Gündem Haberleri

    Washington Türkiye'nin değerini artık anlamalı

    Foreign Policy
    21.01.2011 - 17:38 | Son Güncelleme:

    ABD’li uzman Gary Sick, bu hafta sonu İstanbul’da yapılacak İran nükleer zirvesi öncesi, Türkiye’nin 2009’dan bu yana bu alanda gösterdiği çabaları değerlendirerek Washington’ın artık bir arabulucu olarak Ankara'nın değerini anlaması gerektiğini belirtti.

    Dünya gündeminin nabzı Planet'te atıyor  

     

    Gerald Ford, Jimmy Carter ve Ronald Reagan’ın başkan olduğu dönemlerde ABD Ulusal Güvenlik Konseyi’nde görev yapan, bugün ise Columbia Üniversitesi Uluslararası ve Halkla İlişkiler bölümünde dersler veren Sick, “ABD sonunda Türkiye’yi dinleyecek mi yoksa kendisine yardım etmeye çalışanlara tepeden bakmaya devam mı edecek?” sorusunu sordu.

     

    İşte Sick’in analizi:

     

    "Hayatımın sekiz yılı boyunca her gün düzenli olarak ABD Dışişleri Bakanlığı’nın gizli belgelerini okudum. Okuduğum belgeler çoğunlukla İran ve Ortadoğu ülkeleriyle ilgiliydi. Benim gibi düzenli olarak bu belgelerle içli dışlı olan insanların Wikileaks belgeleri açıklandığında bir avantajları vardı: Belgelerdeki dedikodu içerikli detaylar dikkatlerini dağıtamadı.

     

    Başkalarının mektuplarını okumak ya da gizli konuşmalarını dinlemek gerçekten çok heyecanlı bir durum ancak bir süre sonra bu heyecan ortadan kayboluyor. Zamanla insan kendi kendine şu soruyu sormaya başlıyor: “Bütün bunlar bu ülkeyle ilgili politikalarımız için ne anlama geliyor?” Cevap da çoğu zaman belli: “Hiçbir şey.”

     

    WIKILEAKS'TEN ÖĞRENDİKLERİMİZ

    Wikileaks belgelerinde anlatılanların büyük bir kısmının malumun ilamı olduğu artık herkesçe kabul edilmiş bir durum. Ancak her şeyi de boş deyip bir anda kenara atmamak lazım. Ortaya çıkarılan binlerce belgenin arasında, basında çok fazla dikkat çekmeyen ancak çok çarpıcı içeriği olan bazıları vardı.

     

    Örneğin Tunus’taki ABD Büyükelçiliği’ndeki yetkililerin, Washington’ın Arap dünyasındaki otoriter müttefiklerinden biri olarak görülen Tunus hükümetiyle ilgili sert ve aşağılayıcı bir tutum içinde olduğunu gördük. Tunus devrimini tahmin edememişlerdi ancak en azından devrimin nereden çıktığını biliyorlardı.

     

    Ancak ABD’li yetkililer her zaman bu kadar ileri görüşlü değildi. 12 Kasım 2009’da ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Philip Gordon’la Türk Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu arasındaki görüşmeyle ilgili belge bunun en güzel örneklerinden bir tanesi oldu.

     

    İRAN ANLAŞMAYA RAZI OLMUŞTU

    Bu görüşmenin yapıldığı tarihten altı hafta önce İran, 1,200 kilogram düşük oranda zenginleştirilmiş uranyumu Rusya’ya göndermeyi kabul etti. İran’ın uranyumu burada yüzde 20’ye varan oranda zenginleştirilecek, oradan da Fransa’ya gönderilerek Tahran’daki tıbbi araştırma reaktöründe yakıt olarak kullanılabilecek çubuklara dönüştürülecekti.  

     

    Anlaşmanın detayları biraz kafa karıştırıcı olmakla birlikte mantığı basitti: İran nükleer reaktörü için yakıt ve uranyum zenginleştirme programı için zımni onay alacak karşılığında, Batı da İran’ın elindeki düşük oranda zenginleştirilmiş uranyumun silah yapılabilir miktarların altında kalmasını garantilemiş olacaktı.

     

    Ancak İran’ın müzakerecilerine ülke içindeki muhafazakarlardan sert tepki geldi. Bu durumun en önemli nedenlerinden biri de Avrupalıların kendilerini İran’a karşı büyük bir zafer kazanmış gibi göstermesiydi. Sonuçta İran geri adım atarak yakıt plakaları eline ulaşmadan uranyumu Rusya’ya göndermeyeceğini duyurdu.

     

    Tahran’ın bu hamlesi Türkiye’nin İran’la Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu ve müzakerelerin diğer önemli tarafları arasında kritik bir arabulucu rolü oynayacağı bir dizi alternatif teklifi de beraberinde getirdi.

     

    AHMEDİNEJAD'IN ILIMLI TAVRI

    Kasım tarihli belgede, Davutoğlu, İstanbul’da İranlılarla iki “zorlu” görüşme yaptıktan sonra bir araya geldiği Gordon’a İran’da olan bitenle ilgili beklenmedik bir tablo çizdi. İran yetkilileriyle yaptığı samimi konuşmalardan edindiği bilgilere dayanarak Davutoğlu, Gordon’a İran Devlet Başkanı Mahmud Ahmedinejad’ın nükleer takas konusunda İran hükümetindeki diğer isimlere göre “daha esnek” olduğunu ancak muhafazakarların “yoğun baskısı” altında olduğunu söyledi.

     

    İranlılar, Davutoğlu’na yaşanan bütün gerginliklere karşın nükleer yakıtı Rusya’dan almaktansa doğrudan ABD’den almayı tercih edeceklerini ve Amerikalılara İngilizlerden daha fazla güvendiklerini söyledi. Türk tarafı İranlılara açık açık meselenin özünün psikolojik olup olmadığını sordu. Ahmedinejad da asıl meselenin kamuoyunun algısı olduğunu doğruladı.

     

    Ancak Gordon, müzakerelerin yaklaşmakta olduğunun işaretini göremedi. Bunun yerine Davutoğlu’na Türkiye’nin İran’la ilgili olumlu ifadeleri konusunda sitem etmeyi tercih edip İran’ın nükleer silahlanmasının tehlikeleriyle ilgili açık bir deklarasyon çağrısı yaptı.

     

    DAHA FAZLA YAPTIRIM, DAHA FAZLA BASKI

    Benim takip ettiğim kadarıyla ABD bundan sonra Türklerin yarattığı fırsatı değerlendirmek için hiç çaba göstermedi. Aksine Washington ilk başta savunduğu İran’a daha fazla baskı uygulama politikasına geri döndü.

     

    Daha sonra Mayıs 2010’da ABD aynı senaryoyu bu kez Türkiye ve Brezilya’ya karşı oynadı. İki ülke Washington’ın onayıyla hareket ettiklerini zannederek altı ay önce bir kenara atılan anlaşmayı ana hatlarıyla İran’ı kabul ettirmeyi başardı. ABD ise Türkiye ile Brezilya’nın çabalarının işe yarayacağını ummamıştı. Dolayısıyla girişimler sonuç verdiğinde Washington burnunun dikine giderek yeni yaptırımları uygulamaya koydu. Kıssadan hisse: Müzakerelerle kaba kuvvet arasında bir seçim yapması gerektiğinde Washington ‘evet’i yanıt olarak kabul etmez.

     

    ÜÇÜNCÜ PERDE

    Bugünden itibaren bu tiyatronun üçüncü perdesini izlemeye başlayacağız. İranlı müzakereciler Batılı temsilcilerle masaya oturup, 2009 tarihli belgede bahsedilen konuları yeniden tartışmaya açacak. Daha da önemlisi müzakereler bu kez Türkiye’de yapılacak.

     

    ABD’nin İran İslam Cumhuriyeti’yle nükleer meselelerde ya da diğer hassas konularda doğrudan görüşebilecek çok fazla dostu ya da müttefiki yok. Obama yönetiminin bu desteği elinin tersiyle itme hevesi hem çok hayal kırıcı hem de çok acıklı. Neyse ki Türkler sebatkar insanlar da ‘hayır’ yanıt olarak kabul etmiyorlar.

     

    ABD sonunda Türkiye’yi dinleyecek mi yoksa kendisine yardım etmeye çalışanlara tepeden bakmaya devam mı edecek? Washington’ın sicili maalesef çok fazla umut vermiyor.

     

    Foreign Policy'de yayımlanan "While You Were Reading About Ukrainian Nurses…" başlıklı analizden derlenmiştir.

     

    Planet'i Facebook'ta takip etmek için:
    http://www.facebook.com/#!/HurriyetPlanet

    Planet'i Twitter'da takip etmek için:
    http://twitter.com/HurriyetPlanet

    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı