çevirmesi” olayını saymazsak...
Keyfime değen de yok.

Yolda dikkatimi çekti:
Dağları delip tüneller açmışlar, dev viyadükler inşa etmişler, üst geçitler yapmışlar...
Ve hepsinin üstüne “Ankara / İstanbul Yüksek Hızlı Tren Hattı Buradan Geçecek” yazan pankartlar asmışlar.
Neresinden bakarsanız bakın muazzam bir hizmet, neresinden bakarsanız bakın muhteşem bir çalışma.
İstanbul’a dönünce Devlet Demir Yolları’nın çalışkan ve başarılı Genel Müdürü Süleyman Karaman’la görüştüm.
Sabırsızlıkla “Ne zaman bitecek Ankara İstanbul hattı?” diye sordum.
“2013 sonunda bitecek” diye cevap verdi.
Coşkuyla tebrik ettim kendisini.

Şimdi şu yazdığım satırları okuyan bazı okurlarımın, “Vay! Demek sen de başladın yalakalığa” diye laf çaktıklarını duyar gibiyim.
Size bir şey söyleyeyim mi?
Henüz tamamlanmayan “seçim süreci” bir kez daha gösterdi ki:
Bizim memlekette...
Ya “sonuna kadar jöleleme” yapacaksın ya da “iflah olmaz bir AKP karşıtı” olacaksın.
Ya topyekûn yalaka olacaksın ya da topyekûn muhalif olacaksın.
Ya hep diyeceksin ya da hiç diyeceksin.
Ya ağzını her açtığında “Tayyip Erdoğan memleketi batırdı” diye lafa gireceksin ya da ağzını her açtığında “Tayyip Erdoğan bir dünya lideridir” diye konuşmaya başlayacaksın.

Yani...
Safını seçeceksin, tarafını belirleyeceksin, ne yanda olduğunu belli edeceksin...
Eğer...
“Vay! Sen de başladın yalakalığa” lafını yemek istemiyorsan...
Asla ve kata “Bu hükümetin de yaptığı iyi şeyler var” demeyeceksin.
Eğer...
“Vay! Demek CHP’li oldun ha” lafını yemek istemiyorsan...
Asla ve kata “Yahu bu CHP faşist bir partiyken nerelere geldi” demeyeceksin.

Peki hepimiz için “hakkaniyetli bir yer” yok mu?
Olmaz mı?
Mesela hükümetin yaptığı önemli hizmetleri takdir etmek ama buna mukabil gitgide otoriter bir havaya bürünmesine itiraz etmek mümkündür.
Mesela Başbakan’ın gece gündüz demeden yoğun bir şekilde çalışmasından övgüyle söz etmek ama buna mukabil cepheleştirici, nezaket sınırlarını zorlayıcı ve tahammülsüz üslubundan şikâyet etmek mümkündür.
- Mesela Türkiye’nin devasa yol sorununa neşter vurulmasını alkışlamak ama buna mukabil gelir dağılımındaki adaletsizlik sorununun öylece durduğunu söylemek mümkündür.
- Mesela iktidarın askeri vesayeti büyük ölçüde geriletmiş olmasından memnuniyetle söz etmek ama buna mukabil demokratikleşme konusunda epey geriye gitmesini kıyasıya eleştirmek mümkündür.

Yani demem o ki...
İster “yalaka” deyin, ister “muhalif”...
Ben işte böyle bir yerdeyim ve böyle bir yerde durmaya devam edeceğim.

Seçim tiyatrosu

REFERANDUMDAN önce...
“12 Eylül’ü yapanları yargılayamazlar” diye yazdım.
Ve seçime 6 gün kala...
“İki kibar savcı”, Kenan Evren’in lojmanına gitti ve “Sayın Cumhurbaşkanım, neden darbe yaptınız?” diye sordu.
Soru sorulur sorulmaz da başladı bazı etekler zil çalmaya.
Bana dönerek...
“Hey Ahmet Hakan! Olmaz demiştin oldu. Bak, Kenan Evren nasıl da yargılanıyor. Hadi, konuş bakalım” diyorlar.

Mızıkçılık yapan, “dediğim dediktir” diye tutturan, “yanılmışım” demekten kaçınan, “pardon” diyemeyen biri değilim.
Ama gelin görün ki...
Seçime 6 gün kala, iki savcının, Kenan Evren’in lojmanına gidip, “Sayın Cumhurbaşkanım, o darbeciği neden yaptınız?” diye nazikçe sormasına bakarak...
“Çok şükür! Bunu da gördük! Hesap vakti geldi” diye zil takıp oynayamayacağım.

Eğer dönem...
Küçücük bir kuşkuyla bile koskoca generallerin “Yürü canım generalim, yürü aslanım, hadi Silivri’ye...” denilerek kodese tıkıldığı bir dönem olmasa idi...
Kenan Evren’in lojmanına iki savcının gitmesini bile, “Yine de iyi... Yine de güzel...” diye karşılayabilirdim.
Ama gelin görün ki:
“Yapılmamış darbe” karşısında gayet şiddetli ve ödünsüz bir tutum sergileyenlerin, “yapılmış darbe” karşısında takındıkları gayet hoşgörülü ve gayet kibar yargısal tutuma dikkat kesilmekten kendimi alıkoyamıyorum.
Kimse kusura bakmasın!
Seçime 6 gün kala...
Hem Kenan Evren’in fazlaca sıkıntıya sokulmadığı, hem de iktidara “yapamazlar dediler, yaptık” deme fırsatının sunulduğu...
Bu “seçim tiyatrosu”na ikna olacak denli enayi değilim.

Referandumdan önce söylemiştim, yine söylüyorum:
12 Eylül’ü yapanları yargılayamayacaklar.
İdam iplerini çekenlere, işkenceden geçirenlere, yaş büyütüp delikanlı asanlara, “Allah razı olsun Evren’den, imam-hatiplerin önünü açtı” diyenlere,  Kenan Evren ve arkadaşlarına şirin gözükmek için çırpınanlara kimse bir şey demeyecek.
12 Eylül’ün mantığıyla, ruhuyla, kurumsal yapılarıyla, yüzde 10 barajıyla, siyasi partiler kanunuyla, YÖK’üyle, İç Hizmet Kanunu ile hesaplaşmak derdi olmayandan...
Topyekûn bir “12 Eylül hesaplaşması” çıkmaz.
Bu şartlar altında çıkana da sadece “seçim tiyatrosu” denir.

Neden yazmadım?

PAZAR GÜNÜ: Hürriyet treni ile Balıkesir’deydim. Kavurucu sıcakta hayatımın en resmi günlerinden birini geçirdim: Mülki erkân ile buluştum, höşmerim yedim, adaylarla temas kurdum, yerel dengelerden doğan gerilimlerin ortasında kaldım, ahaliyle fotoğraf çektirdim, okura hesap verdim... Ve bir de baktım ki çaptan düşmüşüm. Üstelik saat olmuş 17.00... Ani bir kararla “Bugünü boş geçeyim, yarın yazarım” dedim. Editörüm Cenk’i arayıp köşe için yazdığım “küçük not”u ilettim. Ve pazartesi günü yazı çıkmadı.

PAZARTESİ GÜNÜ: Hürriyet treni ile Eskişehir’deydim. Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen’e bir takıldım, takılış o takılış. Nefes bile alamadım: Açılan muazzam parklarda incelemeler, Porsuk Çayı’nda gondol sefası, müze ziyaretleri, Tatar Erol’un çiğböreklerine dadanma... Saate baktım, 17.00... Bu arada Yılmaz Hoca, zerre kadar bir yorgunluk belirtisi göstermeden, “daha gidecek çok yer var” diyor, başka da bir şey demiyor. Bir fırsat yaratıp Cenk’i aramayı başardım. “Ben bugün de yazamıyorum” dedim ve Salı günü de yazı çıkmadı.

İnsanın hasını nasıl anlarız

BİR memleketin en kudretli adamı, elinde sadece köşesi olan bir yazarı miting meydanlarında hedef alıp “namert” dediği anda...
Kudretli adamın eteğinin altından atış yapmak yerine...
Kudretli adama “bu yaptığın olmadı ama...” diyebilene...
“İnsanın hası” denir.

Vali: Eks oldu

GİRESUN ’da korkunç bir trafik kazası meydana gelmiş.
Vali Dursun Ali Şahin kazayla bilgi veriyor.
Diyor ki: “Şu kadar kişi eks oldu.”
Bir Vali’nin “hayatlarını kaybettiler” ya da “maalesef kaybettik” gibi daha yakışık alır tabirler varken “eks oldu” tabirini kullanmasını fena halde yadırgadığımı saygıyla arz ederim.

X