Gündem Haberleri

GÜNDEM

    WSJ-Religion Delusion

    Hürriyet Haber
    12 Aralık 2009 - 16:57Son Güncelleme : 12 Aralık 2009 - 16:57

    Avrupa’nın Din Aldanması

    http://online.wsj.com/article/SB10001424052748704517504574590400750863902.html

    Üç çocuk Avrupa’daki bir devlet okuluna gidiyorlar. Bir Müslüman, bir Şii ve bir ateist. Müslüman kız başörtüsü, Şii çocuk ise türban giydikleri için okuldan atılıyorlar. Ateist olan çocuk ise okula kabul ediliyor ancak sınıfının duvarında haç olmasından rahatsızlık duyuyor. Bu durumda kimin özgürlüğü ihlal edilmiş oluyor?

    Eğer cevabınız Müslüman ve Şii ise, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine göre hatalısınız. Mahkeme kısa bir süre önce her dersliğe haç konmasını öngören bir İtalyan yasasını ortadan kaldırarak herkesi şok etti. Mahkeme kararına göre derslikte bulunan bir haç çocukların kendi dinlerini (ya da dinsizliklerini) seçme özgürlükleri ile bağdaşmıyordu.

    Sadece dört ay önce aynı mahkeme, tüm Fransız devlet okullarında herhangi dinsel kıyafetin giyilmesini yasaklayan kanunu desteklemişti. Bu yasa altında dindar bir Şii olan 14 yaşındaki Jasvir Singh türbanının altına keski giydiği için okuldan atılmıştı. Singh, eğitimini daha Katolik olan bir okulda tamamlamaya zorlandı.

    Benzer bir olayda, AİHM Türkiye’deki bir üniversitenin İslami başörtüsü giyilmesine yönelik yasağını destekledi. Bu yasak altında dindar bir Müslüman Türk olan Leyla Şahin, sınavlara girmekten alıkoyulmuş ve medikal öğrenimini Avusturya’da tamamlamak zorunda kalmıştı.

    Kısaca, uluslararası yasa gereğinde Avrupa Konseyindeki 47 ülkenin insan hakları mevzuları üzerinde tam otorite olan AİHM’ye göre, devlet okullarının din içerikli kıyafetleri giymeleri nedeniyle okuldan atılmaları sorun değil; ancak eğer okul öğrencilerini duvarında bir haç ile karşılarsa, din ve inanış özgürlüğünü ihlal etmiş oluyor.

    Bu durumlardaki tutarsızlık çok aşikâr iken, öne çıkan soru, Mahkemenin bu tutarsızlığına neden olan ne?

    Bahsedilen örneklerdeki genel görüş, Mahkemenin dinsel ifadeleri özgür, demokratik toplumlara bir tehdit olarak görmesi. Müslüman Türk’ün olayında olduğu gibi, mahkeme toplum düzenini ve diğer insanların özgürlüğünü korumak için konulan yasağı destekliyor. Belirgin biçimde, başörtüsü giyen bir öğrenci Türkiye’nin laikliğe olan bağlılığını tehdit edeceği gibi, diğer öğrencileri rahatsız edecek ve cinsiyet eşitliği prensibinin altını çizecek. Fransa’daki olayda da cinsiyet eşitliği haricinde benzer durum görülebilir.

    İtalyan haç olayında ise Mahkeme, haçın İtalyan tarihinin bir sembolü, kimliği ve kültürü temsil etmesinin yanında, eşitlik, özgürlük ve tolerans prensiplerini destekleyen bir kavram olduğunu reddetti. Tam tersine Mahkemeye göre derslikteki haçın varlığı ateist ve diğer din azınlıkları için “rahatsız edici” oluyordu.

    Kısaca Mahkeme dinsel ifadeyi birincil olarak sosyal yarar değil, demokratik topluma bir nevi bölünme, baskı ve çatışma kaynağı olan bir tehdit olarak görüyor. Devletler kararlılıkla laikliği takip ediyorlar çünkü laiklik, Mahkemenin kelimeleri ile “demokratik değerlerin kefilidir,” “hürriyet ve eşitliğin buluşma noktasıdır” ve “dış radikal hareketlere karşı bir duvardır.” Benzer olarak hükümet tarafından dinin değerini ikrar etmek için yapılan herhangi bir girişim (İtalya gibi), kendiliğinden şüphe yaratıyor.

    Dinin bir tehdit olarak algılanması ortak bir görüş. Katolik Kilisesini “iğrenç bir kurum,” “dünyadaki en şeytani güçlerden biri” olarak kabul eden “Yeni Ateistler” bu görüşten doğanlardan bazıları. Diğerleri dinsel savaşları, Müslümanların kadınlara olan baskısını veya Hıristiyanların dinin tehlikelerinden bahseden bilimsel şüpheciliğinden yakınıyor. Bilime ve gelişime bir tehdit olan gerici, batıl inançlara dayanan ve bağnaz din, devletlerin ehlileştirmesi gereken bölücü ve tolerans tanımayan bir güç.

    Bu görüşe iki cevap bulunabilir. Birincisi karşı saldırı ile 19’uncu yüzyılda köleliğe karşı savaş verenleri, Rahibe Teresa’yı kazandıran dinin sosyal faydası olduğunu savunmak. Diğer yandan, dinin zararlı olduğunu varsayımı içinde ise, dinsel özgürlüğü savunmak için üç neden ortaya atılabilir. Birincisi çözülmeye eğimli sorunları baskıcı dinin alevlendirmesi. Tarih hükümetin uyguladığı baskı ile ortadan kalkmadığını gösteriyor. Yeraltına inen din, ona baskı uygulanmadığı zamanlardan daha beter bir şekilde ortaya çıkıyor.

    İkincisi, hükümetlerin dini zararlı kabul etmelerine izin vererek, din üzerine uyguladıkları baskı ile tiranlığa giden kapıyı açmaları. Eğer hükümet dinsel özgürlük ile özgürlüğün ayrı tutulamaz bağını görmezden gelir ve dini kamu düzeni içinde zararlı kabul ederek baskı altına alırsa, diğer tüm fikirler üzerinde bunu yapabilir. Yirminci yüzyılın Stalin Rusya’sı, Mao’nun Çin’i, Pol Pot’un Kamboçya’sı gibi önde gelen tiran hükümetlerinin dine uygulanan baskıyı merkezlerine koymaları tesadüf değildir.

    Son olarak, özgürlük ve eşitlik adı altında bile din baskısı uygulamak, insan haklarının esasını oluşturan insan haysiyetini kalbinden vurur. Her insan gerçeği sorgulamak, bulunduğu zaman onu kabul etmek ve hayatını düzenlemek adına bir “din” dürtüsü ile doğar. İnsan Hakları Evrensel Bildirisinde dediği gibi, “Tüm insanlar özgür doğar” ve onlara “sebep ve vicdan bahşedilmiştir.” Ciddi şiddet tehdidi veya her an oluşabilecek bir zarardan mahrum olarak, din insanların tam insan olabilmeleri, gerçeği bildikleri gibi anlayıp kabul etmeleri ile tam olarak bağdaşmaz.

    İnsan haklarına ciddi bir bağlılık, insanların çoğu dinin yanlış, aptalca, hatta zararlı olduğunu düşünseler bile, devletlerin dinsel dürtüye saygı göstermelerini gerektirir. Eğer AİHM din korkusunun üzerinden gelemezse, hukuk bilimi daha anlamsız hale gelecek ve insan hakları daha kırılgan olacaktır.

     

    Etiketler:
    

      EN ÇOK OKUNANLAR

        Sayfa Başı